Navigation

Dünya Ekonomisini Kimler Kontrol Ediyor?

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
2.bölüm

Emperyalizm mali oligarşinin küresel egemenliğidir

Marx ve Engels sermayenin merkezileşmesi ve uluslararasılaşmasına, borsaların piyasa üzerindeki hâkimiyetlerine daha o dönemde dikkat çekerken, Lenin de tekellerin ekonomi üzerindeki kontrollerini, mali sermayenin oluşumunu ve hegemonyasını nasıl kurduğunu açıklıyordu. Çünkü Lenin dönemine gelindiğinde, sanayinin olağanüstü gelişmesi ve üretimin gitgide daha büyük işletmeler içinde son derece hızlı yoğunlaşması süreci, kapitalizmin en belirleyici özelliklerinden biri haline gelmiş bulunuyordu. Tekelleşme olgusu daha 20. yüzyılın başlarında Lenin tarafından en gelişmiş kapitalist ülkelerden verilen örneklerle somutlanıyordu. Örneğin Almanya’ya dair şunları söylüyordu:

“İşletmelerin yüzde 1’inden azı, toplam buhar ve elektrik gücünün dörtte üçünden fazlasını elinde bulundurmaktadır. Toplam işletmelerin yüzde 91’ini oluşturan 2,97 milyon küçük işletme (en çok beş ücretli işçi çalıştıranlar) toplam buhar ve elektrik gücünün sadece yüzde 7’sine sahiptir! Birkaç on bin büyük işletme her şeydir; milyonlarca küçük işletme ise hiçbir şey.”

Lenin, üretimin yoğunlaşmasının Amerika Birleşik Devletleri’nde daha da hızlı gerçekleştiğini belirterek şöyle devam etmektedir:

“Ülkedeki bütün girişimlerin toplam üretiminin neredeyse yarısı, toplam işletmelerin yüzde birinin elindedir! Ve bu üç bin dev işletme, 258 sanayi dalını kapsamaktadır. Buradan açıkça, yoğunlaşmanın, gelişmesinin belli bir aşamasında, deyim yerindeyse kendiliğinden neredeyse tekele yol açtığı sonucu çıkmaktadır. Çünkü birkaç düzine dev işletmenin kendi aralarında anlaşması kolaydır, öte yandan işletmelerin dev boyutu rekabeti zorlaştırmakta ve böylece tekele doğru bir eğilim doğurmaktadır. Rekabetin tekele dönüşmesi, bugünkü kapitalist ekonominin en önemli görüntülerinden biridir –eğer en önemlisi değilse– ...” (Lenin, “Kapitalizmin En Yüksek Aşaması: Emperyalizm”, Seçme Eserler, c.5, İnter Y., s.24-25)

Lenin’in tekelleşme sürecine dair anlatımındaki önemli noktalardan birisi, tekelleşme hızının ekonomik kriz dönemlerindeki sıçramalı artışıdır. Lenin’in bu tespiti, Marx’ın kapitalizmin krizlerine ilişkin tahlilleriyle de örtüşmektedir. Buna göre 1900-1903 bunalımından itibaren tekeller artık tam anlamıyla kapitalist ekonominin baş aktörü haline gelmiş, kapitalizm, emperyalizme dönüşmüştür. Artık dev karteller, tröstler veya tekeller birbirleriyle satış yahut ödeme durumları üzerinde anlaşmakta, pazarları bölüşmekte, fiyatları ve üretilecek ürün miktarını belirlemekte, kârları da kendi aralarında bölüştürmektedirler.

Burjuva uzmanların raporundan farklı olarak Lenin, tekellerin hangi yöntemlerle piyasaları ve şirketleri kontrol altına aldıklarını da son derece sarih bir dille ve basitçe açıklamıştır, çünkü onun derdi işçi sınıfına emperyalizmin ne menem bir belâ olduğunu anlatabilmektir. Kapitalistlere akıl veren burjuva uzmanların aksine Lenin, tekelci kapitalizm için bir ahlâkın söz konusu olmadığını, her yolun mubah olduğunu ve tekelci rekabetin çok daha şiddetli ve üst düzey bir rekabet olduğunu açıkça göstermiştir:

“Tekelci birliklerin «örgütlenme» için günümüzdeki modern, uygar mücadelede başvurdukları yöntemlerin listesine şöyle bir göz atmak yararlı olacaktır: (1) hammadde engellemesi («… kartele katılmaya zorlamanın en önemli yöntemlerinden biri»); (2) «ittifaklar» yoluyla işgücü engellemesi (yani kapitalistlerle işçi örgütleri arasında işçilerin sadece kartelleşmiş işletmelerde çalışabilecekleri yönünde anlaşmalar yapılması); (3) sevkiyatın engellenmesi; (4) sürümün engellenmesi; (5) alıcıların tekelci maddelerle, yani yalnızca kartelleşmiş firmalarla iş ilişkilerine girmeye izin veren anlaşmalarla bağlanması; (6) tekel dışı işletmeleri yıkmak için planlı biçimde fiyat düşürme; malları belirli bir süre maliyet fiyatlarının altında satmak için milyonlar harcanmaktadır (benzinde fiyatlar 40 marktan 22 marka, yani neredeyse yarı-yarıya düşürülmüştü!); (7) kredi engellemesi; (8) boykot. … Burada söz konusu olan artık küçük ve büyük işletmeler arasındaki rekabet mücadelesi değildir. Tekele, onun baskısına ve zorbalığına boyun eğmek istemeyenler tekelciler tarafından boğulmaktadır.” (age, s.33)

Bu ifadeler, burjuva iktisatçıların veya “sistem analistleri”nin tumturaklı kavramlarından, gösterişli formüllerinden, etliye sütlüye dokunmayan yorumlarından binlerce kez daha açık, doğru ve tutarlıdır. O yüzden bir kez daha söyleyelim ki, şimdilerde sosyalist hareket içinde dahi moda, “teoriyi” burjuva ideologların veya sözde solcu akademisyenlerin çalışmalarından öğrenmek olsa da, asıl bakılması gereken kaynak Marksizmdir. Bu sözde teorisyenlerin “yeni teoriler” icat ederek Marksizmin apaçık ve net biçimde ortaya koyduğu gerçekleri çarpıtma girişimlerine karşı son derece uyanık olunmalıdır.

Lenin sanayi sermayesiyle banka sermayesinin iç içe geçerek mali sermayeyi meydana getirdiğini belirterek, mali sermayenin tüm dünyayı nasıl egemenliği altına aldığını şöyle açıklamaktadır:

Bankacılık geliştiği ve az sayıda kuruluşun elinde yoğunlaştığı ölçüde, bankalar mütevazı aracılar olmaktan çıkıp, bütün kapitalistlerin ve küçük girişimcilerin bütün para sermayelerini ve belli bir ülkenin ya da birçok ülkenin üretim araçlarını ve hammadde kaynaklarının büyük kısmını ellerinde tutan güçlü tekellere dönüşürler. Çok sayıda mütevazı aracının böyle bir avuç tekelciye dönüşmesi, kapitalizmin kapitalist emperyalizme dönüşmesinin temel süreçlerinden birini oluşturur... Aynı zamanda bankaların en büyük sanayi ve ticari işletmelerle, deyim yerindeyse bir çeşit kişisel birliği, bu kişinin hisse senetleri, banka müdürlerinin ticaret ve sanayi işletmelerinin denetim (ya da yönetim) kurullarına girmesi (ya da tersi) yoluyla bir kaynaşması gerçekleşir. ... Büyük kapitalist tekellerin oluşması ve gelişmesi «doğal» ya da «doğal olmayan» yollardan büyük bir hızla sürüyor. Modern kapitalist toplumun birkaç yüz finans kralı arasında sistematik bir şekilde bir çeşit işbölümü ortaya çıkıyor. ... Sonuç, bir yandan giderek daha büyük bir kaynaşma, ya da N. İ. Buharin’in isabetli ifadesiyle banka sermayesinin sanayi sermayesiyle içiçe geçmesi, öte yandan bankaların gerçekten «evrensel nitelikli» kuruluşlar haline gelmesidir.” (age, s.37-49)

Bu tahlille birlikte Lenin, 20. yüzyılda eski kapitalizmin yerini yeni bir aşamaya bıraktığını, genel olarak sermayenin egemenliğinden mali sermayenin egemenliğine geçildiğini ortaya koyar. Üretimin yoğunlaşmasının tekelleri doğurduğunu, tekel düzeyine yükselmiş sanayinin bankalarla kaynaşmasının da mali sermayeyi oluşturduğunu anlatır. Mali sermaye gittikçe daha az elde toplanarak fiilen tekelleşme eğilimini hızlandırmakta, mali oligarşi egemenliğini sürekli güçlendirerek bütün toplumu tekelciler yararına haraca kesmekte, aşırı kârlar elde etmektedir. Büyüme dönemlerinde tatlı ve muazzam kârları cebe indiren mali sermaye, kriz dönemlerinde de batmaktan başka şansı olmayan işletmeleri çok düşük fiyatlara satın alır ya da bunların hisse ortağı olup holdingler oluşturur. Zarar eden işletmelerin hisselerinin, “sağlamlaştırma” adı altında düşük fiyatlarda tutulması, bu yutma operasyonlarının önünü açar. Bu sayede kriz dönemlerinde dahi tekeller kârlarını arttırmanın ve piyasayı daha fazla denetim altına almanın yollarını yaratmış olurlar. Tekeller ya da mali sermaye kuruluşları, verdikleri krediler-borçlar karşılığında, bu paranın nereye ve nasıl harcanacağına karar verme hakkını da elde ederler.

Lenin’in emperyalizm tahlilinin önemli bir ayağını da sermaye ihracı olgusu oluşturmaktadır. Lenin, emperyalizm çağının ayırt edici niteliğinin sermaye ihracı olduğunu, bunun meta ihracını ortadan kaldırmayıp tersine arttırdığını vurgulamakta ve sermaye ihracının, mali sermayenin dünya hegemonyasını kurmada önemli bir araç olduğunu belirtmektedir. Böylece Lenin’in emperyalizm tanımına geliriz: “Emperyalizm, tekellerin ve mali sermayenin egemenliğinin ortaya çıktığı; sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı, dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başlanmış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında paylaşılmasının tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir.” (age, s.91)

Bu tanımın ardından Lenin emperyalizmin çürümüş kapitalizm olduğunu işaret eder ve fakat bunun kapitalizmin geriye gidişi anlamına gelmeyeceğini de ekler:

“Tekeller, oligarşi, özgürlük eğilimi yerine egemenlik eğilimi, sayıları gitgide artan küçük ya da zayıf ulusların, zengin ya da güçlü birkaç ulus tarafından sömürülmesi –bütün bunlar emperyalizme, onu asalak ve çürüyen kapitalizm olarak nitelememize yol açan özellikler kazandırmıştır. Burjuvazinin artan ölçüde sermaye ihracından gelen kazançlar ve «kupon kırpmak»la yaşadığı «rantiye-devlet», tefeci-devlet, giderek daha belirgin biçimde, emperyalizmin eğilimlerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak bu çürüme eğiliminin, kapitalizmin hızlı gelişmesini dışladığını sanmak yanlış olur; durum kesinlikle böyle değildir. Emperyalist dönemde bazı sanayi kolları, burjuvazinin bazı kesimleri, bazı ülkeler, bu eğilimlerden kâh birini kâh ötekini, küçük ya da büyük ölçüde gösterirler. Genel olarak kapitalizm, eskiye göre çok daha büyük bir hızla gelişmektedir, ne var ki bu gelişme sadece genellikle gittikçe daha eşitsiz hale gelmekle kalmıyor, eşitsiz gelişme kendini, sermaye bakımından en zengin güçlerin (İngiltere) çürümesinde de özellikle gösteriyor.” (age, s.126)

Ve şu soruları sorar, “reformlar yoluyla emperyalizmin temellerini değiştirmek olanaklı mıdır? Emperyalizmdeki çelişkileri arttırmak ve derinleştirmek için ileriye mi; yumuşatmak için geriye mi gitmek gerekir?” Lenin’e göre bunlar emperyalizm eleştirisinin temel sorularıdır. Mali oligarşinin baskısı ve serbest rekabetin ortadan kaldırılması yüzünden her alanda artan gericilik ve artan ulusal baskılar emperyalizmin siyasi karakterini oluşturmaktadır. Bu gerici karakter de hemen bütün emperyalist ülkelerde 20. yüzyılın başlarından itibaren bir demokratik küçük-burjuva muhalefeti yaratmıştır. Bu küçük-burjuva muhalefetin temel eğilimi de geriye, “güzel günlere” dönmektir ve bu anti-tekel söylemlerde ifadesini bulmaktadır. Ama Lenin bu küçük-burjuva çizgiye prim vermez. Yapılması gerekenin geriye dönmek değil, emperyalizmin çelişkilerini arttırmak ve derinleştirmek için ileriye atılmak olduğunu söyler. Tıpkı bugün olduğu gibi Lenin döneminde de küçük-burjuva demokratların, burjuva devletlere anti-tekel yasaları çıkarttırarak, tekellere karşı küçük işletmeleri veya devlet işletmelerini savunarak tekelci kapitalizme karşı beyhude bir savaşım verdiğini geçerken belirtelim. Küçük-burjuvazinin yel değirmenlerine karşı umutsuz mücadelesi o gün bugün sürmektedir.

Troçki’nin I. Dünya Savaşı ve sonrasına dair gözlemleri, Lenin’in emperyalizm tahlillerini doğrulayan ve devam ettiren bir niteliktedir. Troçki de, Zamanımızda Marksizm adlı makalesinde, ABD ekonomisine dair örnekler üzerinden tekelleşmenin ve sermayenin merkezileşmesinin nasıl hızlı bir şekilde arttığını anlatmaktadır. Buna göre 1929 yılında ABD’de 300 binden fazla kayıtlı şirket arasından 200 tanesi, bu şirketlerin sahip oldukları mal varlıklarının %49,2’sini kontrol ediyordu. 1933’te bu oran %56’ya yükselecekti. Hatta Troçki, bu 200 şirket içindeki 12 tanesinin kararlarının tüm sanayi kolları için tam bir direktif anlamına geldiğinden bahsederek, merkezileşmenin göründüğünden daha da ileri düzeyde olduğunu vurguluyordu. Troçki sermayenin merkezileşmesinin ve tekellerin ekonomi üzerindeki egemenliklerinin sadece “barış” dönemlerine özgü olmadığını, ekonomik krizlerle atbaşı yürüyen savaş dönemlerinde bu eğilimin daha da kuvvetlendiğini belirtiyordu:

“Kapitalizmin çeşitli aşamaları boyunca, konjonktürel çevrim evrelerinden, her tür politik rejimden, barış dönemlerinden olduğu kadar silahlı çatışma dönemlerinden de geçerek, tüm büyük servetlerin giderek daha az sayıda elde yoğunlaşması süreci devam etti ve bitmeksizin sürecek de. Büyük Savaş yılları sırasında, uluslar kan içinde can çekişirken, burjuvazinin tüm politik aygıtı ulusal borçların ağırlığı altında ezilmiş yatarken, hazine sistemleri orta sınıfları da peşinden sürükleyerek uçuruma yuvarlanmışken, tekeller bu kan ve pisliğin içinden eşi görülmemiş kârlar elde ediyorlardı. Birleşik Devletler’in en güçlü şirketleri mal varlıklarını savaş yılları sırasında ikiye, üçe, dörde ve hatta daha da fazlasına katladılar ve kâr hisselerini yüzde 300, 400, 900 ve daha fazla arttırdılar.” (Troçki, Zamanımızda Marksizm, www.marksist.com)

Tıpkı Lenin gibi, emperyalizmin krizlerden ve savaşlardan azade olamayacağının altını çizen Troçki, çürüme çağındaki kapitalizm anlamına gelen emperyalizmi hayatta tutmak için uygulanan politikaların kaçınılmaz olarak siyasi gericiliği ve baskıcı rejimleri geliştireceğini, savaşları daha da kızıştıracağını hatırlatarak bunun en bariz kanıtının da tüm 30’lu yıllar boyunca hızlı biçimde yükselen faşizm olduğunu gösteriyordu. Troçki’nin faşizmle mali sermayenin egemenliği arasındaki bağı kuran tahlilleri son derece önemlidir. Ona göre faşizm mali sermayenin demir yumruğuydu; proletaryanın sınıf mücadelesinin yeniden canlanışının önüne geçmek için işçi örgütlerinin yıkılması, sosyal reformların yok edilmesi ve demokratik hakların tümden imhası üzerine kuruluydu. Emperyalizm çağındaki kapitalizmin çürümekte olduğunu belirten Troçki, onca teknik gelişmeye rağmen maddi üretici güçlerin gelişiminin neredeyse durduğunu ve hükümetlerin savaşa yatırım yapmaktan başka çıkış yolu bulamadıklarını ifade ediyordu.

Emperyalizm: çürüyen kapitalizm

Tüm bunlar da göstermektedir ki, Marksizmin emperyalizm tahlili, gerek sermayenin merkezileşme eğilimini, gerekse de mali sermayenin, tekellerin küresel egemenliğini ve bunların sonuçlarını oldukça isabetli ve detaylı biçimde ortaya koymuştur. Şimdi burjuva uzmanların yap(a)madıklarını yapalım ve yazımızın girişinde yer verdiğimiz araştırmanın ortaya koyduğu verileri nasıl yorumlamak gerektiği üzerinde duralım. Bu noktada başvuracağımız en temel kaynak Elif Çağlı’nın son derece işlevli açılımları olacaktır.

Çağlı’nın dikkat çektiği ilk nokta, Marksizmin kurucularının erken tarihlerden itibaren kullandıkları dünya ekonomisi kavramının bugünün dünyasında çok daha fazla ete kemiğe büründüğü ve artık kapitalist üretim tarzının tüm unsurlarının (üretici güçler, üretim ilişkileri, işbölümü, artı-değerin üretilmesi ve bölüşülmesi, pazarlar, fiyatların oluşumu vb.) uluslararası ölçekte kavranmak zorunda oluşudur. Çağlı, Küreselleşme: Eşitsiz ve Bileşik Gelişme adlı kitabında 1980 dönemecinden sonra dünyada mal, hizmet ve sermaye dolaşımının önündeki yasal engellerin ortadan kaldırılması sürecinin hızlandığını, finans piyasalarının küreselleşmesinin de aynı süreçte sıçramalı bir gelişim kaydettiğini, dünya borsalarındaki sıcak para hareketlerinin inanılmaz ölçülerde hızlandığını ve büyüdüğünü aktararak, bileşenlerini çeşitli uluslardan tekellerin oluşturduğu ve bu nedenle kimilerince ulus-ötesi diye de adlandırılan çokuluslu şirketlerin dünya ekonomisi içindeki nicel ve nitel öneminin arttığını ifade etmektedir. “Öyle ki” der Çağlı, “dünya ekonomisi artık birkaç yüz dev çokuluslu şirket tarafından yönlendirilmektedir. En büyük 200 çokuluslu şirketin küresel mal ticaretinin yarısını kontrol ettiği söyleniyor. Bu kapsamdaki şirketler giderek dev boyutlara ulaşmakta, sadece bazılarının yıllık ciroları pek çok ulus-devletin GSYH’sini geçmektedir.” (age, s.10)

Çağlı devamla, boyutları küreselleşen büyük tekellerin yatırım, üretim ve dağıtım planlarının da küresel ölçekte ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Çünkü tekil ulus-devlet kapitalist ekonominin yönetiminde geçmişe oranla önemini yitirmekte, çokuluslu üst kuruluşlar ve bölgesel iktisadi birlikler öne çıkmaktadır. Kapitalist hükümetlerin ihtiyaç duyduğu ve uygulamaya koyduğu makro ölçekli iktisadi ve sosyal politikalar, ulusal olmaktan çıkıp küresel karakter kazanmaktadır. Ve en önemlisi de, sermaye hareketleri, üretim ve ticari faaliyet bakımından piyasalar küreselleşmektedir.

Ancak sermayenin bu uluslararası yapılanması çeşitli krizlere gebe olan çok çelişkili bir süreçtir. Bu çelişkilerin başında da sermayenin uluslararası karakterinin ulaştığı düzeye eşlik eden ulus-devlet olgusu gelmektedir:

“Bir yandan sermaye, gerek yapılanmasının tarihsel kökleri ve gerekse de icabında sığınacak güvenilir bir liman arayışı nedeniyle, sırtını bir ulus-devlete yaslama güdüsünden kendisini büsbütün kurtaramaz. Ama öte yandan, devasa yatırımlara ortaklaşa giren farklı ülke sermaye gruplarının varlığı da çok somut bir gerçekliktir. Ayrıca, büyük kriz dönemlerinde zor duruma düşen sermaye gruplarının, sermayenin vatanı yoktur prensibinden hareketle kendilerine daha güçlü «yabancı» ortaklar aramaları kapitalist işleyişin dayattığı bir zorunluluktur. Tekelci kapitalizm, tekelci evlilikler demektir. Ve bu türden evliliklerde de «gelin» ya da «damat»ın ulusdaş olması değil, ekonomik çıkarlar önemlidir.” (Elif Çağlı, Kolonyalizmden Emperyalizme, Tarih Bilinci Yay., s.43)

Çağlı’nın altını çizdiği ikinci çelişki de, serbest rekabetçi dönemden emperyalizm dönemine geçilirken, tekelleşmenin getirdiği muazzam ekonomik büyümeye göreli olarak bir durgunlaşma eğiliminin eşlik etmesidir. Kapitalizmin 50’li ve 60’lı yıllarda yaşadığı olağanüstü büyüme döneminin özgüllüğü bir tarafa bırakılacak olursa, 70’lerden bu yana yaşanan süreç bunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Çağlı’ya göre Lenin’in emperyalizmi çürüyen ve asalaklaşan kapitalizm şeklinde tanımlamasının nedeni de budur. Bu tespit, pek çok alanda etkisini hissettiren gelişme eğilimleri tarafından doğrulanmış bulunmaktadır.

Örneğin yatırım alanlarını kontrol eden büyük tekeller teknolojik gelişmeyi tamamen kendi kâr güdülerinin emri altına sokmuşlardır. O yüzden de pek çok olumlu teknik dönüşümü frenleyebilmektedirler. Yahut toplumun ihtiyaçları açısından hayatiyet taşıyan bazı yatırım alanları, yeterince kârlı olmadığı gerekçesiyle tekeller tarafından terk edilebilmektedir. Özellikle kriz dönemlerinde kendini daha bariz biçimde açığa vurduğu gibi, sermayenin giderek daha büyük bir kısmı üretim sürecinden ziyade “paradan para kazanmak” diye tabir edilen alanlara yatırılmakta, sermaye daha fazla oranda spekülatif alanlara kaymaktadır. Çağlı bu tür faktörlerin, kapitalizmin bir zamanlar sahip olduğu devasa atılım gücünü kısıtlayıcı eğilimler olduğunu dile getirmektedir.

Çağlı’nın dikkat çektiği bir diğer nokta da, artan tekelleşmenin getirdiği eşitsizliktir. Emperyalizm çağıyla birlikte dünya ekonomisi bir bütün olarak tekelci bir karakter kazanmış, fakat bu tekelci gelişimin getirisi her bir kapitalist ülke için aynı düzeyde olmamıştır. Gelişmekte olan kapitalist ülkelerde işçi sınıfının yarattığı artı-değerin önemli bir bölümü, çokuluslu tekellerin büyük ortağı konumundaki emperyalist ülkelere transfer edilmektedir. Bu nedenle tekelleşmenin sonuçları da eşitsiz biçimde dağılmış olmaktadır. Ancak Çağlı, bu eşitsizliğe bileşik bir gelişimin eşlik ettiğini de söylemektedir. Bir yandan eşitsizlikler her düzeyde artar ve yayılırken, diğer yandan dünya ekonomisi bir bütün olarak ilerlemektedir. En geri Afrika ülkeleri bile 50 yıl önce bulundukları noktada değillerdir, ama açlık ve sefalet bu kıtada hâlâ artan oranda hüküm sürmektedir. Çağlı emperyalizm çağıyla birlikte çeşitli ülke sermaye gruplarının, aralarındaki rekabet asla ortadan kalkmaksızın, giderek küresel ölçekte birlikte iş görmeye koyulduklarını belirtmektedir. Dünyadaki güçlü finans kapital grupları, büyük tekeller yerküremizin pek çok noktasını son derece karmaşık ilişkiler ağıyla sarmaladıkça, rekabet içinde birliktelik olgusu da çok daha derin ve çelişkili bir karakter kazanmıştır. Birbirine binbir ilişki ile bağlı çeşitli kapitalist ülkelerin aynı zamanda kendi çıkarlarını maksimize etme hırsıyla davranması, organik bir bütünü zıt yönlere çeken eğilimlerin çatışmasını da beraberinde getirmiştir.

Çağlı’nın bu açılımının doğru kavranması, tekelleşmenin ve sermayenin merkezileşmesi olgusunun yarattığı güncel tablonun anlaşılabilmesi için son derece önemlidir. Marksizmin bazı doğrularını dogmatik bir biçimde alıp şablonlaştıran ve buradan ürettiği sloganlarla gelişmeleri açıklamaya çalışan kimi sosyalistlerin aksine, Çağlı’nın yaklaşımı, süreci Marksizmin diyalektiğiyle ele almakta ve mevcut çelişkilerin üzerinden atlamak yerine onları ortaya çıkartıp altında yatan nedenleri açıklamaktadır. Zaten içinde yaşadığımız emperyalist-kapitalist sistemi anlamaya çalışanların yapması gereken de gerçekliği bu çelişkili haliyle kavramaktır. Çünkü sürecin nasıl ilerleyeceğini belirleyen temel eğilimlerin tespiti ancak bu şekilde mümkündür.

Gerek araştırma sonuçlarına gerekse de küresel ekonominin durumuna bu mantıkla baktığımızda görürüz ki, kapitalizmin emperyalist aşaması, kapitalizmin ulus-devlet­ler biçimindeki örgütlenmesine rağmen sermayenin global hareketinin yaygınlaşması ve derinleşmesi anlamına gelir. Çeşitli ülke ekonomilerinin dünya kapitalist sistemine artan entegrasyonu bir yandan sermayenin dolaşımını kolaylaştırır ve egemenliğini pekiştirirken, diğer yandan kapitalizmin krizleri eskiye oranla çok daha geniş alanlara sirayet eder. İşte burjuva uzmanların çözüm bulmaya çalıştıkları bu son olgu ve ona eşlik eden emperyalist savaş süreci, 21. yüzyıl dünyasını şekillendiren iki ana faktördür.

Mali sermaye dizginlenebilir mi?

Marksizmin tahlillerinin ortaya koyduğu belki de en önemli sonuç, emperyalist-kapitalist sisteme içkin olan hastalıkların tedavisinin mümkün olmadığıdır. Dolayısıyla burjuva uzmanların bu yöndeki çabaları da boşunadır. Mali sermayenin egemenliğinin ve hırsının dizginlenmesi mümkün değildir. Burjuva uzmanların “kontrol ağı” dedikleri şey, mali sermayenin egemenliğinin ta kendisidir ve bu sistemin tepesinde yer alan finans kuruluşları, dünya ekonomisinin dizginlerini daha da sıkılaştırmakta, giderek artan oranda daha küçük şirketlere baskı yapmakta, iflaslar sürekli artmaktadır. Hatta 2008 krizinin gösterdiği gibi, küçük şirketler bir yana, yüz yıllık mazisi olan koca finans kuruluşları, bankalar veya sanayi devleri dahi iflas bayrağını çekip başka tekellere yem olmaktadırlar. Kapitalizmin küresel krizinin ve tekellerin basıncının etkisiyle bu iflaslara yoğun işten çıkartmalar eşlik etmekte, işçilerin ücretleri düşmekte, çalışma süreleri uzamakta, sosyal hakların gasp edilmesine yönelik saldırı paketlerinin çıkartılması ve kamu harcamalarının kısılması için hükümetlere sürekli baskı yapılmakta, yatırım harcamalarındaki kısıntılar durgunluk eğilimini daha da körüklemektedir.

Mali sermayenin egemenliğinin yol açtığı bu durum kriz koşullarında katmerlenerek ilerlerken, kapitalizmin en önemli can simidi olan kredi mekanizması da barutunu tüketmek üzeredir. Çünkü tüketicilere verilen bireysel kredilerin de kapitalistlerin aldıkları kredilerin de geri dönüşü ciddi oranlarda kesintiye uğramaktadır. Çağlı’nın dediği gibi, giderek katlanan ve içinden çıkılmaz bir hâl alan borçlar sorunu günümüzde küresel kapitalizmin adeta alâmeti fârikası haline gelmiş bulunuyor. Kapitalizm artık bu durgunluk eğilimiyle başedememekte, burjuva uzmanlarsa umutsuzca çare peşinde koşmaktadırlar:

“Günümüzde kapitalist sistem durgunluk eğilimiyle bir türlü baş edemiyor. Çıkışsızlık sermaye dünyasında da yeni tartışmaları ve kamplaşmaları gündeme getiriyor. Mevcut durum kaçınılmaz olarak emperyalist güçler arasındaki rekabeti kızıştırıp askerî harcamaları körüklemektedir. ... Sosyal harcamalar sürekli kırpılırken askerî harcamalardaki bu artışın dünya üzerinde yoksulluktan kaynaklı sorunları büsbütün tırmandıracağından duyulan şikâyetler bizzat burjuva çevrelerde dillendirilmeye başlanmıştır. Bazı uzak görüşlü burjuva ideologlar, sosyal harcamaların arttırılmasının durgunluğa çare olabileceği hususunu yeniden öne sürüyorlar.” (age, s.41)

Mali sermayenin egemenliği olan emperyalizm altında dünya ekonomisinin yapısal sorunlarının ve çelişkilerinin kısmen dahi olsa çözülebilmesi, sistemin “hastalıklı yanlarının iyileştirilebilmesi” hiçbir zaman mümkün olmamıştır, olmayacaktır. Marksist analiz, aslında kapitalizmin anarşik doğasını, tekelci rekabetin insanlığa ve doğaya korkunç zararlar veren niteliğini, ekonomik krizleri sürekli biçimde ve daha derin bir şekilde topluma musallat edişini, tüm bunlardan beslenen ve bu süreçleri besleyen nüfuz kavgalarını, emperyalist paylaşım savaşını da ortaya koymaktadır:

“Kapitalizmin eşitsiz ve bileşik gelişme yasası sermayenin küreselleşmesini ve büyük iktisadi birliklerin oluşumunu hızlandırırken, yanı sıra daha da büyük bir eşitsizlik ve kızışan bir rekabet üretiyor. İktisadi temelden kaynaklanan birlik eğiliminin, yine aynı kaynaktan beslenen rekabet eğilimiyle çatışarak yol almaya mahkûm olduğu çok açık. Nitekim günümüzdeki gelişmeler de ifadesini, büyük kapitalist güçlerin kendi iktisadi egemenlik alanlarını genişletme çabasında, rakip güçlerin nüfuz alanlarında üstün bir pozisyon sağlama ve yeni nüfuz alanları oluşturma hırsında bulmaktadır. Emperyalizm hiçbir zaman dünyaya bir barış dönemi getirmedi, bundan sonra da getirmeyecek. Küresel kapitalizmin saldırgan yüzü, dünyadaki verili dengelerin altüst olduğu ve ciddi hegemonya krizlerinin yaşandığı tarihsel kesitlerde iyice açığa çıkmaktadır. Kapitalizm, dünyadaki nüfuz alanlarını yeniden paylaşmak veya rakip güçlerin yükselişini engellemek ya da onların gücünü zayıflatmak amacıyla çeşitli emperyalist savaşlara başvurmadan yol alamaz.” (age, s.96-97)

Tarihin bir cilvesi olarak, emperyalizmin beslediği bu gelişmelerin altında, işçi sınıfının devrimci mücadelesi açısından son derece önemli olanaklar da gizlidir. Kapitalizm küreselleştiği ölçüde dünya ekonomisini çok daha organik bir bütün haline sokarak ve krizleri de küreselleştirerek sistemin kırılganlığını iyice arttırmakta, diğer yandan da işçi sınıfının mücadelesini küreselleştirmekte ve dünya devriminin nesnel koşullarını hazırlamaktadır. Son yıllarda Latin Amerika’dan Avrupa’ya, Arap coğrafyasından Asya’ya kadar dünyanın her yerinde patlamalarla kendini açığa vuran toplumsal hareketlerin yayılma ve birbirlerinden etkilenme hızı, bunun apaçık kanıtıdır. Burjuva uzmanların yapmaya çalıştığı gibi, kapitalist işleyişte onun asla sahip olmadığı ve olamayacağı bir rasyonalite aramak boşunadır. Bu yüzden de tek çare, kapitalist sistemi yıkıp tarihin çöp sepetine atmaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 102, Eylül 2013