Navigation

BM Kararı Filistinliler İçin Ne Anlama Geliyor?

İnsansız sokaklar, yerlebir olmuş binalar, kapalı işyerleri ve dükkânlar, ara ara duyulan patlamalar ve ardından gelen siren sesleri. Koşuşturarak yaralılarını, ölülerini hastanelere yetiştirmeye çalışan kederli, bıkkın ve öfkeli insan yüzleri. Her ölüm haberinde yeniden yükselen intikam çığlıkları. Kulaklarda insansız hava araçlarının vızıltısı ve sürekli olarak nereden geleceği belli olmayan bir saldırının endişesini taşıyan insanlar… BM’nin Filistin kararını önceleyen günlerde, İsrail’in düzenlediği bilmem kaçıncı saldırıyı bitiren ateşkese henüz varılmışken ve Türkiye’ninki de dâhil olmak üzere çeşitli ülkelerin dışişleri bakanları henüz oradayken, gazetecilerin Gazze’deki duruma dair çizdikleri tablo buydu işte.

Bu maalesef alışıldık bir tabloydu. Çünkü Filistin’de yaklaşık bir asırdır yaşananların bir tekrarı ve sonucuydu. I. Dünya Savaşının sonundan itibaren Yahudi yerleşimcilerin Avrupa’dan buraya akın etmeye başlamasıyla fitili ateşlenen Arap-Yahudi çatışması, 1947’de BM’nin Filistin’i ikiye bölen kararından sonra iyice alevlenmiş, İsrail’in tüm Filistin’i parça parça işgal etmesiyle devam etmiş ve Arap devletleriyle İsrail’in 70’lere kadar süren savaşını beraberinde getirmişti. Filistin halkının giriştiği büyük intifadalar sonucunda 90’larda İsrail Gazze’yi ve Batı Şeria’yı Filistin yönetimine terk etmişti, ama abluka altına alarak, sürekli saldırılar ve suikastlar düzenleyerek, Filistin halkını bir vahşetin ve sefaletin kurbanı haline getirerek.

Tüm bunlar bizzat Batılı güçlerin bazen açık bazen örtülü desteği, onayı, yalandan kınamaları ve çoğu zaman göz yummaları altında gerçekleşmiştir. BM’nin İsrail aleyhine aldığı sayısız kararın hiçbiri hayata geçmemiş, adı “sert” olan kınamaların, lanet okumaların hiçbir hükmü olmamıştır. Eskinin “süper gücü” İngiltere’nin himayesinde kurulan İsrail devleti, onun yerini alan ABD’yi arkasına alarak güçlenmiş ve bu hegemon gücün koruması sayesinde tüm dünyanın gözü önünde Filistin halkına zulmedebilmiştir.

İşgalle, zorla, katliamlarla kendi devletlerini kuran Siyonistlere ve İsrail devletinin terörüne karşı onyıllardır direnen Filistin halkı ise, gelinen noktada “üye olmayan gözlemci devlet” statüsüne bile sevinir hale gelmiştir. İşte BM’nin son kararını bu çerçevede okumak gerekiyor.

BM kararının anlamı

Sonuçta olan, 29 Kasımda, ABD ve İsrail’in itirazlarına rağmen Filistin’in BM nezdinde “üye olmayan gözlemci devlet” statüsünü elde etmesidir. BM üyesi 193 ülkeden 138’nin “evet” oyuyla kabul edilen karara 9 ülke “hayır” oyu vermiş (ABD, İsrail, Kanada, Çek Cumhuriyeti ile bazı Pasifik ada ülkeleri), 41 ülke çekimser kalmış (bunlar arasında İngiltere ve Avustralya gibi ABD’nin daimi müttefiklerinin olması ilginçtir) ve 5 ülke de oylamaya katılmamıştır.

Önce kararın ne anlama geldiğine bir göz atalım. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) 1974’ten bu yana “BM üyesi” ile “gözlemci” arası bir statüye sahipti. 1998’den bu yana da Filistin yönetiminin BM genel kuruluna karar tasarısı sunma, oturumlarında konuşma yapma hakkı vardı. Bu son kararla Filistin’in “üye olmayan gözlemci devlet” statüsü elde etmesi eski duruma göre bir ilerleme olarak görülebilir. Örneğin bu sayede Filistin yönetimi, işlediği savaş suçlarından ötürü İsrail’i Uluslararası Ceza Mahkemesine şikâyet etme hakkını elde etmiştir ki, bunun anlamı İsrail’in yıllardır uyguladığı devlet terörüne karşılık bazı yaptırımlarla karşılaşma durumunun ortaya çıkmasıdır. Bu da, saldırılara veya yeni yerleşim yerleri açılması gibi provokasyonlara karşı İsrail aleyhine bir uluslararası basıncın oluşması açısından önemli bir gelişmedir.

Ayrıca karar öncesinde ABD’nin Filistin yönetimine ve destek veren ülkelere yönelik “daha kötü olur” tarzındaki açıklamalarının ve engelleme girişimlerinin sonuçsuz kalması da önemlidir. ABD senatosu, daha kararın alınmasından önce, Filistin’e yapılan mali yardımın kesilmesi ve Filistin’in Washington’daki temsilciliğinin kapatılacağı tehdidinde bulunmuştu. Mahmud Abbas’ı arayan Clinton, başvurusunu geri çekmesi halinde Filistin devletinin hayata geçmesi meselesiyle bizzat başkan Obama’nın ilgileneceğini söylemiş, ama sonuç değişmemişti. Bunlar Filistin sorunu konusunda dünya kamuoyunda ABD-İsrail çizgisinin giderek yalnızlaştığına dair belirtiler olarak yorumlanabilir. Nitekim kararın oylanmasında, Kanada ve Çek Cumhuriyeti haricinde hiçbir Batılı ülkenin “hayır” oyu vermemesi, özellikle Almanya, İngiltere ve Avustralya’nın çekimser kalması (ki çekimser oylar kararın lehine etki etmiştir), Fransa ve İtalya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinin çoğunluğunun ve Rusya, Çin gibi ülkelerin “evet” oyu vermesi manidardır. Oylamada ortaya çıkan bu tablonun iki anlamı vardır. Birincisi Filistin sorununda İsrail’in izlediği pervasız çizginin desteklenmesinin artık eskisi kadar rahatlıkla dünya kamuoyuna anlatılamaz hale gelmesidir. İsrail manevi olarak tecrit olmuştur. Bu durum da, Filistin halkının onyıllardır verdiği onurlu mücadelenin doğrudan bir sonucu olarak görülmelidir. İkincisi ise, Ortadoğu bağlamında oynadığı kilit rol bakımından, Filistin sorununda izlenen yaklaşımın emperyalist kapışmada tarafların pozisyonlarını ortaya koymada önemli bir işleve sahip olmasıdır. Bölgede yürüyen nüfuz mücadelesinin parçası olan emperyalist güçler (Rusya, Çin, Fransa, İngiltere, Almanya vb.), Araplar nezdinde puan toplamanın Filistin sorununda gösterilecek tutumlardan geçtiğinin farkındadırlar.

Öte yandan, BM kararının ve Filistin’in bu yeni statüsünün anlamını abartmak doğru değildir. Filistin yönetiminin başı olan Mahmud Abbas ve El Fetih liderliği, BM’nin kararını “Filistin devletinin yeniden doğuşu” olarak nitelendirmiştir. Filistin halkının mücadelesi açısından bir kazanım olsa da, BM’nin kararının “Filistin devletinin yeniden doğuşu” anlamına gelmediği açıktır. Çünkü mesele Filistin devletinin kâğıt üstünde varolması ya da tanınması değildir. Yoksa zaten 1947’de BM Filistin’i ikiye bölerek iki devletli çözümü tanımıştır. Sonrasında da bizzat Yaser Arafat tarafından 1988’de “sürgünde” Filistin devleti ilan edilmiştir ve bugüne değin 132 ülke de bu devleti tanıdığını açıklamıştır. Ama İsrail işgali ve ablukası sürdüğü, Filistin yönetimi ve halkı İsrail’den veya diğer ülkelerden gelecek maddi yardımlara muhtaç olduğu, en önemlisi de bağımsız bir devletin sahip olması gereken haklara kavuşulamadığı sürece Filistin devleti gerçek anlamda kurulmuş olmayacaktır. Mesele bu devletin önce fiiliyatta kurulmasıdır.

El Fetih liderliğinin bu açıklamayı Hamas karşısında güç kazanmak ve Filistin’in temsiliyeti noktasında inisiyatifi tekrar ele geçirmek üzere yaptığı açıktır. Yoksa ortada kelimenin gerçek anlamında bir Filistin devletinin olmadığını en iyi bilenlerin başında El Fetih liderliği gelmektedir. Arafat’ın ölümünden beri Hamas karşısında gerileyen El Fetih, bu hamleyle gerek Filistin halkının gerekse de dünya kamuoyunun gözünde “Filistin’in resmi temsilcisi” sıfatını pekiştirmeye çalışmıştır. Üstelik Mahmud Abbas, BM’den bu kararın çıkması için “Filistinlilerin geri dönüş hakkı”ndan da feragat etmiştir ki, bu hak 1940’lardan beri İsrail devleti tarafından zorla kovulan veya göç ettirilen milyonlarca Filistinli için son derece önemlidir. Ek olarak Abbas, İsrail aleyhine Uluslararası Ceza Mahkemesine başvurmakta “acele etmeyeceğine” dair de söz vermiştir. Medyada pek öne çıkartılmayan bu iki ciddi taviz, El Fetih liderliğinin uzlaşmacı ve korkak siyaset çizgisinin iyice anlaşılması ve Hamas’ın neden giderek artan oranda halkın gözünde itibar kazandığının kavranması bakımından önemlidir. Tam da bu yüzden Hamas ile FKÖ içindeki FHKC (Filistin Halk Kurtuluş Cephesi) gibi örgütler BM kararını olumlamakla birlikte, Mahmud Abbas’ın verdiği tavizlerin aksi yönünde açıklamalar yapmışlardır. 42 yıl aradan sonra Gazze’ye dönen sürgündeki Hamas lideri Halid Meşal, onbinlere hitaben yaptığı konuşmada İsrail devletini tanımadıklarının ve ona karşı silahlı mücadeleden vazgeçmeyeceklerinin altını çizmiştir.

Filistin halkı kaderini kendi eline almalıdır

BM kararının ardından Filistin’de halk sokaklara dökülerek kutlamalar yaparken İsrail, BM’nin bu kararının kendileri için bir şey ifade etmediğini açıkladı. Her şartta İsrail’i destekleyeceğini sürekli tekrar eden ABD yönetimi de bunun “barış sürecini zedeleyecek talihsiz bir karar” olduğunu, “sorunun uluslararası zeminde değil, İsrail ve Filistin arasındaki görüşmelerle çözülecek bir mesele” olduğunu söyledi. Ayrıca kararın hemen ardından İsrail, Filistin yönetimine aktarması gereken 120 milyon dolar tutarındaki vergi gelirini aktarmayacağını ve derhal yeni yerleşim birimlerinin inşasına başlayacağını duyurdu. Yani ABD ve İsrail, kim ne derse desin Filistin sorununda izledikleri çizgiyi devam ettireceklerini tekrarlamış oldular.

Bunun Filistin halkı açısından anlamı açıktır. ABD desteğini arkasına almış bulunan İsrail devleti bildiğini okumaya devam edecektir. Nitekim yeni yerleşim birimlerinin kurulacağı yönündeki İsrail girişimi pek çok Avrupa ülkesi tarafından kınanmasına ve ABD tarafından bile “hoş karşılanmamasına” rağmen, sonuçta bir geri adım söz konusu olmamıştır. Bütçesi İsrail’e bağımlı olan Filistin yönetiminden bu bağlamda sağlam bir karşı duruş beklemek de boşunadır. El Fetih liderliği Hamas’la süren rekabette bir adım öne geçmek amacıyla göstermelik kazanımlar elde etmeye çalışıyor. Üstelik bunun için Filistin halkının mücadelesinden tavizler veriyor. Buna karşın Hamas da, Gazze’de iktidarı elinde tutmak amacıyla Filistinlilerin asli sorunlarını gözardı edebilmektedir. BM kararına rağmen İsrail devleti yeni yerleşim yerleri açarak işgali genişletip, Filistin yönetiminin hakkı olan vergi gelirlerini gaspederken, Hamas ve El Fetih kendi siyasi çıkarlarına odaklanmış durumdadırlar.

İşin aslı, ne El Fetih’in elde ettiği BM kararı ne de Hamas’ın füze saldırılarıyla sergilemeye çalıştığı direniş, Filistin halkının temel sorunlarını çözebilecek yeterliktedir. Filistin halkının bağımsız bir devlet kurma ihtimali giderek zayıflamaktadır. 1947’deki BM taksim planına göre Filistinlilere tüm toprakların %42,88’i ayrılmıştı ve Filistinliler doğal olarak bu planı kabul etmemişlerdi. 1994’te İsrail Filistin yönetimini tanıdığında ve Gazze ile Batı Şeria’dan çekildiğinde bu oran %22’ye inmişti. Bugünse, yeni yerleşim yerleri kurulmasıyla durmaksızın genişleyen İsrail işgali sonucu bu oran daha da küçülmüştür. Öyle ki yakında ortada Filistin devletine zemin olabilecek bir toprak parçası kalmayacaktır.

Sayıları gittikçe artan yeni yerleşim yerleri yüzünden Filistin halkı temel geçim kaynaklarını (tarım arazileri, zeytinlikler vb.) kaybetmekte ve daha da yoksullaşmaktadır. Bu işgali genişletme politikasına ek olarak İsrail, özellikle Batı Şeria’da Filistin yerleşimlerini birbirinden ayırarak Güney Afrika’nın bantustanlarına dönüştüren duvarlar inşa etmektedir. Ve en önemlisi de bilhassa Gazze şeridine uygulanan insanlık dışı abluka ve askeri saldırılardır. Bu abluka yüzünden Filistinliler sefaletin pençesinde can çekişmektedir. Yaptığı zulmü yeterli görmeyen katil İsrail devleti, türlü bahanelerle her fırsatta Gazze’ye askeri saldırılar düzenlemekte ve Filistin halkını katletmektedir.

İsrail devleti, bu saldırıların, ablukanın ve utanç duvarlarını inşa etmenin gerekçesini de, en ufak bir utanç duymadan “nefsi müdafaa” olarak dillendirmektedir. Güya “terörist” Filistinliler, en başta da Hamas’ın füzeleri, barış içinde yaşamak isteyen İsrail’e karşı büyük bir tehdit oluşturmaktaymış! Oysa Gazze’yi 1,7 milyon Filistinli için açık hava hapishanesine çeviren de, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te işgali adım adım genişleten de, zeytin ağaçlarını keserek tarım alanlarını tahrip eden de, çocuklar da dâhil olmak üzere binlerce Filistinliyi cezaevlerine tıkarak işkence eden de aynı İsrail devletidir. 2009’daki tek bir saldırıda Gazze’de 1500 Filistinliyi katleden İsrail, sonrasında da 271 sivili öldürmüştür. İsrail’in kendine malzeme yaptığı Hamas’ın meşhur roket saldırıları sonucu ise 2009’dan bu yana sadece 3 İsrailli hayatını kaybetmiştir.

İsrail mevcut konjonktür dahilinde, ne Hamas’ın ne de El Fetih’in bu tabloyu değiştirecek güce sahip olmadığını çok iyi bilmektedir. İsrail’le ve Batılı güçlerle arasını iyi tutarak bazı diplomatik ve ekonomik kırıntılar koparmaya çalışmaktan öte bir politika üretemeyen uzlaşmacı ve işbirlikçi El Fetih’in durumu zaten bellidir. Ancak bugün için El Fetih’e göre daha mücadeleci bir çizgiye sahip olan Hamas’ın da FKÖ’nün geçmişte geçtiği yollardan ilerlemesi ve tamamen ehlileşmesi yüksek bir ihtimaldir. Geçmişte İran-Suriye-Rusya ekseninden destek gören ve İsrail’e daha radikal biçimde kafa tutan Hamas, “Arap baharı” denen dalganın ardından hızlı biçimde aslında Amerikan emperyalizminin bölgedeki müttefiklerinin (Körfez ülkeleri, Mısır, Türkiye vb.) eksenine kaymış ve çizgisini yumuşatmıştır.

Arap halklarının tepesindeki baskıcı rejimlere, diktatörlere ve çektiği sefalete karşı kitlesel isyanının başarılı devrimlerle taçlanmayıp sekteye uğraması ve hemen her örnekte Müslüman Kardeşler ve benzeri burjuva İslamcı güçleri iktidara taşıması, Hamas’ın bir yandan elini güçlendirirken öte yandan yukarıda bahsettiğimiz eksen kaymasına yol açmıştır. Aslına bakılırsa Filistin halkının onyıllardır binbir fedakârlıkla yürüttüğü haklı ve meşru mücadelesi açısından bu durum daha elverişsiz bir siyasal konjonktür anlamına gelmektedir. Çünkü bu yeni eksenin bir ucu Sünni-Şii karşıtlığı temelinde mezhep çatışmalarının körüklenmesine uzanmakta, diğer ucu da ABD ve diğer Batılı güçlerin Ortadoğu’daki çıkarları gereği yürüyen emperyalist savaşta Hamas üzerinden Filistin halkının mücadelesinin kullanılmasına kapı aralamaktadır.

Bu yüzden Filistinli işçi ve emekçilerin dost görünen düşmanlara dikkat etmeleri önemlidir. Mısır’ın Müslüman Kardeşleri, Türkiye’nin AKP’si ve Körfez ülkeleri (bilhassa da Katar), görünürde Filistin davasına sahip çıkmakta ve yeri geldiğinde İsrail’e en sert biçimde kafa tutmakta, yeri geldiğinde İsrail’i desteklediği için ABD’yi eleştirmekte ve özellikle Hamas’ı açıktan desteklemektedirler. Ama tıpkı dünün sözde dostları olan Rusya, İran-Hizbullah, Suriye gibi bugün de bu saydığımız kapitalist devletlerin gerçek derdi Filistin halkının kurtuluşu değildir. Onlar, kendilerinin ve içinde yer aldıkları emperyalist kampın çıkarlarının sinsi uygulayıcılarıdırlar.

Filistin halkı, BM kararının ardından uluslararası alanda oluşan Filistin lehindeki atmosfere de çok fazla güvenmemelidir. Bu olumlu havanın etkisi kısa süreli ve değişken olabilir. Nihayetinde karara destek veren Batılı güçlerin hepsinin Ortadoğu’da yürüyen savaşta Amerikan emperyalizminin ardına dizilmiş olduklarını unutmamak gerekir. Emperyalist savaşın göbeğindeki bölgelerin başında gelen Ortadoğu’da rüzgârın yön değiştirmesi çok ani olabilmektedir. Ayrıca bu güçlerin Filistin sorununda ABD-İsrail çizgisinden farklılıkları, İsrail’in artık savunulamaz hale gelmiş bulunan pervasızlığının dizginlenmesini ve Filistin sorununun bir şekilde hal yoluna girmesini istemelerinden ibarettir. Çünkü özellikle İsrail, onların çıkarlarına da halel getiren bir rotaya dümen kırmaya pek heveslidir.

Bu bağlamda, Filistinlilerin çektiği acıların son bulmasının ve barışın gelmesinin yolu İsrail’in Siyonist politikalarının kesin bir şekilde yenilgiye uğratılmasından geçiyor. Böylesi bir gelişmenin olabilmesi ise, Ortadoğu’da çok daha kapsamlı bir altüst oluşun gerçekleşmesine ve kuşkusuz İsrail işçi sınıfının burjuvaziye karşı devrimci mücadeleyi yükseltmesine bağlıdır. Bu durumda Filistinli emekçilerle İsrail işçi sınıfı arasında gerçekleşebilecek kardeşleşme, Ortadoğu’daki barış sorunu açısından da büyük bir ilerleme anlamına gelecektir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 94, Ocak 2013