Navigation

Gazze’de Mazlumu Savunurken Diyarbakır’da Zalim Kesilenler

“İkiyüzlülük” sözcüğü kadar burjuvazinin sınıfsal karakterine uygun sıfat az bulunur. Bir yanda milyonlarca insandan oluşan Kürt halkının varlığını dahi on yıllarca kabule yanaşmayacaksın, diğer yanda ise Gazze’de katledilen mazlumların hamisi rolüne soyunup bunu emperyalist emellerine örtü yapacaksın. Doğrusu son haftalarda sergilediği bu performansıyla Türkiye burjuvazisi, katliamcılığın yanı sıra ikiyüzlülükte de ne denli mahir olduğunu göstermiş oldu.

Erdoğan’ın Davos çıkışı bu ikiyüzlülüğün zirvesidir. Bu çıkıştan kısa bir süre önce de Saadet Partisinin yöneticileri, düzenledikleri kitlesel Filistin mitinginde benzer şovlara girişerek halkın tepkisini seçim sandığına tahvil etmekle meşguldüler. Bu işin iyi prim yaptığını gören diğer burjuva partiler, yaklaşan seçim atmosferinin de etkisiyle, birbirleriyle yarışırcasına en çok kendilerinin Filistin halkı için gözyaşı döktüğünü ispata giriştiler. Kendi çıkarlarına alet etmek üzere her yanda yardım kampanyaları açıldı, İsrail’i kınayan ve Filistinlilere destek sözü veren basın açıklamaları, mitingler düzenlendi.

Burjuva partiler ve politikacılar, Filistin meselesine gelince ulusal kurtuluş mücadelesini, bağımsızlık talebini, hatta bu uğurda girişilen silahlı mücadeleyi bile meşru görüyorlar. Hamas’ın “terörist” olmadığını, seçimle işbaşına geldiğini ve muhatap kabul edilmesi gerektiğini söylüyorlar. İsrail askerlerine taş atan Filistinli çocukları kahraman ilan ediyorlar. Katil İsrail devletinin katlettiği insanlar için timsah gözyaşları döküyorlar. Ama sıra Kürt halkının haklı mücadelesine geldiğinde, en kanlı saldırılara girişmekten, en ağır baskıları uygulamaktan kaçınmıyorlar. Bir halkın varlığı inkâr ediliyor. Talepleri duymazdan geliniyor. 9 yaşındaki çocuklar kurşunlanıp, hapse atılabiliyor. Seçimle gelmiş olsalar dahi Kürt halkının siyasal temsilcileri muhatap alınmayıp çeşitli bahanelerle tutuklanıyor, onyıllar boyu hapislerde çürütülüyor, işkencelere maruz bırakılıyor.

Türkiye işçi sınıfı, burjuvazinin bu ikiyüzlü tutumuna aldanmamalıdır. İşçi sınıfının çıkarları, hem Filistin halkının hem de Kürt halkının özgürlüğünü elde etmesinde yatmaktadır. Filistin halkına sahip çıkarken Kürt halkının çektiği acıları görmezden gelmek ancak burjuvazinin ekmeğine yağ sürer. Bu ikiyüzlü tutum burjuvazinin çıkarlarını güden bir politikanın gereğidir. Türk işçileri Kürt kardeşlerinin demokratik taleplerine sahip çıkmadıkları sürece, Kürt ve Türk işçilerinin birliği sağlanamaz. Burjuvazinin Türk ve Kürt halkları üzerindeki tahakkümü kırılamaz. Her zaman söylediğimiz gibi, başkasını ezen bir ulus özgür olamaz.

Buradaki terörist, oradaki direnişçi!

Erdoğan Davos’ta, İsrail cumhurbaşkanı Peres’in karşısında “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” diye kükremişti. İsrail’in orantısız güç kullanarak Gazze’yi bombaladığını, seçimleri kazanan Hamas’ın muhatap alınması, Filistin halkının siyasi iradesine saygı gösterilmesi gerektiğini söylüyordu. Erdoğan Türkiye’ye dönüşünde de şu açıklamayı yapıyordu; “Biz Türkiye olarak kardeşimiz Filistin halkının kendi bağımsız ve egemen devletini kurmasını en güçlü şekilde destekledik. Bundan sonra da desteklemeye devam edeceğiz.” Newsweek dergisine verdiği mülâkatta ise soruyordu, “bir ülkenin meclis başkanını, hükümet üyelerini, vekillerini hapse atıp sonra da uysalca oturmalarını mı bekliyorsunuz?”

İsrail’in saldırılarının protesto edildiği mitinglerde bol bol “Hamas’a selam direnişe devam”, “zulme karşı direneceğiz” sloganları attırıldı. İsrail’in ırkçı ve işgalci niteliği dile getirildi. “Bağımsız Filistin devleti kuruluncaya, Filistin ve Ortadoğu emperyalistlerin ve katillerin elinden kurtuluncaya kadar direniş sürmelidir” denildi. İsrail’in sivillere yönelik saldırıları kınandı. Bazı politikacılar, “Filistin kan gölüne dönmüşken, Filistinli çocuklar zalimlerin kurşunlarıyla can verirken nasıl evlerinizde oturursunuz” diye mitinge katılmayanlara çıkıştılar. İsrail ordusunun hastaneleri dahi bombalayarak, buralara baskınlar düzenlemesini kınadılar. Kaçırılmış bir askere karşılık binlerce Filistinlinin öldürülmesinin haksızlık olduğunu vurguladılar. Asıl teröristin, ev sahibini öldürüp eve yerleşen ve sonra da öldürülenleri “tehlikeli terörist” ilan eden İsrail devleti olduğunu, asıl canilerin kameralar önünde çocukları kurşuna dizen İsrail askerleri olduğunu söylediler.

Kuşkusuz bu mitinglere, gösterilere katılan onbinlerce insanın İsrail vahşetine karşı beslediği duygular insanlığın gereğiydi ve samimiydi. İsrail’in zulmüne karşı haklı bir öfke besliyor ve bu vahşetin biran önce durdurulması için bir şeyler yapılması gerektiğini düşünüyorlardı. Ama aynı şey mitingi tertipleyen burjuva politikacıları için yahut Davos’ta gürleyen Erdoğan için söylenebilir mi? O ve onun gibilerin sözlerinde samimi oldukları düşünülebilir mi? Erdoğan’ın Davos’taki çıkışını bile “diplomatik teamüllere” aykırı olduğu gerekçesiyle eleştiren, yani Gazze’de ölen binlerce insanın hayatını “diplomatik teamüllerden” değersiz gören, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin bozulmaması için böylesi katliamlara göz yumulması gerekir demeye getiren “monşer”lerin gayri insani tutumları unutulabilir mi? Elbette hayır.

Türkiye burjuvazisinin sicili de en az İsrail devletininki kadar kanlı ve kabarıktır. İsrail’in Filistin halkına yaptıklarının kat be kat fazlası geçmişte Ermeni halkına yapılmış, yüz binlerce Ermeni katledilmiştir. Dersim’de kırk bin Kürdün canına kıyılmıştır. Onyıllardır Kürt halkına reva görülen zulüm ortadadır. Kıbrıs gerçeği ortadadır. İsrailli bir komutanın “Erdoğan önce aynaya baksın, İsrail’i suçlayan Türkiye, uzun yıllar önce Ermenilere dünyanın en büyük katliamlarından birini yapmıştır, aynı politika bugün de Kürtler üzerinde sürdürülmektedir, Kıbrıs’ın kuzeyi onyıllardır işgal altındadır” sözleri TC sözcülerinde soğuk duş etkisi yapmıştır. Hatta monşer takımı, “gördünüz mü, şimdi de onlar bizim kirli çamaşırlarımızı ortaya çıkaracak” dercesine paniğe kapılmışlardır.

İsrailli komutanın bu çıkışına ve uluslararası alandan gelebilecek benzer tepkilere karşı en bilindik ve artık bayatlaşmış cevaplar sıralanmıştır. Radikal’daki yazısında Hasan Celal Güzel, bu “iddiaları” güya çürüterek; Ermeniler üzerinde hiçbir şekilde soykırım yapılmadığını, sadece tehcirin söz konusu olduğunu, halbuki İsrail’in Filistin halkının topraklarını işgal ettiğini ve katliamlar yaptığını, arada benzerlik olmadığını öne sürüyor. Benzer şekilde, eskiden Osmanlı toprağı olduğunu vurguladığı Kıbrıs’ta Türklere karşı uygulanan etnik temizliğe karşı uluslararası anlaşmalardan doğan hakkın kullanıldığını, bunun İsrail’in Filistin’i işgaliyle ilgisi olmadığını söylüyor. Son olarak da, Kürtlere en ufak bir siyasi ve hukuki ayrımcılık uygulanmadığını, sadece PKK “terör örgütü”nün eylemlerine karşı can güvenliğinin sağlanmaya çalışıldığını, Türkiye’nin güneydeki PKK kamplarına yönelik saldırılarında hiçbir sivilin burnunun dahi kanamadığını, Türkiye’nin işgal altında tuttuğu bir metrekarelik yer olmadığını iddia ediyor. Bu söylem Türkiye’nin resmi açıklamalarıyla da örtüşmektedir. Ancak insan bu pişkinlik ve yüzsüzlük karşısında “pes doğrusu” demekten kendini alamıyor! Gerçekliğin bu olmadığı açıktır.

Hem Türkiye hem de İsrail burjuvazisinin ikiyüzlülükte, riyakârlıkta, katliamcılıkta ve gayri insanilikte birbirinden aşağı kalır yanı yoktur. Her ikisi de işgal altında tuttuğu topraklarda tarihsel açıdan hakları olduğunu iddia etmektedirler. Yaptıkları katliamların, saldırıların kendilerini savunmak amacı güttüğünü, sivil halkla bir işleri olmadığını, amaçlarının “terörist grupları” yok etmekten ibaret olduğunu ve bu “teröristlerle” masaya oturmalarının mümkün olmadığını söylemektedirler. İşin aslı bu ikiyüzlü tutumlar, bütün burjuva devletlerin ortak karakteridir. Dünyanın baş emperyalisti ABD de Afganistan ve Irak’ın işgalini “savunma amaçlı saldırı”, “demokrasi ve özgürlük götürmek” laflarıyla açıklıyordu. Rusya, Çeçen halkını tankları altında inletirken “teröristler”e karşı mücadele ettiğinden dem vuruyordu. Çin de, Tibet ve Uygur halklarını ezerken benzer gerekçeler ileri sürüyordu. “Demokrasi şampiyonu” geçinen AB ülkelerinin Afrika’da veya Asya’da yaptıkları da gayet iyi biliniyor. Bu nedenle ABD emperyalizminin baş temsilcisi Bush, “uluslararası terörizme karşı mücadele” söylemini ortaya attığında, kimse çıkıp da “asıl terörist sensin, bu sözlerle emperyalist niyetlerini gizlemeye çalışıyorsun” demedi. Tüm burjuva devletler kendi “teröristlerini” yarattılar ve emperyalist niyetlerini de birilerini “özgürleştirerek” gizlemeye çalıştılar. Emperyalist girişimlerin adı “arabuluculuk”, emperyalistler de “barış elçisi” oldu.

Mızrak çuvala sığmaz

Peki, bu burjuvalara sormak gerekmez mi, söz konusu Filistin olduğunda atıp tuttukları halde, sıra Kürt halkının taleplerine gelince neden İsrail kesildiklerini? Gazze’de mazlum kesilirken, Diyarbakır’da zalim olduklarını? Elbette sormak ve gerçekleri görmek gerekir.

Erdoğan ve temsilcisi olduğu egemen sınıf da en az Peres kadar öldürmeyi iyi bilir. 25 yıldır süren haksız savaşta 40 bin insanın hayatını kaybetmiş olması bunun kanıtı değil midir? Yakılan 3500 Kürt köyü, savaş uçaklarıyla yapılan bombardımanlar, kullanılan yüksek tahrip güçlü silahlar “orantısız güç kullanımı” değil midir? Hamas’ın muhatap alınması gerektiğini söyleyenlerin, önce DTP’li milletvekillerini muhatap alması gerekmez mi? DTP’lilerin muhatap alınmaması da Kürt halkının iradesine saygısızlık değil midir? Neden Filistin halkının bağımsız ve egemen bir devlet kurma hakkı tanınırken, Kürt halkının en demokratik talepleri bile karşılanmamaktadır? Her ulusun kendi kaderini tayin hakkı yok mudur? Bazı uluslar ayrıcalıklı mıdır? Mademki bir halkın vekillerinin, temsilcilerinin hapse atılması, o halkın “uysalca oturup beklememesini” haklı kılıyor, o halde onca temsilcisi üstelik de en uyduruk gerekçelerle hapislerde çürümeye terk edildiği halde neden Kürt halkının meşru eylemleri “terörizm” oluyor? Hamas’ın silahlı eylemleri bile meşru görülürken, Kürtlerin demokratik hak arama çabaları dahi en ağır yaptırımlarla cezalandırılıyor.

Türkiye devleti de en az İsrail kadar ırkçı bir milliyetçilik zihniyetine sahiptir. Kürtler için söylenen “sözde vatandaş” nitelemesi, “ya sev ya terk et” yaklaşımı, Kürtçe ismi yüzünden havaalanından geri döndürülerek ülkeye sokulmayan çocuklar, köy isimlerinin Kürtçe olduğu için değiştirilmesi, milyonlarca insanın konuştuğu bir dilin yıllarca yasaklanması, bir halkın varlığının dahi inkâr edilmiş oluşu ırkçılık değildir de nedir?

Köyleri, evleri, insanları yakanların, dışkı yedirenlerin, asit çukurlarına gömenlerin, “faili meçhul” cinayetlerle insanları katledenlerin, gerillaları helikopterden atanların, kulaklarını kesip kolye yapanların Siyonizmle beyni yıkanmış İsrail askerlerinden farkı yoktur. Tıpkı İsrail’in Filistinlilere yaptığı gibi, önce evler bombalanmış, basılmış, sonra da içindekiler “terörist” ilan edilmiştir. Küçücük çocuklar “terörist zannedilerek” kurşunlanmıştır. İsrail’in Filistinlileri göçe zorlaması gibi, yüzbinlerce Kürt evsiz bırakılarak göçe zorlanmıştır. PKK’yle mücadele gerekçesiyle güneydeki ve sınırın öte yakasındaki onlarca köy işgal edilmiş ve askeri karargâha çevrilmiştir.

Filistin’in kurtuluşu için İsrail askerlerine taş atan çocuklar kahraman ilan edilirken, kendisini kurşunlayan, coplayan, gözaltına alan, 40 yıl hapis istemiyle yargılayanlara karşı taş atan Kürt çocukları neden “terörist” ilan edilmektedir? Çocukları avuçlarındaki taş izlerine bakarak gözaltına almak en âlâ faşistlik değil midir? Kürtçe marş söylediler diye yargılamak İsrail’in zihniyetinden farklı mıdır? Son 11 ay içinde sadece Adana’da 264 çocuk gözaltına alınmıştır. Eyleme katılan çocukların aileleri de yargılanmakta, bunlara yapılan sosyal yardımlar ve sağlık hizmetleri kesilmektedir. Bu ayrımcılık, hukuksuzluk değil midir, hakkını arayanlara karşı girişilen devlet terörünün uzantısı değil midir? Hamas’ın vekillerine karşı İsrail’in yürüttüğü sindirme harekâtları kınanırken, DTP genel başkanının Kürtçe konuşması sırasında neden televizyon yayını kesilmektedir? Üstelik de bizzat devletin kendisi Kürtçe yayın yapan bir kanalı yeni açmışken.

İşte işçi sınıfının görmesi gereken ve burjuvaziden hesabını sorması gereken gerçekler bunlardır. Nasıl ki İsrail karşıtı mitinglerde “bağımsız Filistin devleti kuruluncaya, Filistin ve Ortadoğu emperyalistlerin ve katillerin elinden kurtuluncaya kadar direniş sürmelidir” diye bağırıyorsak, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkına da sahip çıkılmalı, bu yoldaki mücadeleleri meşru görülmeli ve desteklenmelidir. Çünkü Ortadoğu halklarına eziyet eden güçler ABD ve İsrail’den ibaret değildir. Türkiye de bu güçlerden birisidir. Türkiye burjuvazisi ve onun egemenlik aygıtına da en az İsrail’e olduğu kadar karşı çıkılmalı, öfke duyulmalıdır. Nasıl ki Filistin halkı zalimlerin kurşunlarıyla, bombalarıyla can verirken evlerimizde oturamayıp sokaklara dökülüyorsak, Kürt halkının uğradığı baskılara karşı da aynı biçimde harekete geçilmelidir. Emekçiler, Filistinli çocuklara üzüldüğü kadar Kürt çocuklarına da üzülmelidir. Aksi takdirde İsrail ve Türkiye burjuvazisinin birbirinden farkı olmayan ikiyüzlü tutumlarına alet olunur ve onların halkları birbirine düşürmeyi hedefleyen politikaları başarıya ulaşır.

Bu yüzden işçi sınıfı uyanık olmalıdır. Burjuvazinin döktüğü timsah gözyaşlarına kanmamalıdır. Çünkü burjuva politikacıların, ideologların, gazetecilerin sözlerinde en ufak bir samimiyet yoktur. Bu ikiyüzlü ve çifte standartlı tutumlarıyla demokratlıklarının ve özgürlük anlayışlarının ne kadar sınırlı ve kendi çıkarlarını gözeten bir içeriğe sahip olduğunu ortaya koymaktadırlar. Mazlumların yanında olmak bir tarafa, çıkarları uğruna en büyük mezalimi yapmaktan geri durmayacaklarını göstermiş olmaktadırlar. Onlardan halkların yararına politikalar üretmelerini, ezilen halkların yanında yer almalarını beklemek boşunadır. Ezilen halkların kurtuluş mücadelesine sahip çıkacak olan ve çıkması gereken yegâne sınıf işçi sınıfıdır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no.48, Mart 2009