Navigation

Emperyalist İkiyüzlülük ve İnkârcı Zihniyet

Nisan ayı, baharı, doğanın uyanışını, canlanışını simgelediği için hep sevinçle, umutla karşılanan, beklenen bir ay olmuştur. Yenilenmenin, bereketin, coşkunun ayıdır çünkü Nisan. Hep iyi, olumlu ve güzel şeylerle nitelenmiştir. Oysa Ermeni halkı için Nisan ayının anlamı çok başkadır. Her Nisan ayında, bir karabasan gelir çöreklenir yüreklerine. Ağırlığı, acısı dayanılmazdır. Toplumsal hafızalarına kazınmış olan ve her fırsatta kendini hatırlatan, tarihsel bir kırımın, katliamın, kaybolan benliklerin, yitip giden hayatların anılarıdır bunlar. Her Nisan ayında sanki bir daha kırılır Ermeni halkı, her şeyini bırakıp yollara düşer, açlığın ve susuzluğun pençesine terk edilir. Tecavüzlere uğrar, yağmalanır, kurşuna dizilir, süngülenir çocuklarının bedenleri, ruhu tarumar edilir.

95 yıl önce Anadolu’nun bağrında yaşanmıştır bu kırım. Osmanlı’nın İttihatçı paşalarınca bilinçli biçimde planlanmış, uygulanmış ve “başarıya ulaştı” kaydıyla tarihe geçmiş bir katliamdır bu. Anadolu’nun kadim halklarından birisinin bu topraklardan kökünün kazınışıdır. Yüzlerce yıl bir arada ve iç içe yaşamış halkların canice birbirinden koparılmasıdır. Ermeni halkının bilincinde yarattığı travma kadar, geride kalanların geleceğini de rehin almış, tıpkı, yapılan büyük bir kötülüğü için için bilenlerin sürekli vicdan azabı çekmesi gibi ruhları sakatlamıştır. Yüzlerce yıl Ermenilerle kardeşçe yaşayan Türk, Kürt ve bilumum diğer Anadolu halkları, kendi sınıfsal çıkarlarından başka düşüncesi olmayan zalim egemenlerin, İttihatçı zihniyetin kurbanı olmuştur.

İşte bir de bu gerçeklerin ve Ermeni halkının 95 yıldır çektiği acının penceresinden bakmak gerek Nisan ayına. Vicdan sahibi herkes bu pencereden bakmalıdır meseleye, bilhassa da, yapılan katliamdan hiçbir çıkarı olmayan işçi ve emekçiler bu pencereden bakmalıdır. Bu gözle bakılırsa gerçekler görülebilir ve İttihatçı paşaların zihniyetinin devamı olan inkârcı, ikiyüzlü, çıkarcı yaklaşımın etkisinden kurtulabilinir. AKP’sinden CHP ve MHP’sine kadar tüm burjuva partilerin sürdürdüğü milliyetçi, şoven, ırkçı propagandanın karşısında durulabilir. 95 yıl önceki büyük kırıma seyirci kaldıkları halde bugün timsah gözyaşları döken emperyalist güçlerin de gerçek niyetleri anlaşılabilir.

Emperyalistlerin sahte gözyaşları

Zamanda geriye gitmek ve Ermeni Kırımının yaşanmasını engellemek mümkün değildir. Yüzlerce yıl Osmanlı’nın boyunduruğu altında inleyip sonra da biraz özgürlük istedi diye İstanbul’un orta yerinde asılan yüzlerce Ermeni aydınını geri getiremeyiz. Adana’da evleri yakılarak katledilen, Karadeniz’de kayıklara doldurulup denize bırakılan, Doğuda köyleri basılarak mallarına, ırzlarına ve canlarına kastedilen Ermenileri de geri getiremeyiz. Yok edilen, soykırıma uğrayan, yerinden yurdundan edilen, ezilen, horlanan, aşağılanan bir halkın çektiği acıyı dindirmek kolay değildir. Ama İttihatçı egemenlerin işlediği insanlık suçunu açıkça dile getirmek tarihi bir görevdir. Tarihi bir suçun üzerini örtmeye çalışanlara, hatta yüzsüzce daha ileri giderek asıl suçu Ermeni halkına yıkmaya çalışanlara, geride kalmış ve “güvercin tedirginliği”yle yaşayan bir avuç Ermeni’ye karşı yağdırılan tehditlere engel olmak bir zorunluluktur. Bugün Ermeni halkının acısını paylaşmak, halkların yeniden kardeşleşmesini sağlamak için mücadele yürütülmesi gerekir. Bu yolda çaba gösterilmez ve mücadele verilmezse, işlenen insanlık suçunun vebali, ses çıkarmayanların, göz yumanların da boynunda ağır bir pranga olarak taşınmaya devam edecek, özgürleşmenin önünde bir engel olacaktır.

Halkların kardeşliğini sağlayarak gerçek ve kalıcı bir barışın temelini oluşturacak yegâne şey, işçi ve emekçilerin vereceği mücadeledir. Burjuva parlamentolarından geçmiş veya geçecek olan soykırım kararlarına bel bağlamak saflıktır. Elbette böylesi bir tarihi gerçekliğin tüm uluslarca kabul edilmesi ve gereğinin yapılması gerekir. Ancak tam da bu noktada, yani gereğini yapmak noktasında, burjuvaların maskesi düşmektedir. Başta ABD olmak üzere tüm emperyalist devletlerin asıl derdi, soykırım meselesini bir koz olarak kullanarak siyasi arenada Türkiye burjuvazisini köşeye sıkıştırmak ve kendi çıkarları doğrultusunda tavizler koparmaktır. Ermeni halkının yaşadıklarıyla yahut bunun telafisiyle ilgilendikleri yoktur.

Daha 1878’de Berlin’de, Ermeni halkının temsilcileri yüzyıllardır Osmanlı’nın boyunduruğu altında inlediklerini ve artık özgürleşmek istediklerini haykırdıklarında, İngiltere, ABD, Fransa ve Almanya gibi emperyalist güçler bu talepleri kabul etmemişlerdi. Çünkü o zamanki çıkarları bunu gerektiriyordu. Bu tarihten itibaren İstanbul’dan Van’a kadar Anadolu’nun her yerinde bizzat devlet tarafından organize edilen sistemli katliamlar yapılmaya başlandığında da göz yummaya devam ettiler. 1915 yılına gelinip büyük kırım başladığında ve bizzat kendi büyükelçileri, memurları, gözlemcileri yürek burkan bu dramı rapor ettiklerinde, müdahale edilmesini istediklerinde de kıllarını kıpırdatmadılar. Yaşanan insanlık suçuna göz yumarak, aslında suça ortak oldular.

Emperyalistlerin başı ABD, geçmişte bu kırıma göz yumanlardan biri de kendisi değilmiş gibi şimdi soykırım kavramını tartışıyor. Üstelik tartışmalar da, vicdan sahibi herkesi çileden çıkaracak denli bayağı bir ikiyüzlülükle ve sahte bir hümanizmle, kapı arkalarında bin bir pazarlıklar eşliğinde yürütülüyor. Amerikan burjuvazisinin bir parçası olan, yoksulluk ve işsizlik içinde kıvranan Ermenistan halkının acılarıyla alakası olmayan (Ermeni) diaspora burjuvazisi soykırım kararı için bastırırken, yüklü silah alımları yapacağı için TC devletini destekleyen Amerikan silah tekelleri ve onların hizmetindeki büyük medya kuruluşları (Washington Post, New York Times gibi) soykırım tasarısının gündeme gelmesinin ABD çıkarlarına aykırı olduğundan bahsediyorlar. Yahudi lobisi ise, her yıl soykırım tasarısına karşı çıkarken bu sefer sessiz kalmakta ve hatta el altından tasarıyı desteklemektedir. Çünkü Türkiye, İsrail’in çıkarlarına ters politikalar izlemektedir. Bu arada TC devleti de, lobi faaliyetleri yürütmeleri için bir dolu tarihçiye, avukata, medya uzmanına milyonlarca dolar para akıtmaktadır. Yani neresinden bakarsak bakalım, soykırım tasarısı üzerinde dönen oyunların amacı tarafların kendi siyasi çıkarlarını hayata geçirmekten ibarettir. 1 milyona yakın insanın katledildiği bir olay, emperyalist planların aracına dönüştürülmek istenmektedir. Nitekim Obama’sından Clinton’una kadar birçok burjuva politikacının, “gerçekte soykırım olduğuna inanıyoruz” demelerine rağmen, “reel politika”nın bir gereği olarak tasarıyı engelleyeceklerini ifade etmeleri de bu yüzdendir. Her şey bir yana, kendi geçmişi nice katliamlarla dolu bir emperyalist devletin, hem de Irak ve Afganistan’da yaşananlar ortadayken, bir başka halkın acılarına duyarlı olması nasıl beklenebilir?

Diğer emperyalist veya kapitalist devletler için de durum farklı değildir. İngiltere, Fransa veya Almanya gibi güçlerin hepsinin de elleri kanlıdır. Her burjuva devletin Ermeni Kırımıyla aynı düzeyde büyük katliamlar yaptığı söylenemez elbet, ama elleri mazlum halkların, insanların kanına bulaşmamış bir burjuvaziden de bahsedilemez. Bu, burjuvazinin adeta doğarken sahip olduğu bir günah gibidir. Bu yüzden siyasi çıkarlar ve planlar uğruna soykırım kararları parlamentolardan geçmekte, sahte gözyaşları dökülmekte, fakat halkların kardeşleşmesini sağlayacak gerçek adımlar atılmamaktadır.

Güya Ermeni halkının acısını paylaştığını söyleyen ve soykırımdan bahseden burjuva devletlerin, hükümetlerin bu tutumları, aslında Ermeni halkının kahrını ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Dedeleri, nineleri, akrabaları, yakınları zalimce katledilmiş olan insanların duygularıyla adeta dalga geçiliyor. Mesele burjuva hukukunun gayri insani kalıplarına indirgenmeye, sanki tüm dava bu kırıma ne ad verileceğinden ibaretmiş gibi, “soykırım denebilir mi denemez mi” tartışmasına hapsedilmeye çalışılıyor. Yahut sayılar üzerinden ahlaksızca pazarlık ediliyor, “ölenlerin sayısı 300 bin miydi yoksa 1,5 milyon mu?”

İnkârcı zihniyet devam ediyor

Hal böyle olunca da, bu büyük kırımın bugünkü muhatabı olan Türkiye burjuvazisi, hem suçlu hem güçlü misali, inkâr politikasını devam ettirmekte bir beis görmüyor. Bu inkârcı çizgi, ta 1870’lerde hayata geçirilmeye başlanan imha politikasının ve katliamı yapanların zihniyetinin uzantısıdır. Öyle inatçı bir inkârdır ki bu, Osmanlı arşivleri bu kırımın kayıtları ve belgeleriyle dolu olduğu halde, bizzat İttihatçı paşaların itirafları ve zamanın yabancı elçilerinin raporları mevcut olduğu halde, kırımı yaşayanların tanıklıkları, anıları, binlerce araştırma, bilgi, belge ortada durduğu halde, hatta kabul etmeyenler dahi bal gibi gerçeği bildikleri halde, sırf politik çıkarlar uğruna inkârcı çizgi devam ettirilmektedir.

Bu inkârcı yaklaşıma göre, yaşanan kırıma “soykırım” demek yasaktır. Sebep “soykırım” kavramının uluslararası hukukta taşıdığı anlamdır. Yani inkârcı burjuva devletin asıl derdi, yüz binlerce insanın katledilmiş olması ve bir o kadarının da tarifsiz acılara boğulmuş olması değil, bu gerçeğin ortaya çıkması durumunda ödeyebileceği tazminatlar ve düşeceği siyasi durumdur. Daha da önemlisi, TC devletinin kuruluşundan bugüne kadar hâkim olan tüm resmi ideolojisi bu ve benzeri inkârlara dayandığı için, duvarda açılacak tek bir gediğin bile tüm duvarın yıkılmasına sebep olacağı korkusu burjuvazinin zihnini kilitlemektedir.

Türkiye burjuvazisi, bıraktık Ermeni halkından özür dilemeyi, gerçekleri kabul etmeye bile yanaşmayıp tersyüz etmeye çalışmaktadır. Kavram ve sayı pazarlıklarından başlayıp, işi, “asıl kan dökenler Ermenilerdi”ye vardırmak utanmazlığın dik âlâsıdır. Burjuvazinin bu inkârcı argümanlarının içi o kadar boştur ki, kendileri bile bunları savunmakta zorluk çekmekteler. Tabii bunlar da birbirinin tekrarı zırvalıklardan başka şeyler değildirler. Örneğin Çanakkale Savaşıyla ilgili düzenlenen anma etkinlikleri vesilesiyle, burjuva hükümetin bakanları ardı ardına demeçler vermeyi ihmal etmediler: “Bir dünya savaşının içindeydik, herkes ölen Ermenilerden bahsediyor, ama kimse Çanakkale Savaşında şehit olan Türklerden bahsetmiyor!”

Bu ifade, örtük bir itiraftan başka nedir ki? Osmanlı cephelerinde yaşamını yitiren Türk ve Müslüman nüfusun çokluğunun öne sürülmesi ve buradan hareketle, “e ne yapalım savaştaydık, bizden de çok insan öldü” denmesi bir bahane oluşturamaz. Kuşkusuz emperyalist güçlerin çıkardığı bu haksız savaşlar da insanlık suçlarıdır ve milyonlarca insanın ölümüne sebebiyet vermişlerdir. Ama bir halkın toptan kıyıma uğratılarak kökünün kazınmak istenmesi, yani kırıma uğratılması çok daha vahim bir durumdur. Savaşı bahane etmekle yahut işlenen suçun üzerini beceriksizce örtmeye çalışmakla gerçeklerden kaçılamaz. Nitekim kaçılamıyor da… Üzerinden 95 yıl geçmesine rağmen gerçekler gelip Türk egemen sınıfının yakasına yine yapışıyor.

TC devletinin yıllardır bozuk plak gibi tekrarladığı ve aslında kendisinin bile inanmadığı bu çürük tezler, artık cevaplanmayı bile hak etmiyor. Ancak başbakan Erdoğan’ın yaptığı çıkış, inkârcı zihniyetin hâlâ devam ettiğini göstermesi bakımından üzerinde durulmayı hak ediyor. Erdoğan BBC’ye verdiği bir demeçte şöyle demişti: “Ülkemde 170 bin Ermeni var; bunların 70 bini benim vatandaşım. Ama 100 binini biz şu anda idare ediyoruz. E ne yapacağım ben yarın, gerekirse bu 100 binine hadi siz de memleketinize diyeceğim. Niye? Benim vatandaşım değil bunlar. Ülkemde de tutmak zorunda değilim.”

Bu ifadeler tam da İttihatçıların kıyıcı zihniyetinin dışavurumudur. Büyük acılar yaşattığınız bir halkı, şimdi de aynı “tehcir” yaklaşımıyla tehdit etmenin anlamı başka ne olabilir? Kıyıcılıkta, gaddarlıkta, zalimlikte ne kadar mahir olduğunu her fırsatta ortaya koyan Türkiye burjuvazisi, şimdi de Ermenistan halkını tehdit etmektedir. Bu tutumlar, burjuvaziye ve onların demokrasisine bel bağlayanlara da ders olmalıdır. Ne kadar demokratik gözükürse gözüksün, burjuva sonuçta burjuvadır! Kendi çıkarları uğruna yapamayacağı kıyım, tehcir yoktur. Erdoğan’ın, sarf ettiği sözlerden dolayı eleştirilmeye başlandığında, “canım biz sadece kaçak olarak bulunan Ermenileri kastetmiştik” demesi de ayrı bir pervasızlıktır. Şecaat arz ederken merdi Kıpti sirkatin söylermiş misali, Erdoğan da suçunu kabul etmekte ve hatta üste çıkmaya çalışmaktadır.

Hızını alamayan Erdoğan, aynı demeçte devamla şöyle buyuruyor: “Savaş dönemlerinde bile Türk milletinin gösterdiği, insani, sağduyulu, şefkat dolu tavrı, başka hiçbir milletin tarihinde kolay kolay göremezsiniz. Medeniyetimizde öldürmek, katletmek, soykırıma uğratmak yoktur.” El insaf! Azıcık vicdanı ve tarih bilgisi olanların bile insaf diyecekleri bir açıklamadır bu. Bizzat başbakanın kendisinin kabul ettiği Dersim katliamı ile ilgili tartışmalar henüz hatırlardayken, Kürt halkına on yıllardır yapılan baskılar ve yürütülen haksız savaş hâlâ devam ediyorken, gayrimüslim halklara yapılmış onca zulüm ortadayken bunları söylemek, az bulunur bir pişkinliktir. Burjuvaların yalanlarla halkı kandırmaya çalıştığını biliriz, ama insanların gözünün içine baka baka bu kadar açıktan yalan söylemek kolay olmasa gerek.

Yeri geldiğinde Müslümanlığın faziletlerinden dem vurarak haktan, adaletten, vicdan sahibi olmaktan, mazlumun yanında yer almaktan bahseden, Filistin halkına yaptıklarından dolayı İsrail’e demediğini bırakmayan Erdoğan’ın ikiyüzlü tutumu, bu değerlere samimi olarak inanan işçi ve emekçileri de bir kez daha düşünmeye sevk etmelidir. Sermayenin ve burjuvazinin dini de imanı da paradır, çıkardır, kârdır. Artık emperyalist ülkelerle aynı kategoride yer alan Türkiye’nin başbakanı olan Erdoğan da, doğal olarak kendi sınıfının ve devletinin siyasi çıkarlarına göre hareket etmektedir. Ortadoğu’daki nüfuzunu genişletmek için Filistin sorununa sahip çıkar gözükmekte, Kafkaslar’daki etkisini arttırmak için Ermenistan’la “normalleşme” sürecini başlatabilmektedir. Kendisi emperyalist emellerini hayata geçirmek için her yolu deneyip, “barış elçisi” pozlarında her kılığa girerken, kalkıp diğer emperyalistleri eleştirmeye hakkı yoktur. Her fırsatta sahip çıktıkları Osmanlı’nın, I. Dünya Savaşında taraf olduğunu es geçerek, “Dünya savaşlarında milyonlarca insanın ölümüne neden olanlar önce kendi eylemlerine bakmalı” demesi ikiyüzlülüğün bir diğer göstergesidir.

Öte yandan, sırf AKP’yi sıkıştırmak için, “100 bin Ermeni’yi sınır dışı ederiz” sözünden dolayı Erdoğan’a yüklenen CHP’nin durumu daha beterdir. Osmanlı’dan bu yana bu topraklardaki egemenlerin yaptığı tüm katliamları sahiplenen ve savunan bir partinin, şimdi AKP’ye laf etmesi sahtekârlıktır. Kaçak çalışan Ermenileri sınır dışı etme tehdidini bir koz olarak kullanma fikrini ilk dillendirenler, CHP’nin faşistlerinden Canan Arıtman ve Onur Öymen’dir. Onlar bu “dâhiyane” fikirlerini açıkladıklarında CHP’den hiçbir karşıt ses çıkmamışken, şimdi Baykal’ın kalkıp Erdoğan’ı eleştirmesi tiksinti vericidir. CHP’liler bu fikri ortaya attıklarında, “olur mu öyle şey, hangi çağda yaşıyoruz” diyen AKP’li bakanların, aynı şeyi Erdoğan söylediğinde sessiz kalmaları da gözden kaçmamalıdır. Faşist MHP’nin tavrı ise öteden beri bellidir. Tüm bunlar, burjuva politikacıların meseleye salt siyasi çıkarlar penceresinden baktığının ve çıkarları gerektirdiğinde hangi çağda yaşadığımıza bakmaksızın her türlü kıyıcılığı tekrarlayabileceklerinin kanıtlarıdırlar.

Erdoğan’ın sözlerinden dolayı sıkışan AKP’yi kurtarmak için ortaya atılan “seçim psikolojisiyle söylenmiştir” gerekçesi de yeterli değildir. Seçim psikolojisinin tüm burjuva partileri etkisi altına almaya başladığı doğrudur. Bu psikoloji altındaki AKP’nin, çeşitli durumlarda milliyetçi ve şoven söyleminin dozunu arttırmaya başladığı da doğrudur. Ama Ermeni meselesinde izlenen tutumları, Erdoğan’ın anlık gafları olarak açıklamak yanlıştır. Benzer açıklamalar Davos zirvesindeki çıkışının ardından da yapılmış, fakat bu çıkışların aslında Türkiye’nin emperyalist hamlelerinin gereği olduğu kısa zamanda anlaşılmıştır. Ermenileri sınır dışı etme tehdidi salt seçime endeksli bir ani çıkış değildir. AKP’nin bir seçenek olarak bu tehdit üzerine epeydir kafa yorduğu, medyada yürüyen tartışmaların satır aralarında yer almaktadır. Daha da önemlisi, Erdoğan’ın şahsında dile gelen bu zihniyet TC devletinin milli politikasıdır ve AKP de Ermeni sorununda bu geleneksel politikanın dışına çok fazla çıkamamaktadır. Erdoğan bu sözlerinin içeriğinden bağımsız olarak, Kafkaslar’da son dönemde Batı emperyalizmiyle birlikte yürütülen politikaları zora sokabileceği mesajını vermiş ve İngiltere sözcüsü de tasarının kendi parlamentolarından geçmesinin mümkün olmadığına dair garanti vermiştir. İsveç’in telafi edici özürleri de buna eklenebilir. Erdoğan’ın bu tür çıkışları, anlık olsalar bile, asıl olarak emperyalist bir ülkenin kendisine sataşıldığında verdiği pervasız tepkiler olarak yorumlanmalıdır.

Barış ve kardeşliğe giden yol enternasyonalizmden geçer

Demek ki, ne emperyalist güçlerin döktükleri timsah gözyaşları ne de inkârcı TC’nin “normalleşme” hamleleri Ermeni halkının acılarını dindirebilir. Hiçbir burjuva politika veya çözüm, diplomasi yahut güç oyunu, Ermenistan ve Türkiye halkları arasında kalıcı bir barışı ve kardeşliği sağlayamaz. Bunların getirebileceği tek şey daha fazla düşmanlık ve acıdır. Gerçek kardeşliğin önündeki en büyük engelin bizzat kapitalizmin kendisi olduğunu görmek gerekir. Bunu sağlayacak olan asıl olarak Türkiye işçi sınıfının enternasyonalist bir bilinçle vereceği mücadeledir.

Soykırım kararını parlamentolarından geçiren veya gündeme alan burjuva hükümetlerin niyeti bozuk diye, TC’nin inkârcı yaklaşımına ödün verecek pozisyonlara düşmekten kaçınmak gerekir. Bu zihniyetin ürünü olan milliyetçi, şovenist ve ırkçı propagandaya geçit verilmemelidir. Unutulmamalı ki, milliyetçi zehrin tek panzehiri enternasyonalizmdir.

“Ermeni halkının tarihsel acısını paylaşmanın ve teskin etmenin tek yolu buradan geçiyor. Türkiye işçi sınıfı Ermeni halkına karşı işlenen büyük suçun sorumlusu olarak geçmişin ve bugünün Türk egemen sınıfını acımasızca mahkûm etmeli ve emekçi Ermeni halkına enternasyonalist kardeşlik elini uzatmalıdır. En iyi teselli işçi sınıfının kendi devrimci iktidarını kurarak ellerinden masum kanı damlayan bu sınıfı tarihin çöplüğüne göndermesi ve halklar arasında sovyetik esaslara dayalı bir işçi federasyonunun oluşturulmasıdır.” (Deniz Moralı, Ermeni Sorunu: Gerçekler Direngendir, MT, no:2)

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:61, Nisan 2010