Navigation

G-20 Zirvesi ve Çatışan Emperyalist Çıkarlar

Dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 80’ini temsil eden 20 ülkenin katıldığı G-20 zirvesi, geçtiğimiz Nisan ayı başlarında Londra’da toplandı. Ana gündem maddesi, “büyüme, istikrar ve istihdam”dı. Burjuva iktisatçılar ve politikacılar toplantıyı, “küresel krize karşı mücadelede en önemli girişim” olarak lanse ettiler. Hatta kapitalizmin gidişatının pek de hayırlı bir yöne doğru olmadığını gören kimileri, sistemin bekasının tehlikede olduğu uyarılarını yaparak, zirveyi “son fırsat” olarak değerlendirdiler.

Birleşmiş Milletler genel sekreterinin zirve öncesindeki konuşması bu değerlendirmelere örnek verilebilir: “Finansal kriz olarak başlayan şey küresel ekonomik krize dönüştü, daha kötüsünün olmasından korkuyorum. Gittikçe artan sosyal huzursuzluğun, büyük bir siyasi krize yol açmasından, sonrasında da güçsüzleşen hükümetlerin ve liderleri ile geleceklerine dair umutlarını kaybetmiş kızgın halkların ortaya çıkmasından endişe ediyorum. Dünya genelinde bir iyileşme sağlayamazsak insanlığın gelişimi noktasında korkunç bir felâketle karşılaşacağız. Batan bankalarla batan ülkeler arasında ince bir çizgi var. Bu çizgiyi geçince başımıza geleceklerin sorumlusu biz olacağız.” Benzer biçimde, meşhur borsa vurguncusu Soros da, G-20 zirvesinin son şans olduğu ve çözüm bulunamazsa dünyanın felâkete sürükleneceği yönünde açıklamalar yaptı. Büyük devletlerin krize karşı ortak hareket ederek müdahale etmemeleri durumunda yoksulluğun ve aç insanların sayısının artacağı, sosyal patlamaların yaşanacağı, siyasi krizlerin ortaya çıkacağı, iç isyanların hatta bölgesel savaşların başlayabileceği kaygısı yaygın olarak dile getirildi.

Fakat burjuvazinin “akil adamlarının” tüm bu uyarıları zirveden çıkacak sonucu değiştirmedi. Zirveyle birlikte, emperyalist güçler arasındaki anlaşmazlıklar bir miktar daha su yüzüne çıktı. “Krize çözüm” adı altında, iyileştirici etkisi çok kısa olacağı belli olan destek paketlerinden ve IMF ile Dünya Bankasının güçlendirilmesi kararından başka bir şey çıkmadı. Mali sermayenin kural ve sınır tanımayan doğasını “denetim altına almak” yönündeki kararların işlevsizliği ise baştan belliydi. Bu yüzden, ABD ve İngiliz emperyalizmlerinin hiç yanaşmadığı “denetimli kapitalizm”, yani finans kurumlarının ve işlemlerinin “denetim altına alınması” meselesi ölü doğmuş bebek muamelesi gördü.

Bu tablo karşısında burjuva medya şişirme ve yalan haberlerle zevahiri kurtarmaya çalışsa da, daha aklı başında yorumcular 1933 yılında toplanmış olan Londra Ekonomi Konferansına atıfta bulunarak tehlikeye dikkat çekmeye çalıştılar. O dönemin ekonomik zirvesi olan bu konferansın da tıpkı G-20 gibi başarısızlıkla sonuçlandığını, emperyalist güçlerin kendi aralarında bir türlü anlaşamamaları yüzünden en sonunda II. Dünya Savaşının yaşandığını hatırlattılar.

Gerçekten de burjuva politikacılar tarafından “bir türlü çözülemeyen” ekonomik kriz, emperyalist güçler arasındaki hegemonya yarışını iyice kızıştırmakta ve emperyalist savaş süreci giderek daha tehlikeli bir hal almaktadır. Nitekim burjuva yorumcular da bunu itiraf ediyorlar, ama şunu da hatırlamak gerekir ki, onların yeni yeni “fark ettikleri” bu gerçekler, Marksistler tarafından nicedir dile getirilmektedir.

İşin aslı, zirvenin bu şekilde sonuçlanacağı ve dağın fare doğuracağı, Marksistler için daha baştan belliydi. Çünkü Marksistler açısından bakıldığında, kapitalizmin içine girdiği bu krizin öyle birkaç toplantıyla ve diplomasiyle, göstermelik önlemlerle aşılamayacağı açıktır. Ne G-20 zirvesi ne de benzer türden diğer uluslararası konferanslar ve girişimler, kapitalizmin genel gidişatını değiştiremez. İşçi sınıfının örgütlü gücünün müdahalesi olmadıkça, bu gidişatın yönü bellidir: işsizliğin ve yoksulluğun kaçınılmaz artışı, buna paralel olarak yükselen işçi sınıfının tepkisine karşı baskıcı rejimlerin yaygınlaşması ve burjuvazinin artan gericileşmesi, silahlanma yarışının iyice hızlanması ve dünyanın geri kalan kısmının da emperyalist savaşın girdabına çekilmesi.

Burjuvazi 1933’ten ders çıkardı mı?

Kimi burjuva yorumcuların atıfta bulunduğu 1933 Londra Ekonomi Konferansı, içinden geçtiğimiz süreci kavramak bakımından ele alınmaya değer benzerliklerle doludur. Londra Konferansı da tıpkı G-20 zirvesi gibi ekonomik krize yani “1929 Büyük Buhranı”na çare bulmak üzere düzenlenmişti. Konferansın gündeminde, baş aşağı gitmekte olan dünya ticaretinin yeniden canlandırılması, sürekli yükselen emtia fiyatlarının dengelenmesi ve yeni bir uluslararası para sisteminin oluşturulması vardı. Ancak başta ABD’nin baltalayıcı çabaları yüzünden, dönemin emperyalist güçleri aralarında uzlaşamadılar ve konferans kısa sürede dağıldı. Çünkü kapitalist devletleri bir hiyerarşi içinde uzlaştırabilecek bir otorite, yani hegemon bir güç yoktu. İngiliz emperyalizminin hegemonyası oldukça zayıflamıştı, yıldızı parlayan ABD ise sahneye yeni yeni çıkmaktaydı. Ekonomik krizin ve “yarım kalan” I. Dünya Savaşının sonuçlarının kızıştırdığı bu tabloda, dönemin emperyalist güçleri kıyasıya bir rekabet içindeydiler.

Bir uzlaşmaya varılamayıp dağılan konferansın sonrasında, en liberal geçinen ülkeler başta gelmek üzere (ABD ve İngiltere) konferansa katılan hemen her ülke, gümrük duvarlarını yükseltmeye, ekonomiye devletin müdahalesini ve korumasını arttıran politikalar izlemeye başladı. Artan rekabetin de basıncıyla, liberal ekonomi politikaları yerlerini daha korumacı ve ulusalcı politikalara bıraktılar. Burjuva devletler, bir yandan birbirleriyle ölümcül bir rekabete girişmişken, diğer yandan da tüm dünyada yükselen işçi sınıfı hareketinin tehdidiyle yüz yüzeydiler. Ancak işçi sınıfı reformist ve Stalinist önderliklerin izlediği ihanet politikaları nedeniyle kapitalizmi yıkacak başarılı devrimleri gerçekleştiremedi ve giderek kan kaybetmeye başladı. Dünyanın birçok ülkesinde baskıcı, militarist ve totaliter rejimler hâkim oldu. Almanya, İtalya, İspanya’da faşizm iktidara geldi. Nihayetinde, aralarındaki çelişkileri diplomatik yollardan çözemeyecekleri zaten belli olan emperyalist güçler, dünyayı yeniden paylaşmak amacıyla, muazzam bir silahlanma yarışının ardından birbirlerine girdiler ve II. Dünya Savaşını başlattılar. II. Dünya Savaşının ardından ABD emperyalizmi bir “süper güç” olarak yükseldi ve kapitalist dünya üzerinde hegemonyasını kurdu. Savaş öncesinde Londra Konferansında hayata geçirilmeyen kararların pek çoğu, ABD’nin hegemonyası altında uygulamaya konuldu. 1944 Bretton Woods anlaşmasıyla yeni bir mali sistem oluşturuldu. IMF ve Dünya Bankası gibi emperyalist örgütler de yine o dönemde oluşturuldular. Yeni bir emperyalist gücün hegemonyasında, uluslararası düzeyde yeni bir siyasi ve mali hiyerarşi vücut buldu.

Bugün ise ABD emperyalizmi halen hegemonyasını korusa da ciddi biçimde kan kaybetmiş durumdadır. Hegemonya yarışı alevlenmiş, yeni emperyalist kutuplar oluşmaya başlamıştır. Ekonomik krizin yakıcılaştırdığı çelişkiler o boyuta ulaşmıştır ki, emperyalist güçlerin uzlaşmaları ve barışçıl yollardan sorunlarını çözmeleri imkânsız hale gelmiştir. Ne zamandır devam eden emperyalist savaş bunun en açık kanıtıdır ve şimdilik “taşeronlar” üzerinden birbirleriyle kozlarını paylaşan emperyalist güçlerin birbirleriyle doğrudan kapışmaları da pekâlâ mümkündür.

Bu açılardan bakıldığında, 1933 ve sonrasıyla kurulan paralellikler yerindedir. Ancak gidişatı durdurmak amacıyla burjuva politikacılara yapılan uyarılar, duvara konuşmaya benzer. Burjuva medyadaki kimi köşe yazarlarının veya Soros gibisinden burjuvaların beklentileri boşunadır. Çünkü bu beklentilerin özünde, sermaye sahiplerinin, tekellerin yöneticilerinin, politikacıların, generallerin yani bir bütün olarak burjuva sınıfın geçmişten ders çıkartarak akılcı davranacağı, emperyalist savaş sürecini daha da kızıştıracak politikalardan kaçınacağı varsayımı yatıyor. Oysa bu varsayım tümüyle geçersizdir. Sorun yaklaşan felâketin görülememesi değil, son tahlilde, tüm burjuva siyasetçilerin ve devlet adamlarının yahut yöneticilerin de sermayenin çıkarlarının hizmetinde oluşlarıdır. Onlar, sermayenin çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapmak zorundadırlar. Ve sermayenin çıkarları dünyanın yeniden paylaşımını zorunlu kılmaktadır. Bu sürecin “barışçıl” yollarla sonuçlanmayacağı, yürüyen ve büyüyen emperyalist savaş sürecinden bellidir. Burjuvazi tarihten ders almıyor değildir, ama onun aldığı derslerin içeriği farklıdır.

G-20 zirvesini nasıl okumalı?

Nitekim G-20 zirvesinde ve öncesinde yaşanan gelişmeler, burjuvazinin tarihten ne tür “dersler” çıkardığını apaçık göz önüne seriyor. Nisandaki zirveden evvel, geçtiğimiz yılın Kasım ayında yapılan G-20 ve Şubat ayında yapılan G-7 konferanslarında da gündem, krize karşı küresel düzeyde politikaların geliştirilmesiydi. Fakat her ikisinden de pek bir sonuç çıkmamıştı. Dolayısıyla daha Nisandaki zirve başlamadan önce, emperyalist güçler birbirleriyle sürtüşmeye başlamışlardı.

Neredeyse her konuda ortak hareket eden İngiliz ve ABD emperyalizmi, küçük rötuşları kabul etmekle birlikte neo-liberal ekonomi politikalarında direnirlerken, AB’nin başını çeken Fransa ve Almanya finans sisteminin daha “denetimli” hale getirilmesinde ısrar ediyorlardı. Zıtlaşmalar o kadar tırmandı ki, Fransa zirveyi terk etme tehdidinde bile bulundu. Kimi burjuva yorumculara 1933 konferansını hatırlatan başlıca gelişme de buydu.

Tabii gerçekte bu zıtlaşmaların altında çıkarlar yatmaktadır. Anglo-Amerikan cephesi hegemonyasını korumaya ve güçlendirmeye çalıştığından ve bu amacına ters düşecek tüm girişimlere direnç gösterdiğinden, örneğin AB, Rusya ve Çin gibi ülkelerin öne sürdüğü “finans sistemini denetim altına alma” politikalarına da karşı durmaktadır. Çünkü bunun Anglo-Amerikan sermayesi açısından anlamı, eski etkinliğine ve hâkimiyetine sekte vurulması, gücünün sınırlandırılmaya çalışılmasıdır. Benzer şekilde, Çin’in ortaya attığı, ABD doları yerine yeni bir para biriminin uluslararası düzeyde konvertibl olması ve Bretton Woods’un işlevini üstlenecek yeni bir mali sistemin oluşturulması önerisi de, Anglo-Amerikan cephesi açısından kabul edilebilir değildir. Çünkü bunların anlamı uluslararası düzeyde yeni bir mali hiyerarşinin kurulmasıdır ki, bu da, sürmekte olan hegemonya kavgası kati biçimde sonuçlanmadan ve ABD emperyalizmi hegemonyasını yitirmeden mümkün değildir.

Bu gerilimli havada başlayan zirve, görünüşte bir “uzlaşma” ile sonuçlanmıştır. Açıklanan kararlardan ilki, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlara 1 trilyon dolara yakın kaynak aktarımının yapılacağıydı. IMF ve Dünya Bankası da bu kaynakları “gelişmekte olan ülkelere” yatırım yapmakta kullanacak. Ayrıca diğer bazı ek kaynaklarla birlikte, krizden en fazla etkilenen şirketlere ve ülkelere yardımda kullanılmak üzere toplamda 5 trilyon doları bulan destek fonlarının oluşturulacağı da açıklamalar arasındaydı. Ancak bu kaynağı aktarması beklenen G-20 ülkelerinin, alınan karara ne kadar uyacakları ve beklentilere ne ölçüde cevap verecekleri belirsizdir. Örneğin zirvedeki diğer ülkeler, dünyanın dördüncü büyük ekonomisi durumunda olan Çin’in IMF’ye katkısını arttırmasını isterken, Çin de buna karşılık IMF içindeki oyunun arttırılmasını istedi ve sonuçta konu havada kaldı.

Zirveden çıkan ikinci “önemli” karar ise finans sektörüne getirilecek denetimlerle ilgilidir. Buna göre, mali sistemdeki “aksaklıklar” için bir erken uyarı sistemi oluşturulacak ve mali sermayeyi uluslararası düzeyde izlemek amacıyla bir Mali İstikrar Komitesi kurulacak ve bu komite IMF ile birlikte çalışacak. Böylece finans sektöründeki “riskli ve zararlı” işlemler ve unsurlar da güya kontrol altına alınmış olacak. Tabii bu kurda kuzuyu emanet etmekten farksızdır, çünkü IMF ABD’nin hâkimiyeti altındadır ve bu komite de IMF’ye bağlı olarak çalışacağına göre sonuçta değişen bir şey olmayacaktır. Zirve sonucunda açıklanan bu “denetim” hikâyesinin anlamı, Fransa ile Almanya’nın direncini kırmak ve karşı kamplara kaymalarını önlemekten başka bir şey değildir. Yoksa devasa bir kumarhaneden farkı kalmamış finans sektörünün gerçek anlamda denetimi söz konusu bile değildir.

Yine de burjuva politikacılar, zirve bitiminde beraber pozlar vermekten geri kalmadılar ve yeni bir dünya düzeninin kurulmakta olduğunu (eskisine ne olduğuna dair tek söz etmeden) ilan ettiler. Oysa gerçek durum bundan oldukça uzaktır. Açıklanan kararların pek bağlayıcılığı olmadığı gibi, hiçbir G-20 ülkesi de kararlar doğrultusunda herhangi bir adım atmış değildir. Tersine hâkim hava, “kriz döneminde her koyun kendi bacağından asılır” misali, her ülkenin kendi başının çaresine bakması ve yeni yönelimler, arayışlar çerçevesinde yeni ittifak olasılıklarının daha da güçlenmesi yönündedir. ABD ve İngiltere kendi dertleriyle uğraşırken, AB parçalanmış bir görüntü çizmekte, Rusya ve Çin ikilisi yeni bir cephe oluşturma yönünde ilerlerken, bir yandan da Almanya Rusya ile daha sıcak ilişkiler geliştirme çabasındadır. Bu tablo halen belirsizliklerle dolu olsa da, kesin ifade edilebilecek iki husus şudur: kriz ve hegemonya yarışı, bir yandan birlikte hareket etmenin zeminini zorlaştırmakta, diğer yandan da ülkelerin yeni ittifaklar ve arayışlara girmelerine yol açmaktadır. Merkezi gücün zayıflaması, merkezkaç eğilimleri de güçlendirmektedir. Nitekim G-20 ile eşzamanlı toplanan NATO zirvesinde yaşanan gelişmeler de bu tabloya paralellik arzetmiştir.

İşçi sınıfı 1933’ten ders çıkartmalıdır

G-20 zirvesinin işçi ve emekçi sınıflar açısından anlamı ise çok nettir: işçi sınıfına ve ezilen halklara ödettirilmeye çalışılan faturanın daha da kabarması. Batan tekellere ve burjuva devletlere aktarılmak üzere oluşturulması planlanan destek fonlarının en önemli kaynağı, işçi ve emekçi sınıflardan kesilen vergiler, emeklilik ve sağlık sigortası fonları, halktan borsa ve bankalar aracılığıyla emilmiş paralardır. Yani krizin yükü artan oranda işçi ve emekçi sınıfların sırtına yüklenmeye çalışılmaktadır. Ayrıca IMF ve Dünya Bankasının gelişmekte olan ülkelere yapacakları sermaye ihracı da, borç ve kredi alan ülkelerdeki işçi ve emekçi sınıfların durumunun daha fazla kötüleşmesine neden olacaktır.

Burjuva medyanın “denetimli kapitalizm” yalanının ise işçi sınıfı açısından hiçbir anlamı yoktur. Finans sektörüne getirilecek göstermelik düzenlemelerin sınırlı ve yüzeysel oluşu bir tarafa, ne G-20 zirvesinde ne de benzer bir başka uluslararası toplantıda işçi sınıfının sorunları tartışılmış ve çözüm yolları aranmıştır. Örneğin kriz gerekçesiyle tüm dünyada milyonlarca işçiyi kapı önüne koyan kapitalizmin bu saldırganlığını “denetim altına almak”, zirvede hiçbir burjuva politikacı tarafından dile getirilmemiştir. Yahut oluşturulacağı söylenen 5 trilyonluk destek fonundan işsiz işçilerin ailelerine yardım yapılması gündeme alınmamıştır. Hemen her ülkede yürürlüğe sokulan neo-liberal saldırıların “denetlenmesi veya engellenmesi”nden bahseden olmamıştır. İşçilere tam anlamıyla köle muamelesinin yapıldığı, kadın ve çocuk işçilerin dahi insanlık dışı koşullarda çalıştırıldığı yoksul ülkelerdeki “işgücü cennetleri”ne müdahale edilmesi veya bu ülkelerdeki büyük tekellere ait fabrikaların “denetlenmesi” gerektiğini hatırlatan da olmamıştır. Açıktır ki, burjuvazinin tarihten çıkardığı tek ders, krizin faturasını işçi sınıfına daha fazla ödetmenin yollarıyla ilgili olmuştur.

Ancak işçi sınıfının da bu saldırı tablosu karşısında sessiz kaldığı söylenemez. İşçiler pek çok ülkede G-20 zirvesini protesto gösterileriyle karşılayarak tepkilerini ortaya koymuş oldular. Daha zirve başlamadan önce Londra’da protesto gösterileri başlamıştı. “Önce İnsan” sloganıyla hareket eden kitleler, kapitalizmin iflas ettiğini, krizin faturasını ödemeyeceklerini haykırarak, kapitalist devletlerin uyguladığı ekonomi politikalarını reddettiklerini açıkladılar. Üstelik Londra’da yapılan gösterideki talepler ekonomik alanla da sınırlı değildi. Yürüyen emperyalist savaşın ve işgallerin durdurulmasına yönelik sloganlar da oldukça fazlaydı.

Benzer şekilde Avrupa’nın 6 ülkesinde daha protesto gösterileri zirve boyunca durmak bilmedi. İngiltere’nin yanı sıra Almanya’da, Fransa’da, İtalya’da, Norveç’te, İrlanda’da ve Yunanistan’da da işçi sınıfı tepkisini ortaya koydu. Ayrıca ABD’de de işçiler krizin faturasını ödemeyeceklerini haykırdılar. “Kapitalizmde sistem hatası yok, kapitalizmin kendisi hata” sloganını atan işçilere, bankalara ve tekellere kaynak aktarmak yerine eğitime ve sağlığa yatırım yatırılmasını talep eden öğrenciler eşlik etti. Eşzamanlı yapılan gösterilerdeki ortak slogan ise, “insanların ihtiyacı belirleyici olmalı” şeklindeydi. Yine pek çok Avrupa ülkesinde de kriz dolayısıyla işten atılan işçiler fabrikaları işgal ettiler ve hatta şirket yöneticilerini rehin alma eylemleri yaptılar.

G-20 karşıtı eylemlerin doruk noktası ise­ kuşkusuz Yunanistan’daki genel grevdi. Genel grev 50’nin üzerinde kent ve kasabada uygulanarak tüm hayatı felce uğrattı ve burjuvaziye de işçi sınıfının gücünü gösterdi. Üniversite öğrencileri de okulları işgal ederek greve destek verdiler. Özel şirketlerde çalışan işçilerin de greve yoğun bir şekilde katılması özellikle önemliydi. Grevci işçiler parlamento binasına da yürüyerek, işçi sınıfının taleplerinden taviz verilmeyeceğini, krizin sorumlusunun işçi sınıfı olmadığını ve hükümetin işçi karşıtı politikalar izlemesine izin vermeyeceklerini vurguladılar.

İşin aslı, BM genel sekreterini, Soros’u veya diğer burjuvaları kaygıya düşüren de işte bu dalgadır. Onların korkusu, II. Dünya Savaşındaki gibi milyonlarca insanın hayatını kaybetmesi değil, işçi sınıfının yükselen öfkesinin kapitalizmin temellerine yönelmesi ve sistemin bekasının tehlikeye girmesidir. Uyarılarının içeriği de, dipten gelen bu öfke dalgasının önlenmesine yöneliktir.

Ancak işçi sınıfının tüm dünyada yükselen tepkisi ve öfkesi daha şimdiden burjuvaları korkutmaya yetiyorsa da, 1933 sonrasında yaşananlara benzer bir felâketin önlenmesi açısından yeterli değildir. Bu haklı tepkiler ve eylemler, yani sınıf hareketi ne kadar yükselirse yükselsin, örgütlü bir güce dönüşmedikçe ve kapitalizmin temellerine yönelmedikçe, tarih yine tekerrür edecek ve insanlık II. Dünya Savaşında yaşananlardan çok daha ciddi trajediler yaşamaya mahkûm olacaktır. Tek yol işçi sınıfının da geçmişten ders çıkarması ve tüm insanlığı kapitalizm belâsından kurtarmasıdır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 50, Mayıs 2009