Navigation

Ekonomik Kriz ve Sendikalar

Kapitalizmin dünya çapında içine girmiş olduğu ekonomik kriz, giderek kızışan emperyalist savaş süreciyle de paralel olarak derinleşiyor. Sistemi krizden çıkarmak ve krizin sermayeye olan etkisini en aza indirmek için çırpınan burjuva hükümetler, birbiri ardına önlem paketleri açıklıyor ve çeşitli tedbirler alıyorlar. Ancak kriz yatışmadığı gibi, borsalar sürekli olarak düşmeye devam ediyor. Krizle birlikte dev tekellerden küçük işletmelere kadar sayısız şirket ya iflas ediyor ya da küçülme yoluna gidiyor. Burjuva politikacıları ve iktisatçıları da krizin bir gecede ortaya çıkmadığının ve bir gecede çözümlenemeyeceğinin farkındalar. Kapitalizmin kaçınılmaz bir biçimde içine girdiği bu ekonomik krizin faturasını türlü saldırılarla işçi ve emekçi sınıflara ödetmeye uğraşıyorlar. Sonuçta da hepimizin iyi bildiği gibi, işsizlik ve yoksullaşma artıyor, dünya giderek artan bir biçimde işçi ve emekçiler için bir cehennem haline dönüşüyor.

İşçi sınıfı ise uluslararası düzeyde bu krize hazırlıksız, örgütsüz ve dağınık bir halde yakalanmıştır. Bu durumun doğal bir sonucu olarak, sınıfın mücadele örgütleri olmaları gereken sendikaların hal-i pür melali pek de iç açıcı değildir. Yapılması gereken krizin faturasını ödemeyi reddederek mücadeleyi yükseltmekken, gerek uluslararası gerekse ulusal düzeyde konfederasyon veya federasyon başkanları (yani sendika bürokratları) bol bol açıklamalar yaparak ve burjuva basına beyanatlarda bulunarak işi geçiştirmeye, durumu idare etmeye çabalıyorlar. Şimdilik az sayıda sendikacı mücadeleci bir tutum takınırken, birçoğu göstermelik eylemlerle işçilerin tabandan gelen öfkesini yatıştırmaya, bu öfkeyi kapitalistlere yöneltecek yerde onu engellemeye uğraşıyor. Çünkü pekiyi biliyorlar ki bu öfke dalgasının kabarmasını engelleyemezlerse, önünde ilk savrulacaklar kendileridir.

Uzlaşmacı sendikacılığın ve bu anlayışın sonucu olarak ortaya konulan sözde kriz karşıtı açılımların teşhir edilip, görece daha militan ve sınıf temelli açılımların ise desteklenmesi gerekiyor. Sendikaların sınıf uzlaşmacı çizgiyi terk edip mücadeleci bir çizgiye çekilmesi için tabanın bindirdiği basıncın artması şart şüphesiz. Bunun içinse öncelikle taban örgütlülükleri geliştirilip güçlendirilmelidir. Kuşkusuz bu, sendikaların içinde ve tabanında devrimci tarzda çalışmalar yürütülmedikçe kendiliğinden olabilecek bir şey değildir. Devrimci güçlerin basıncı olmadıkça sendikal cenahtan çıkacak en militan sesler bile yalnız kalarak boğulmaya yahut pörsütülüp unutulmaya mahkûmdur.

Kriz karşısında dünya sendikalarının tutumu

Fabrikaların ve işyerlerinin kapanması, çalışma saatlerinin uzaması, ücretlerin düşmesi ve sosyal kazanımların kaybedilmesi sendikaları da vurmaktadır. Çünkü krizin bu etkilerine paralel olarak sendikasızlaştırma yayılmakta, sendikalı işçi sayısı hızla düşmektedir. Diğer yandan sürecin bizatihi kendisi sendikaları ve işçileri daha radikal programlar geliştirmeye ve krizin etkilerine karşı durmak için çeşitli eylemler düzenlemeye itmektedir. Buna paralel olarak işçi sınıfında en genel anlamda bir sola kayış ve daha mücadeleci bir havanın hâkim olması da beklenen gelişmelerdir. Sendika bürokrasisi de bunu bildiğinden kontrolü elden kaçırmamak adına göstermelik çıkışlar ve/veya eylemler düzenlemekten kaçınmıyor. Ancak bunların altı boş olduğundan ve gerçek niyet işçi sınıfının çıkarlarını savunmak olmadığından, yapılan açıklamalar havanda su dövmekten öteye geçmiyor.

Örneğin Uluslararası İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ITUC), ki 168 milyon işçiyi temsil etmektedir, Dünya Çalışma Örgütü’nün (ILO) krizle ilgili düzenlediği zirvede yayınladığı bildiride, “küresel ekonomi yönetiminin işçilere hizmet edecek şekilde yeniden düzenlenmesi” çağrısında bulundu. ITUC yöneticisi bürokratlara göre, bu talebin hayat bulması için finansal krizin çözümü iş bulma olanaklarının yaratılması ve büyümenin teşvik edilmesi faaliyetleriyle birlikte yürütülmeliydi. Fransız Genel İşçi Konfederasyonu (CGT) da benzer şekilde, işlerin düzelmesini sağlayacak yeni bir “ulusal kalkınma stratejisi” çağrısı yaptı. Güney Afrika İşçi Sendikaları Kongresi’nin (COSATU) açıklamasında da temel vurgu, “ekonomik büyümeyi ve fırsatların artmasını destekleyen mantıklı genişleme politikaları”na ihtiyaç olduğu yönündeydi. ABD işçi federasyonları AFL-CIO’nun yaklaşımı da farklı değildi: finansal pazarların yeniden düzenlenmesi, altyapı yatırımlarının arttırılması, sağlık ve emeklilik hizmetlerinin yeniden düzenlenmesi vs.

Bu uzlaşmacı-işbirlikçi yaklaşımların hedefinin krizin faturasını kapitalistlere ödetmek olmadığı açıktır. Onun yerine burjuva iktisatçıları ve politikacılarıyla aynı ağzı kullanarak (“finans piyasasının denetimi”, “mantıklı genişleme politikaları” veya “yeni ulusal kalkınma stratejileri”), kapitalistlerin krizi atlatmasına yardımcı olmaya çalışıyorlar. Oysa işçilerin emeğinin sömürüsüne ve özel mülkiyete dayanan bir üretim tarzının –bugünkü küresel ekonomi budur– işçilere hizmet edecek şekilde yeniden düzenlenmesi mümkün değildir. Burjuva devletle ve egemen sınıfla iç içe geçmiş üst düzey sendika bürokratları da bunu pekâlâ bilmektedirler. O yüzden, kapitalist ekonomilerin genişlemesinin ve kalkınmasının nasıl olup da işçi sınıfının kalkınmasını sağlayacağı sorusunu cevaplayamazlar. Sendika bürokrasisi, her ne kadar bu düşünceyi “ekonomik büyüme devam ederse işyerleri kapanmaz ve işsizlik artmaz” gibi argümanlara dayandırsa da, mevcut krizin öncesindeki on yıllarda kayda geçen ciddi büyüme oranlarının neden şimdiki gibi bir krize yol açtığını da açıklayamaz. Ya da kriz öncesinde ciddi kârlar elde eden dev tekellerin işçi ücretlerini neden arttırmamış olduklarını yanıtlayamaz. Her halükârda, bu tür sınıf uzlaşmacı politikaların tek işlevi, işçi sınıfının krizin etkilerinden korunması değil, bizzat sendika bürokrasisinin de açıkça ve sıkça ifade ettiği gibi, “sosyal barışın bozulmaması”, yani burjuva düzeni bozabilecek devrimci ayaklanmaların ve süreçlerin önlenmesidir.

Öte yandan, daha mücadeleci ve radikal talepler ortaya koyan sendikal anlayışlar da yok değildir. Meksika’da birçok sendikal birliğin ve federasyonun içinde yer aldığı “Ulusal Diyalog” adlı platformun ortaya koyduğu ve kriz-karşıtı olarak nitelenen “Tartışılmaz Asgari Program” buna kapsamlı ve iyi bir örnektir: özelleştirmelerin durdurulması, halk demokrasisinin tesisi, emperyalistlerin Meksika’nın ve diğer ülkelerin içişlerine karışmaması, emperyalistlerin belirlediği uluslararası ticaret anlaşmalarının iptal edilmesi, dış borç ödemelerine ayrılan paranın bir kısmının ulusal kalkınmaya ayrılması, bankaların işçi ve emekçilerden alınan vergilerle kurtarılmasına son verilmesi ve bunun yerine bu paraların işçi haklarının savunulmasına ve sosyal güvenliğin geliştirilmesine harcanması vs.

Benzer şekilde birçok farklı sendikal birlik de “işçilerden alınan gelir vergilerinin kesilmesi, sosyal yardım ödemelerinin arttırılması, ücretler düşürülmeden iş saatlerinin kısaltılması, asgari ücretin arttırılması, yaşam standartlarının yükseltilmesi, gıda ve diğer temel maddelere yapılan zamların durdurulması, bu maddelerden alınan vergilerin kaldırılması” gibi doğru talepleri öne sürmektedir. Birçok ülkede sendikaların öncülüğünde mücadele komiteleri kurulmakta, işsizliğe karşı kampanyalar başlatılmakta, hatta Latin Amerika ülkelerinde “üçlü forumlar”la üretimin yönetimine işçi örgütlerinin de katılması istenmektedir.

Sendikaların Türkiye’deki durumu

Sendikal hareketin Türkiye’deki durumu da dünyadaki genel durumdan pek farklı değildir. Krize karşı ortaya konan çözüm önerileri ve alınan tutumlar büyük ölçüde benzerlikler göstermektedir. Bir yanda sınıf işbirliğini ve uzlaşmacılığını, diğer yanda da görece daha mücadeleci bir çizgiyi yansıtan yaklaşımlar öne çıkmaktadır.

Sınıf işbirlikçi yaklaşımların bir örneği olarak, Kasım ayı başında düzenlenen ve DİSK hariç diğer konfederasyonların katıldığı Ekonomik Koordinasyon Kurulunda yapılan açıklamalara göz atabiliriz. Gündemini küresel ekonomik krizin Türkiye’ye olası etkilerini azaltmak amacıyla hazırlanmış raporların oluşturduğu bu toplantıda, sendika bürokratları, işçilerin haklarını savunan bir örgütün temsilcisi gibi değil de burjuva hükümetin çalışma bakanı edasıyla konuştular. Bedelli askerliğin tekrar uygulanması, 2B diye nitelenen orman arazilerini yapılaşmaya açacak yasanın meclisten geçirilmesi, TOKİ’nin yurt dışındaki yatırımlarının geliştirilmesi, işverene yönelik vergi indiriminin getirilmesi –ki daha önce aynı sendikalar buna karşı çıkıyordu– gibi önerilerle burjuvazinin akıl hocalığına soyundular.

Hak-İş ve Türk-İş’in açıklamalarının özünü krizin sebebinin yanlış politikalar olduğu, kriz ortamından çıkış için büyümenin devam etmesi gerektiği ifadeleri oluşturuyordu. Türk-İş bürokrasisi, krizin ortaya çıkarttığı olumsuzlukların giderilmesinde uygulanacak politikalarda aktif sorumluluk üstlenmeye hazır olduğunu dile getirmeyi de ihmal etmedi. Hak-İş’in yaklaşımı da farklı değildi: krizin etkilerinin basiretli politikalarla atlatılabileceği, büyüme hızının düşmesini önleyecek tedbirler alınması gerektiği, sosyal boyutu istihdam olan projelere desteklerin arttırılması vb.

DİSK’le KESK’in başını çektiği ve Türk-İş içerisinden de bazı muhalif konumdaki sendikaların katıldığı, ayrıca TMMOB gibi demokratik kitle örgütlerinin de içinde yer aldığı kanadın ortaya koyduğu görece daha mücadeleci ve doğru talepler ise KESK’in açıklamasında ifadesini buluyordu.

KESK yaptığı açıklamada temel önceliklerinin emekçi ve yoksul kesimlerin korunması olduğunu, bunun için hayata geçirilmesi gereken “Emek ve Demokrasi Programı”nın da şu talepleri içermesi gerektiğini dile getirdi: Kriz gerekçesiyle işten atmaların engellenmesi, iş güvencesinin etkinleştirilmesi, zamların geri alınması, herkesten gelirine göre vergi alınması, asgari ücretin vergi kapsamından çıkarılması, kayıtdışı ve yasadışı iktisadi faaliyetlerin önlenmesi, sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlerin ücretsiz karşılanması, kriz bahanesiyle ücretlerin düşürülmesine izin verilmemesi, 12 Eylül’ün ürünü olan 1982 Anayasasının kaldırılması, Kürt sorununda izlenen inkâr ve imha siyasetinin terk edilmesi, işkence ve kötü muamelenin önlenmesi, her türden düşünce ve ifade özgürlüğünün güvence altına alınması, her türden inanç ve inançsızlık özgürlüğünün güvence altına alınması, kamu emekçilerinin toplusözleşme ve grev hakkının tanınması, siyaset yasaklarının kaldırılması, kanunlardaki cinsiyet ayrımcılığını içeren ifadelerin kaldırılması vb.

Bu talepler DİSK tarafından da sahiplenildi ve ek olarak “süper varlıklı” sınıftan servet vergisi alınması, işsizlik fonundan yararlanma koşullarının kolaylaştırılması ve sürenin uzatılması, özelleştirmelerin durdurulması, işçi ve emekçilerin kredi borçlarının yeniden düzenlenmesi, işsizlik ve yoksullukla mücadele için oluşturulan fonların yönetiminin sendikalara bırakılması gibi talepler ortaya konuldu.

KESK, DİSK, TMMOB, TTB ve Çiftçi-Sen krize karşı ortak bir açıklama yaparak, krizin bedelinin emekçilere ödettirilmesinin kabul edilemeyeceğini, krizin sorumlusunun sermayenin doymak bilmez kâr hırsı olduğunu, hükümetin uygulayacağı sermaye yanlısı programların kabul edilemeyeceğini, krize karşı işçi ve emekçilerin çıkarları doğrultusunda hazırlanmış “sosyal dayanışma ve demokratikleşme programı” çerçevesinde çözüm üretilmesi gerektiğini ifade ettiler. Yine BMİS, akademisyenlerin, DİSK ve Türk-İş’e bağlı bazı sendikaların katılımıyla birlikte krizle ilgili bir atölye çalışması gerçekleştirdi. Ve sonuç bildirgesinde de krizde gasp edilmek istenen çalışma haklarını savunacaklarını, işten çıkarmaların yasaklanmasını, çalışma süresinin düşürülmesini, çalışmak isteyen herkese iş garantisi verilmesini, çalışamayacak durumda olanlara temel ihtiyaçlarını sağlayacak bir gelir sağlanmasını, taşeron sistemi ve güvencesiz çalışma uygulamalarının yasaklanmasını, işsizlik fonunun sermaye ve devlete aktarılmasına son verilmesini, fondan yararlanmanın kolaylaştırılmasını, bütçeden sermayeye değil emekçiye kaynak aktarılmasını, örgütlenme önündeki engellerin kaldırılmasını içeren taleplerini sıraladı. Aynı bildirgede BMİS, tüm sendikaları, meslek birliklerini, emekten yana güçleri ve örgütsüz kesimleri bu talepler uğruna birlikte mücadeleye çağırarak, sınıfın örgütlü ve örgütsüz tüm kesimlerini kapsayan enternasyonalist dayanışmayı güçlendiren bir mücadele başlatmak gerektiğini duyurdu.

Krizin sorumlusu kapitalist sistemdir, faturayı da kapitalistler ödemelidir!

Görüldüğü gibi gerek uluslararası gerekse de ulusal düzeyde, krizin etkileriyle nasıl başa çıkılacağı konusunda sendikalara hâkim olan uzlaşmacı-işbirlikçi yaklaşımların yanı sıra görece daha mücadeleci ve sınıf temelli yaklaşımlar da bulunmaktadır. Yazımızın başında da belirttiğimiz üzere uzlaşmacı-işbirlikçi yaklaşımların teşhir ve mahkûm edilmesi, görece daha mücadeleci ve sınıf temelli yaklaşımların ise desteklenerek güçlendirilmesi gerekiyor. Böylece işçi sınıfının mücadele örgütleri olmaları gereken sendikaların kriz karşısında takınmaları gereken doğru tutumun ne olduğu da ortaya konmuş olacaktır.

Tekrar tekrar üzerinde durmamız gereken birinci husus, krizin sorumlusunun bizzat kapitalist sistem olduğudur. Krizin ve işçi sınıfı üzerindeki olumsuz etkilerinin sebebini, hükümetlerin yanlış politikalarında yahut finans sektörünün yeterince denetlenmemesi gibi tali konularda aramak hedef saptırmaktır. Mesele bu şekilde konularak asıl sorunun kapitalist sistemde olmadığı, dolayısıyla da güya doğru ve basiretli politikalar izlenerek krizsiz bir kapitalizmin olabileceği yalanı kafalara sokulmak istenmektedir. Bir kez bu mantıkla düşünülmeye başlandığında, krizin olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak için yapılması gerekenin tıpkı burjuva politikacılarının söylediği gibi sistemde birtakım iyileştirmeler veya reformlar yapmak olduğu fikri kabul görmeye başlamaktadır. Oysa kapitalist sistem burjuvazinin çıkarları doğrultusunda işleyen bir sistemdir ve bu sistemi iyileştirme çabası da son tahlilde burjuvaların durumunu iyileştirmekten başka bir amaca hizmet etmeyecektir. Nitekim burjuva politikacıların ortaya koyduğu veya uyguladıkları tedbirlerin hepsi de burjuvaların zararlarını gidermek veya azalan kârları telafi etmek üzerine kuruludur. Alınan tedbirlerin ve hayata geçirilen uygulamaların hiçbiri işçi sınıfının çıkarları düşünülerek yapılmış değildir. Tam aksine krizin faturasını işçi ve emekçilere ödettirme amacına hizmet etmektedirler.

Ekonomik krizi kapitalizmin yapısal ve kaçınılmaz bir sorunu olarak görmemek, krizin Amerikan emperyalizmi tarafından rakiplerini ve özellikle de gelişmekte olan ekonomileri “geri bıraktırmak” amacıyla kasıtlı olarak yaratıldığı tezinde olduğu gibi komplo teorilerine bile yol açabilmektedir. Bu saçma tezin tartışılmaya ihtiyacı yoktur, fakat kapitalizmin kötülüklerini hep dış kaynaklı olarak yorumlayıp ulusal burjuvaziyi temize çıkarmaya götürmesi bakımından bu bakış açısı son derece tehlikelidir. Benzer biçimde, fabrikaların iflas veya zarar ederek kapanmasını yahut işçi çıkarmasını, “kriz bahanesi” ile yapılmış kasıtlı şeyler olarak açıklamaya çalışmak da yanlıştır. Ekonomik kriz, tıpkı emperyalist savaş gibi, kapitalizmin gerçeklerinden biridir. Bu tarz söylemler krizin hafifsenmesine ve “iyi patron, kötü patron” ayrımının doğmasına yol açar. “İşçisini sokağa atmak istemeyen iyi niyetli patron”larla uzlaşmanın kapısını aralar. Krizin faturasını ödememek üzere mücadele vermek yerine, patronla uzlaşarak anlaşmalı olarak işçi çıkarılmasına, ücretsiz izinlere vb. göz yuman sendika bürokratlarına fırsat sunar.

Krizin sorumlusunun kapitalizm olduğu gerçeği unutulduğunda ya da unutturulduğunda, “krizi atlatmak için hepimiz fedakârlıkta bulunmalıyız” tarzı söylemlere de zemin yaratılmış olur. Burjuva politikacılarının yahut patronların sık sık kullandığı bir söylemdir bu. Sermayenin hükümeti AKP’nin çalışma bakanı Faruk Çelik de, Ekonomik Sosyal Konseyin açılışını yaparken “krize ilişkin çıkacak faturanın ne şekilde taksim edileceğini” konuşmak için toplandıklarını vurgulamıştır. Ancak şimdiye kadar kapitalistlerin faturanın kendilerine ait kısmını ödedikleri görülmemiştir. Kemer sıkan, işsiz kalan, daha kötü koşullarda daha çok çalışmak zorunda kalan, yoksullaşan, aç kalan, çocuğunu doktora götüremeyen, borç batağında debelenen, sefaletin pençesine düşen hep işçi sınıfıdır. Kriz dönemlerinde lüks tüketim maddelerine olan talebin artmasının anlamı nedir? Hangi işçi, kriz dolayısıyla işten atılınca “bari mavi yolculuğa çıkayım” diyerek yat almayı düşünebilir ki…

Unutulmaması gereken ikinci husus ise işçi sınıfına düşen görevin, kapitalistlere krizden çıkmaları için yardım etmek değil, kapitalizmi yıkmak olduğudur. Sendika bürokrasisi ise, “kriz ortamından çıkmak için ekonomik büyümenin devam etmesi gerekir” gibi kapitalizmi kurtarıcı akla ziyan sözler edebilmektedir. Burjuva hükümetler ekonomiyi kriz ortamından çıkarmak için ellerinden geleni zaten fazlasıyla yapmaktadırlar. Bildikleri en iyi yol da faturayı işçi sınıfına ödetmektir. Bu durumda, “krizin faturası patronlara” demek yerine, “finans sistemi daha iyi denetlensin”, “kamunun verimsiz harcama ve teşvikleri ortadan kaldırılsın”, “sosyal boyutu istihdam olan projeler desteklensin” gibi çağrıları yükseltmek, hele hele kapitalistlere kredi olarak vereceği parayı bulması için hükümete akıl vermeye kalkışmak, üstelik de bunun için orman arazilerinin yağmalanmasını, işverene vergi indirimi getirilmesini vs. savunmak olsa olsa işçi sınıfının düşmanlarının işi olabilir, sendikaların değil.

Bu tarzın uç örneklerinden birisini, evlere şenlik önerileriyle krize karşı üyelerini “uyaran” Kamu-Sen’de görmek mümkün. Kamu-Sen, sebze ve meyvelerin kap içinde yıkanmasından yemeklerin düdüklü tencere ile pişirilmesine, otomobillere bakım yaptırılmasından alışverişin nereden yapılacağına, yastık altındaki paranın nasıl değerlendirileceğinden kredi kartı kullanımından uzak durulmasına kadar birçok konuda beyanatlarda bulunuyor. Böylelikle de, güya üyelerini krize karşı uyarmış oluyor. Peki, bu mudur sınıfın mücadele örgütü olması gereken sendikaların işi? Benzer şekilde, işi “kriz yok, kriz fırsatçıları var” demeye getiren Hak-İş’in veya “işçiler kredi kartı borçlarını ödeyebilmek üzere kıdem tazminatı alabilmek için işten çıkartılmayı kabul ediyorlar” diyen Türk-Metal bürokratları gibi faşist sendikacıların amacı ne olabilir? Böyle bir sendikanın üyesi olan işçiler, kriz dolayısıyla işten çıkarmaları, iş saatlerinin uzamasını, ücretlerin düşmesini de son derece doğal ve kaçınılmaz şeyler olarak algılayacaklardır. Kendilerine yönelik saldırılara sessiz kalacaklardır. Sendikaların tepesini işgal etmiş olan bürokratların bu tutumları, tabanı umutsuzluğa, güvensizliğe ve teslimiyet psikolojisine itecektir.

İşin özü bunlar, devlet güdümlü ve sınıf uzlaşmacı sendikacılığın yaklaşımlarıdır. Bu tür sendikal anlayışlarla burjuva hükümetleri ve kurumları, bir elmanın iki yarısı gibi düşünmek gerekiyor. Her iki tarafın da ortak amacı, “sosyal barışın bozulmaması” için asgari düzeyde adımların atılmasını sağlamaya çalışmak, burjuva düzenin krizden yara almadan çıkması ve kapitalist sistemi sarsacak olası toplumsal hareketlerin frenlenmesidir. Zaten burjuva devletin bakanlarıyla sermaye sınıfının temsilcilerinin söylemleri de bu sendika bürokratlarının söylemlerinden çok farklı değildir. Nitekim sendika bürokrasisinden gelen bu tür açıklamalar, burjuva medyada da hak ettiği ilgiyi hemen bulmuştur. Gazeteler, büyük bir övgüyle, sürekli olarak hükümetlerle zam pazarlığı yapan sendikaların ilk kez somut öneriler sunduğunu yazdılar.

Sendikalar işçi sınıfının mücadele örgütleri olmalıdır

Krizin faturasını ödemeyi reddeden, işçi sınıfını bu uğurda mücadeleye çağıran program veya bildirgelerde ortaya konan taleplerin birçoğu doğrudur ve savunulması gerekmektedir. İşçi ve emekçilerin bu talepler arkasında mücadeleye çağrılmaları da son derece gereklidir. Ancak bu talepler uygun bir eylem programıyla desteklenmezse ve başlangıçta en azından sendikalı işyerlerindeki işçiler harekete geçmezse, sonuç farklı olmayacaktır. Son derece önemli olan üçüncü bir husus da budur. Güzel sözler ve doğru fikirler tek başlarına bir işe yaramazlar. Gerçekleşebilmeleri için doğru bir eylem programı ve örgütlü bir mücadele gerekir.

Kriz ortamı bu açıdan önemli fırsatlar da sunmaktadır. Çünkü kriz dolayısıyla burjuvazinin kendine olan güveni ve inancı sarsılmaktadır. Burjuva iktisatçılarının ve politikacılarının karamsar söylemlerinde bunu görmek mümkündür. Dolayısıyla çeşitli araçlarla işçileri örgütlemek ve mücadeleye sevk edebilmek gerekiyor. Ancak bu noktada da devreye, sendikaların yıllardan beri biriken hatalarının işçi sınıfında yarattığı güvensizlik ve umutsuzluk faktörü girmektedir.

Türkiye özelinde düşünecek olursak, 12 Eylül faşizminin devrimci işçi hareketini ezerek sendikaları kendi güdümüne sokmuş olmasının etkileri hâlâ sürmektedir. Buna bir de 90’ların başında SSCB’nin ve Doğu Bloku’nun çökmesi sonucu sosyalist hareketin krizi eklenince, sendikal hareket ve ona bağlı olarak da işçi hareketinin sosyalist hareketle bağları neredeyse tamamen kopmuştur. Bu durum, burjuvazinin işçi sınıfı içindeki ajanları olarak nitelediğimiz sendika bürokrasisinin sendikalar üzerinde rahat bir hâkimiyet kurmasının da önünü açmış ve böylece sendikalar işçi sınıfının mücadele örgütleri olmaktan uzaklaşarak, burjuvazinin işçi hareketini kontrol altında tutmasını sağlayan araçlara dönüşmüştür. 80’li yıllardan beri tüm dünyada esen neo-liberal ekonomi politikalarıyla paralel yürütülen saldırılar da, bu yüzden işçi sınıfınca göğüslenememiş, sendikal hareket ve işçi sınıfı sürekli olarak kan kaybetmiştir. Gelinen noktada, işçiler sendikaları, haklarını koruyacak ve geliştirecek birer mücadele aracı olarak görmediklerinden, sendikalı olmak ve mücadele etmek fikrine de soğuk bakmaktadırlar.

İşte bu güvensizliği ve umutsuzluğu kırabilmenin ilk adımı, sendikaların tabanını oluşturan işçilerin örgütlülüklerinin kâğıt üzerinde kalmaktan çıkartılarak ete kemiğe büründürülmesi ve taban inisiyatifinin önünü açacak girişimlerin güçlendirilmesidir. İşçiler ancak sendikaları kendi örgütleri olarak görür ve gerçekten bir şeyler yapılabileceğine inanırlarsa kavgaya atılabilirler. Bu bağlamda, ‘80 öncesinde pek çok işyerinde bulunan birim temsilciliklerini ve işyeri komitelerini tekrar hayata geçirmek veya canlandırmak gerekiyor. Bu araçlar, sadece sendikalı işçileri değil, işyerindeki tüm işçileri (sendikasız, taşeron, “kapsam dışı” vb.) kapsamaları bakımından da önemlidirler.

Bu araçlar kullanılarak işçilerin özelde krize karşı ve genelde de haklarını koruyup geliştirmek açısından bilinçlenmesi sağlanabilir. Sendikalar, işçileri eğitme ve bilinçlendirme görevlerini yeniden hatırlamalı ve yerine getirmelidirler. Ancak bu eğitimler lafta kalmamalı veya göstermelik olarak yapılmamalıdır. Eğitim örgütlenme içindir. Sendikal eğitimlerin amacı da işçilerin örgütlülüğünü pekiştirmek ve onları mücadeleye sevk etmek olmalıdır, işçileri oyalamak değil.

İşçi sınıfı hareketi meşruluğunu burjuvazinin yasalarından değil mücadelesinin haklılığından alır. Dolayısıyla da, “çok şey yapmak istiyoruz ama sendikal yasaklar müsaade etmiyor” tarzı anlayışlar terk edilmelidir. Bu da dördüncü önemli husustur. Yapılması gereken, sendikal yasakların aşılması için işçileri mücadeleye çekmektir. “Yasalar müsaade etmiyor” söylemi mücadeleden kaçmanın bahanesi ve kılıfı haline getirilmemelidir. Örneğin, işçi sınıfının zararına bir yasaya karşı, yasa meclisten geçene kadar “bir şeyler yapmak lazım” deyip de yasa meclisten geçtikten sonra eylem programını rafa kaldırmamak gerekmektedir. “Kapsam dışı” denilerek işyerindeki işçilerin önemli bir kısmının sendikal örgütlülüğe dâhil edilmemesine göz yumulmamalıdır. Yahut “yasalar izin vermiyor” denilerek işçi sınıfının mücadele geleneğinin parçası olan uygulamalardan vazgeçilmemelidir.

Kriz dolayısıyla işsizlik artacağından, işsizliğe karşı mücadele komiteleriyle sendikasız işçilerin de dâhil olabileceği örgütlenmelerin oluşturulması önem kazanacaktır. Sendikalar işsiz-işli işçi ayrımı yapmamalı, kriz yüzünden atılan işçilere sahip çıkmalıdır. Unutulmamalı ki, sendikalar aynı zamanda sınıf dayanışmasının temel araçlarıdır. Oysa halihazırda sendikaların birçoğu, bıraktık mücadele etmeyi, işverenle aralarının bozulmaması adına işten atılan üyelerine bile sahip çıkmamaktadırlar. Sendikal örgütlülüğü ve işçilerin haklarını korumanın yolunun işverenle uzlaşmaktan veya ondan medet ummaktan değil, işçi sınıfının örgütlü gücüne güvenmekten geçtiği iyi kavranmalıdır. İşçi sınıfı bilinçsiz, örgütsüz ve dağınık olduğundan, işten atılmalar yahut çalışma süresinin uzatılması gibi saldırılara karşı olması gereken tepkiyi verememektedir. Böylesi bir ortamda, sendikaların işçileri krize karşı uyarma, bilinçlendirme ve kriz derinleştikçe kaçınılmaz olarak yükselecek tepkileri örgütlü bir kanala akıtma görevi hayati önem kazanmaktadır.

Tüm bunların önemi kavranıp doğru bir eylem programıyla, Türkiye işçi hareketinde yıllardır kırılamayan durgunluğun ve yenilgi psikolojisinin yerini gittikçe yükselen bir sınıf hareketine bırakması da sağlanabilir. Ancak sendikaları yeniden mücadele örgütlerine dönüştürmek için, işçi sınıfının ve devrimcilerin üzerine düşen görevleri de yerine getirmeleri gerekiyor.

Sendikal hareketin içinde bulunduğu tıkanıklık, mevcut kriz ve savaş ortamında ölümcül sonuçlar doğurabilecek denli önemli bir sorundur. Bu tıkanıklığın giderilmesi, sosyalist hareketin sendikal hareketle olan bağlarının tekrar kurulmasıyla mümkün olacaktır. Böylece on yıllardır kopmuş vaziyetteki halka tekrar kavranabilecek ve sendikalar sınıf hareketindeki gerçek işlevine kavuşabilecektir. Bu noktada sosyalist ve devrimcilere düşen görev, sendikalardan vazgeçmek ve onlara alternatif sözde “yeni tipte örgütler” geliştirmeye çalışmak yerine, her ne pahasına olursa olsun sendikaların içine girmeye ve mevzi kazanmaya çalışmaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:45, Aralık 2008