Navigation

Burjuvazinin Özel Mahkemeleri Bitmez

AKP hükümetinin 2004 yılında Devlet Güvenlik Mahkemelerinin (DGM) yerine hayata geçirdiği Özel Yetkili Mahkemeler (ÖYM), Temmuz ayı başlarında 3. Yargı Paketi kapsamında kapatıldı. DGM’lerin devamı niteliğindeki ÖYM’lerin yerini benzer nitelikteki Özel Ağır Ceza Mahkemeleri aldı. Yani isim değişikliği ve bazı rötuşlar dışında, ağırlıkla bu mahkemelerde yargılanan ezilenler, devrimciler ve sosyalistler açısından değişen pek bir şey olmadı.

Zaten “yargı reformu” yapıyoruz diye böbürlenen ama dağın fare doğurması misali bazı rötuşlar dışında bir değişikliğe imza atmayan AKP hükümetinin derdi de başkaydı. Ergenekon davasıyla ünlenen eskinin ÖYM’lerine yönelik kimi burjuva kesimlerden gelen ciddi eleştiri ve tepkilerin giderek artması, AİHM’in de eleştirenler kervanına katılması ve nihayetinde özel yetkili bir savcının MİT müsteşarını ve bazı üst düzey yetkililerini sorgulamak istemesi üzerine Erdoğan talimatlarını vermiş ve yeni yargı paketi hazırlanmaya başlanmıştı. Ardından Erdoğan ve kurmayları, her zamanki AKP uyanıklığı ve bir taşla birkaç kuş vurma niyetiyle, artık iyice yıpranmış olan (ve dolayısıyla hükümeti de yıpratmaya başlamış olan) ÖYM’lerden bir çırpıda kurtulmuş oldular. Hem muhalefetin elindeki kozlardan biri alınmış oldu hem de Erdoğan kendisine yönelik gördüğü bir tehdidi bertaraf etti. Üstelik tüm bunlar “yargı reformu” gibi kitlelerde olumlu çağrışımlar yapan bir propaganda eşliğinde gerçekleştirildi.

Ancak içeriğine kısaca bir göz atıldığında dahi, yeni yargı paketinin bir reform niteliği taşımadığı, bilakis ÖYM’lerin başka bir isim altında sürmesinin kılıfı olduğu görülecektir. Aralara serpiştirilen bir iki olumlu madde ise pakete kılıf özelliği kazandırabilmek içindir. Bu durum da göstermektedir ki, özel mahkemelerin ortadan kalktığı falan yoktur. Çünkü AKP’nin özel mahkemelere olan ihtiyacı sona ermiş değildir. Daha da önemlisi, sadece AKP’nin değil, ondan önceki burjuva hükümetler ve hatta bir bütün olarak burjuvazi ve devletinin de özel mahkemelere olan ihtiyacı devam etmektedir. Özelde TC egemenlerinin genelde de burjuvazinin bu türden “özel” mahkemelere ve hukuka olan ihtiyacı, devrimcilerin, sosyalistlerin, mücadeleci işçilerin ve ezilen halkların temsilcilerinin pekiyi bildiği bir gerçektir.

Yeni yargı paketinde neler var?

AKP’nin üçüncü yargı paketiyle birlikte Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun (CMK) 250, 251 ve 252. maddeleri kaldırıldı ve neredeyse olduğu gibi Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) 10. maddesine eklendi. Bunun anlamı ise, CMK’nın ilgili maddelerine göre kurulmuş olan ÖYM’lerin artık ortadan kalkması ve fakat işlevlerinin TMK’ya göre çalışacak özel ağır ceza mahkemelerine geçmesiydi. Yani HSYK, artık TMK’nın 10. maddesine göre özel hâkimler ve savcılar atayacak. Ergenekon ve KCK davaları gibi, hâlihazırda ÖYM’lerde süren davalar ise sonuçlanıncaya kadar aynen devam edecek. Bu davaların hâkim ve savcılarına dokunulamayacak. Hâkimler yetkisizlik veya takipsizlik kararı veremeyecek. Böylece AKP, kendisi açısından son derece önemli gördüğü bu davaların seyrini yahut akıbetini de garanti altına almış olmaktadır.

Kendi işini ilgili maddelerle gören AKP, muhalefet partilerinin tutuklu milletvekillerinin tutuksuz yargılanmalarını sağlayacak önergelerini ise reddetmiştir. Muhalefetin ÖYM’lere yönelik tepkilerini bertaraf etmek içinse, Fransa’nın ceza hukukundan alınan “özgürlük ve tutuklama hâkimliği” getirilmiştir. Bu uygulamayla, özel mahkemelere yapılacak itirazlara aynı yetkilere sahip üst mahkemelerin değil, özel atanmış hâkimlerin bakması sağlanmıştır. AKP, güya AİHM içtihatlarına göre karar verecek olan bu özel hâkimler aracılığıyla, özel mahkemelerindeki haksız uygulamalara yönelik eleştirilerin önünü kesmeye çalışmaktadır.

Yine kamuoyunda çok tartışıldığı için AKP’nin sıkıntı çektiği konulardan biri olan “taş atan çocuklar”ın ÖYM’lerde yargılanması meselesine de el atılmış, 18 yaşından küçüklerin özel mahkemelerde özel kanunlarla yargılanması usulü kaldırılmıştır. Ama bu değişiklik, TMK’nın olduğu gibi devam etmesinden kaynaklı olarak, tutuklu haldeki çocuklar açısından çok da büyük bir yarar sağlamamaktadır. Çünkü TMK içerisinde, bu çocukları onlarca yıl içerde tutmaya yetecek nitelikte maddeler fazlasıyla mevcuttur. Polisin işkence konusundaki pervasızlığını besleyen uygulamalardan biri olan “olağanüstü hallerde gözaltı süresinin 7 güne kadar uzatılabilmesi” hükmü de kaldırılmış, gözaltı süresi 48 saatle sınırlandırılmıştır. Bu olumlu yönde bir değişikliktir, ama baskıcı devlet aygıtının bir parçası olan polis gücünün zihniyeti ve yapısıyla ve Türk polisinin devrimcilere, sosyalistlere ve Kürtlere yönelik tutumuyla birlikte değerlendirildiğinde, bu sürenin bile, polisin her türlü işkenceli sorgu yöntemini uygulaması için yeterli olduğu bir gerçektir. Üstelik varlığını herkesin kabul etmek zorunda kaldığı işkenceyi önlemeye yönelik gerçek anlamda hiçbir adım atılmış da değildir. İçişleri Bakanı gibi burjuva devlet adamlarının varlığı, bu konuda polisin en büyük teminatıdır.

Pakette, iletişim tespiti, gizli soruşturma ve teknik takip gibi yöntemlere de bazı yüzeysel sınırlamalar getirilmiştir. Ancak yüzeysel bile olsa bu sınırlamaların, devletin, düzen karşıtı güçlere yönelik faaliyetlerini etkileyeceği düşünülmemelidir. Bu sınırlamaların asıl uygulama alanı, burjuva kesimlerin birbirlerine yönelik dinleme vb. eylemleridir. Yoksa devrimcilere, sosyalistlere veya Kürtlere sıra geldiğinde burjuva devletin her kesimi tam bir ortaklık içinde her türlü imkânı ve olanağı sonuna kadar kullanmakta ve gerektiğinde en illegal ve kirli yöntemlere başvurmakta en ufak bir beis görmemektedir.

Pakette yer alan diğer değişikliklerden bazıları ise özetle şöyledir: Mahkûmiyet hükmünün infazı ertelenen kişi hakkında bu mahkûmiyete bağlı olarak herhangi bir hak yoksunluğu doğmayacak; koşullu salıverilmesine bir yıldan az süre kalan ve açık ceza infaz kurumunda bulunan iyi halli hükümlüler talep ederlerse cezanın koşullu salıverilme tarihine kadar olan kısmını denetimli serbestlikle geçirebilecek; soruşturmanın amacı tehlikeye düşebilecekse yakalanan veya gözaltına alınan veya gözaltı süresi uzatılan kişinin durumu hakkında, Cumhuriyet savcısının emri ile sadece bir yakınına bilgi verilecek; gözaltındaki şüphelinin müdafi ile görüşme hakkı, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine hâkim kararıyla 24 saat süreyle kısıtlanabilecek, bu zaman zarfında ifade alınamayacak; ekonomik faaliyetini bedeni çalışmasıyla sürdüren borçlunun mesleğini sürdürebilmesi için gerekli olan her türlü eşya, aile bireyleri için lüzumlu eşya, borçlunun haline münasip evi ve öğrenci bursları haczedilemeyecek.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, reform diye allanıp pullanan yeni yargı paketinin asıl amacı, artık AKP açısından da rahatsız edici hale gelmiş olan ÖYM’lerin yerini adı değişen ama işlevi değişmeyen “özel” mahkemelere bırakmasıdır. Diğer maddeler ya paketi “reform” kılığına sokmak için araya serpiştirilen kırıntılar ya da bu özel mahkemelerin iş görmelerini kolaylaştıracak bazı teknik düzenlemelerden ibarettir. Zaten CMK’dan alınan ve bu özel mahkemelerin kimlere karşı kurulduğunu özetleyen ifadeler aynen TMK’ya aktarılmıştır.

Buna göre yeni oluşturulan Özel Ağır Ceza Mahkemelerinde görülecek dava konuları özetle şöyle sıralanmaktadır: “Anayasayı ihlal”, “Temel milli yararlara karşı hakaret”, “Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak”, “Yasama organına karşı suç”, “Hükümete karşı suç”, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine karşı silahlı isyan”, “Devlet hizmetlerinde sadakatsizlik”, “Halkı askerlikten soğutma” vb. Bu ifadelerin anlamı açıktır, “egemenliğime ve kurduğum düzene tehdit olarak gördüğüm unsurlara karşı özel hukukumu ve mahkemelerimi devreye sokarım”! Bu açıdan bakıldığında, AKP’nin kurdurduğu yeni “özel” mahkemeler amaç ve işlev bakımından eskinin devamıdır. Tıpkı kapatılan ÖYM’lerin DGM’lerin devamı olması ve DGM’lerin de İstiklal Mahkemeleriyle aynı zihniyeti taşıması gibi.

İstiklal Mahkemelerinden ÖYM’lere

Sömürülü ve sınıflı bir düzen olan kapitalizmde egemen sınıf olan burjuvazinin normal hukukunun ve mahkemelerinin ve bir bütün olarak yargı sisteminin, toplumun sömürülen ve ezilen sınıfları için ne anlama geldiği çok açıktır. Bu gerçekliğin üstünü örtmek ve kitlelerin gözünü boyamak için hukukçuların dillerine pelesenk ettiği hukukun üstünlüğü ve bağımsız yargı gibi kavramlar da, sonuçta, burjuvazinin sınıfsal pozisyonunu, diğer sınıflarla ilişkilerindeki egemen konumunu ve kendi sınıfının farklı kesimleriyle olan ilişkilerini ifade ederler.

Fakat tıpkı kendinden önceki egemenler gibi burjuvazi de zaman zaman bu “normal” hukuk ve mahkemelerle yetinemez olur. Rejimini ve düzenini tehdit eden olağandışı tehlikeler hissettiğinde “özel” kanunları ve mahkemeleri devreye sokar. Nasıl ki geçmişte kiliselerinin yıkılacağından korkan Katolik papazları Engizisyon mahkemelerini hayata geçirmişlerse, bugünün egemenleri de TMK’larını ve Özel Ağır Ceza Mahkemelerini, “Patriot Act”lerini[*] kullanarak düzenlerine karşı tehdit olarak gördüklerini bertaraf etmeye uğraşmaktadırlar.

Ortaçağ karanlığının ve zihniyetinin sembollerinden biri haline gelmiş olan Engizisyon mahkemeleri, Avrupa’ya egemen olan Katolik inanç ve değer sistemine aykırı olarak görülen muhalif anlayışları ve odakları yok etmek, İspanya örneğinde olduğu gibi Yahudi ve Müslüman nüfusu Hıristiyanlaştırmak için kullanılmıştı. Engizisyon tarafından suçlanmak için, hiç tanımadığınız ve bilmediğiniz (kimliği gizli tutulan) birinin size iftira atması veya aleyhinizde konuşması yeterli olabiliyordu. Suçlu görülen kişi masumiyetini ispat etmekle yükümlüydü. Sorgulamalar işkenceyle yapılıyor ve kişi suçunu itiraf edinceye kadar sürüyordu. Bu yüzden de çoğunlukla insanlar sorguda can veriyorlardı. Suçunu kabul etse de etmese de kişinin sonu çoğunlukla acılı bir ölümdü.

Ortaçağa ait bu tablonun, günümüz modern yargı sistemiyle benzeştirilemeyeceğini ve konumuzla alâkasız olduğunu düşünenler olabilir. Kuşkusuz pek çok açıdan bu doğrudur da, ama işin içine burjuvazinin özel kanunları ve mahkemeleri girince farklılıklardan çok benzerlikler göze çarpmaktadır. Her şeyden önce zihniyet açısından bir paralellik söz konusudur. Özel mahkemelerin ilgi alanına giren konularda suçlanan kişiler, hele ki sosyalist veya Kürt ise, neyle suçlandığını tam olarak bilmemekte, suçu ispatlanmadığı ve hüküm giymediği halde aylarca hatta yıllarca tutuklu olarak hapislerde alıkonulabilmektedir. Örneğin özel mahkemelerde tutukluluk süresi halen 10 yıldır. Üstelik çoğu durumda suçlamalara dayanak oluşturan iddialar son derece gülünç ve saçmadır. İdeolojik halay çekmek, saç-sakal uzatmak, sıradan bir protesto gösterisine katılmış olmak, fikrini yüksek sesle söylemek, kendi anadilinde konuşmak gibi… Savcının iddiasını dayandırdığı delillerin toplanması da çoğu zaman kanunsuz denecek usullerle gerçekleştirilmektedir. Ayrıca devrimcilerin, sosyalistlerin, Kürtlerin suçlandığı davalarda işkence neredeyse sıradan bir sorgu yöntemi olarak uygulanabilmektedir.

Özellikle Türk egemenlerinin bu konudaki deneyimleri, başka ülkelerin burjuvalarına ışık tutacak kadar zengindir. Osmanlı dönemini bir tarafa bırakacak olursak, yakın tarihimizden verilecek iki örnek, TC egemenlerinin zihniyetinin Ortaçağ Engizisyonundan ne kadar ileri olduğunu (!) ortaya koyacaktır. Bunlardan biri İstiklal Mahkemeleri, diğeri ise DGM’lerdir. Askeri vesayete ve Kemalist ideolojiye karşı olduğunu her fırsatta dile getiren AKP, sıra burjuvazinin devletine ve düzenine geldiğinde Kemalistleri aratmayan bir muhafazakârlıkla ve devletçilikle hareket ettiğini bir dolu örnekte ortaya koymuştur. Özel yetkili mahkemeler de bu örneklerden biridir. ÖYM’lerin yerine getirilen yeni “özel” mahkemelerin İstiklal Mahkemeleriyle ve DGM’lerle aynı zihniyeti ve işlevi taşıdığı açıktır: siyasi iktidarın kendisine karşıt gördüğü unsurları ortadan kaldırması veya etkisizleştirmesi.

Geçmişte İstiklal Mahkemeleri ilk kurulurken sunulan gerekçe asker kaçaklığının, casusluğun, bozgunculuğun önlenmesi ve iç güvenliğin sağlanmasıydı. Ancak kısa sürede anlaşıldı ki, İstiklal Mahkemelerinin asıl hedefi, yeni kurulan Kemalist-burjuva düzene karşı tehdit oluşturduğu düşünülen muhalefet güçlerinin ortadan kaldırılmasıdır. 20’li yıllarda faaliyet gösteren bu mahkemeler, burjuva cumhuriyetin kırılganlığına paralel olarak, son derece sert ve acımasız yöntemlerle tehdit gördüğü unsurların katledilmesine yönelik kararlar vermiştir. Burjuva demokrasisinin, hukukunun ve yargı sisteminin evrensel değerlerine bile tamamen aykırı biçimde, bu bölgesel ve seyyar mahkemeler, gittikleri veya bulundukları yerlerde son derece hızlı ve acımasız biçimde işlevlerini yerine getiriyorlardı. Ağırlığını komünistlerin, Kürt isyancıların, dini önderlerin ve eski İttihatçıların oluşturduğu listedeki kişiler, çoğunlukla birkaç gün içinde yargılanıyor ve idam ediliyorlardı. Suçlanan kişinin kendini savunma ve mahkemenin kararını temyiz etme şansı yoktu. Çünkü gerçekte kararlar mahkemece değil Kemalist bürokrasinin çekirdeği tarafından alınıyordu. Tıpkı bugünün özel mahkemeleri gibi tamamen siyasi amaçlarla kurulmuş olan bu mahkemeler sayesinde Kemalistler neredeyse tüm karşıtlarını birkaç yıllık bir dönemde fiilen ortadan kaldırdılar. Genel olarak 1920-27 yılları arasında faaliyet gösteren toplam 17 İstiklal Mahkemesinde yaklaşık 55 bin kişi yargılanmış, 4352 kişi hakkında idam kararı verilmiş ve bunlardan 1352’si idam edilmiş, 43 bin kişiye sürgün ve hapis cezası verilmişti.

İstiklal Mahkemeleri özel kanunlarla kurulmuş olağanüstü mahkemelerdi. Mahkeme üyeleri milletvekillerinden seçiliyordu ve savcılar hariç hiçbiri hukukçu değildiler. Hâkimler ve savcılar verdikleri kararlardan dolayı sorumlu tutulamıyordu, kararlar temyiz edilemiyordu. İnfazlar (idam cezaları da dâhil olmak üzere) anında yerine getirilmek zorundaydı. Kararın verilmesi için delile gerek yoktu, sanıkların avukat tutması nadir olarak izin verilen bir durumdu, hâkimler kararlarını keyfi bir şekilde verirlerdi ve infazlar o kadar hızlı yerine getirilirdi ki yanlışlıkla başkasının yerine idam edilenler bile olmuştu.

Kemalist devlet, kendisi açısından olağanüstü durumun geçtiğine kanaat getirdiğinde bu mahkemeleri kaldırdı. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra ise, burjuvazinin iç kapışması çerçevesinde, yeni tipte özel mahkemelerin kurulması gündeme geldi. 1961 anayasasına eklenen hükümlere istinaden 1973’te DGM’ler kuruldu. Ancak bunlar devrimci işçi sınıfının büyük protestoları ve artan toplumsal muhalefetin baskısı sayesinde dönemin Anayasa Mahkemesi tarafından kaldırılmak zorunda kalındılar. Oysa burjuvazinin DGM’leri kurmak istemesinin sebebi de bu toplumsal muhalefeti bastırmaktı. Bunu olağan burjuva rejim çerçevesinde gerçekleştiremeyen burjuvazinin DGM’leri kurması, ancak 12 Eylül faşizminin demir yumruğu altında mümkün olabildi. DGM’ler 1982’de faşist anayasaya konan maddeler sayesinde kurulabildiler. Tek amacı devrimcileri, sosyalistleri, işçi önderlerini ve başkaldıran Kürtleri ortadan kaldırmak, dolayısıyla da toplumsal muhalefet adına ne varsa kökünü kazımak olan DGM’lerin baktıkları davaların içeriği bugünkü ÖYM’lerle aynıdır. Bu açıdan tam anlamıyla bir süreklilik söz konusudur. Tek fark, AKP döneminde kurulan ve DGM’lerin yerini alan ÖYM’lerin hedefine koyduğu tehdit unsurları arasında, dünün egemenlerinden statükocu-Kemalist darbecilerin de bulunmasıdır. Geçmişte İstiklal Mahkemelerinde İslami hareketin temsilcilerini vatan hainliğiyle yargılayan Kemalist zihniyetin temsilcileri, şimdilerde tam da aynı suçlamalarla sanık sandalyesine oturtulmuşlardır.

Birbirinin devamı olarak görülebilecek bu mahkemelerin yargılama ve işleyiş usulleri ise neredeyse aynıdır. Bu açıdan yegâne farklılık olarak DGM’lerde askeri savcı ve hâkimlerin bulunması gösterilebilirse de, anlayış ve amaç benzer olduğunda bu farklılığın fiiliyatta pek de kaydadeğer bir değişiklik yaratmadığı örneklerle sabittir. Dolayısıyla her ikisinde de, burjuva hukuk anlayışının temel prensibi olarak takdim edilen “adil yargılanma hakkı”ndan bahsetmek mümkün değildir. DGM’lerde, sanığın duruşmada bulunma hakkının ihlal edilmesi bunun basit örneklerinden biridir. Bu ve benzeri yollarla sanığın kendini savunma hakkı da elinden alınmış olmaktadır. Yine burjuva hukukunun bir başka prensibi olan “eşitlik ilkesi” de çiğnenmiştir. Örneğin aynı fiilden verilecek ceza, yargılanan mahkemeye göre değişmekte, “terörist” olarak DGM’de yargılanan bir siyasi sanık, adli sanığa göre iki kat fazla ceza alabilmektedir. Burjuva hukukunun yere göğe sığdıramadığı sözde bağımsız yargılamadan ise eser yoktur. Gerek DGM’lerde gerekse de bugünkü özel mahkemelerde yer alan hâkim ve savcılar tamamen siyasi iktidarın emrinde davranan ve dahası ideolojik ve politik olarak da siyasi iktidarla organik bağları bulunan kişilerden seçilmektedir. Geçmişte DGM’lerde yer alan askeri savcı ve hâkimlerle bugünkü özel mahkemelerde görev yapanların pozisyonu ve işlevi aynıdır.

Burjuva devletin özel mahkemeleri arasındaki sürekliliğin önemli kanıtlarından birisi de kurumsal devamlılıktır. Tıpkı ÖYM’lerden özel ağır ceza mahkemelerine geçişte olduğu gibi, DGM’lerden ÖYM’lere geçişte de, DGM hâkimleri kesintisiz olarak ÖYM’lerde görev yapmaya devam etmiş, DGM’lerde görülen davalar aynen ÖYM’lere aktarılmış, DGM’lerin arşiv, kalem, emanet gibi birimleri olduğu gibi ÖYM’lere devredilmiş, değişiklik yapılmayan çeşitli kanun ve mevzuatlarda DGM’lere yapılan atıfların ÖYM’ler için geçerli olacağı kabul edilmiştir.

En önemlisi de, sosyalistler ve Kürtler gibi, burjuvazinin ortak düşmanı olarak gördüğü toplumsal muhalefet güçlerine yönelik tutumda olumlu anlamda en ufak bir değişikliğin olmamasıdır. Kemalistlerin de AKP’nin de düzen karşıtı güçlere bakışı ve yaklaşımı aynıdır. Bu açıdan DGM’lerle bugünün özel mahkemelerinin uygulamaları neredeyse standarttır. Keyfi suçlamalar, uzun gözaltı ve tutukluluk süreleri, sistematik hale gelmiş işkence, savunma hakkının tanınmaması gibi uygulamalar artık sıradan hale gelmiştir.

Özel mahkemeler de “terör” yasaları da kaldırılmalıdır

Konunun bir diğer önemli boyutu da, sistemin çürümesine paralel olarak sınıflar mücadelesinin kızıştığı ve egemen sınıfların gözünü daha korkutur hale geldiği dönemlerde, normal hukuk ve mahkemelerin burjuvaziye giderek daha fazla durumda yetmez hale gelmesidir. Kapitalizm, küresel ekonomik kriz ve emperyalist savaş koşulları altında “olağan” işleyişinden çıkarak “olağanüstü” bir işleyişe doğru yöneldikçe, hukuk ve yargı sistemindeki “özel” uygulamalar da yayılmakta ve aslında “genel” bir hal almaktadır. Bu durum sadece Türkiye için değil dünya geneli için de geçerlidir. Başta sözümona demokrasi şampiyonu geçinen ABD ve İngiltere gibi Batılı ülkeler olmak üzere, hemen her kapitalist devlet “özel” kanunlar çıkarmakta ve “özel” mahkemeler kurarak bunları yaygın hale getirmektedir. Bu olgu, içinden geçtiğimiz “olağandışı” dönemin yansımalarından biridir.

Bugün Türkiye’de konunun diğer bir önemli yönünü ise, burjuvazinin kavgalı kesimlerinin birbirlerine karşı işlerine geldiği gibi hak, hukuk istemeleri oluşturuyor. Bu bağlamda, AKP’nin özel mahkemeler için “bunlar aslında bir tür ihtisas mahkemeleridir, normal hâkimler terör suçlarından veya Ergenekon davası gibi konulardan anlamıyor” şeklindeki ifadeleri çarpıcı bir örnektir. Aslında bu tür ifadeler, adeta dalga geçercesine insanları aptal yerine koymaya çalışarak meseleyi çarpıtmaktan öte bir anlam taşımıyor. Nitekim AKP yetkilileri, bir burjuva gazetecinin “madem öyle neden işkenceye karşı mücadele, kadın haklarının korunması için özel ihtisas mahkemeleri kurulmuyor” sorusuna bile cevap verememişlerdir.

Ayrıca bugün AKP’nin özel mahkemelerini eleştirenlerin çoğu, dünün İstiklal Mahkemelerinin ve DGM’lerin bir gereklilik olduğunu savunmaktadırlar. Burjuva muhalefet partilerinin, örneğin CHP ve MHP’nin derdi Ergenekoncu paşalar ve bürokratlarla, kendi vekilleriyle yani kadrolarıyla sınırlıdır. Son yıllarda darbeci paşaların ve kontr-gerillacıların maruz kaldığı adaletsizliklerden, tutuklu yargılanmalarından, yargı sisteminin bozukluklarından bahsederek katliamcılar, işkenceciler ve darbeciler için gözyaşları dökenler, cumhuriyetin kuruluşundan beri bu adalet ve yargı sisteminden zulüm gören komünistleri, devrimcileri ve Kürtleri zerre kadar umursamazlar.

Açıkçası, sorunun kaynağı sistemin özünde ve burjuvazinin genel zihniyetindedir. Bu yüzden AKP’nin kendiliğinden veya AİHM’nin yahut burjuva muhalefetin baskısıyla yapacağı sözde reformlar işçi ve emekçilerin lehine köklü bir değişiklik yaratmayacaktır. Nitekim bugün ÖYM’lerin yerini alan özel ağır ceza mahkemelerinin amacı ve işlevi bellidir: burjuva düzeni ve devleti korumak. AKP, yeni mahkemelerin hedefinin “devlete karşı işlenen terör suçları” olacağını açıklamakla niyetini de net biçimde belli etmiştir. Uluslararası konsepte de uygun olan bu terminoloji ve içerik ve buna uygun yapılanma da gösteriyor ki, KCK davası ve Kürt hareketi yine birinci sıraya oturmuştur. Onun yanı sıra devrimciler ve sosyalistler de burjuvazinin özel adaletinden fazlasıyla nasibini almaktadır.

Devrimcileri, sosyalistleri ve ezilenleri yok etmek, susturmak için kurulmuş bu özel mahkemelerin toptan kaldırılması elbette ki işçi sınıfının talebidir. Bu bağlamda sadece isim değişikliğinden ibaret kalan düzenlemelerin yeterli görülmesi veya bundan medet umulması düşünülemez. Öte yandan özel mahkemelerin kaldırılmasının yetmeyeceği de açıktır. TMK gibi kanunlar ortada durdukça toplumsal muhalefeti oluşturan kesimlere rahat ve huzur olmayacaktır. TMK ve benzeri içerikteki kanunlar ve kanun maddeleri de kaldırılmalıdır. Kâğıt üstünde kalan lehte maddeler ve düzenlemelerin de tek başına bir anlamı yoktur, yani mesele salt kanun maddelerinin veya ilgili mevzuatların değişmesiyle hallolacak bir mesele de değildir. Yargı sistemini oluşturan hâkimlerin ve savcıların kafaları değişmediği, zihniyet aynı yerde durduğu, aynı zihniyetteki emniyet müdürleri ve polisler olduğu yerde kaldığı sürece fiiliyatta bir şeyin değişmeyeceği ortadadır.

Gerçek anlamda ve köklü bir değişim için çok daha fazlası gerekir. Çünkü sorun tamamen siyasi niteliktedir ve siyasi mücadelenin konusudur. İşçi sınıfının istemesi ve uğruna mücadele etmesi gerekenler, burjuva partilerin iç çekişmelerinin çerçevesine sığmayacak denli kapsamlıdır. Açıkçası, işçi sınıfını ve ezilenleri ilgilendiren her konuda olduğu gibi burada da sorun, işçi sınıfının örgütlü bir şekilde toplumsal mücadele sahnesindeki yerini alması noktasında düğümlenmiş bulunuyor.



[*] “Patriot Act” yani “Yurtseverlik Yasası”, 11 Eylül olaylarından sonra Bush döneminde yürürlüğe sokulmuş ve “terör zanlıları”nın sorgusuz sualsiz, avukatıyla görüşmesine izin vermeden, sınırsız gözaltı süresince, neyle ve kim tarafından suçlandığını bile bilmeden yargılanmasına olanak tanıyan ve üstelik suçlanan kişiye temyiz hakkı bile tanımayan bir yasadır. Dolayısıyla bu yasadan yargılananlar özel yargılama usullerine tâbi tutulmaktadır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 89, Ağustos 2012