Navigation

Batı Demokrasilerinde “Derin Devlet” Olmaz mı?

Almanya’daki neo-Nazi cinayetlerinin ardından ortaya çıkan “derin devlet” bağlantıları, beraberinde ciddi bir tartışmayı da gündeme getirdi. Almanya uzun yıllardır göçmenlere dönük ırkçı saldırıların en yoğun yaşandığı Avrupa ülkelerinden birisiydi, fakat Alman devletinin genel tutumu olayları münferit vakalar gibi gösterip geçiştirmek yönündeydi. “Almanya’nın Susurluk skandalı” benzetmesi de yapılan son gelişmeler ise yaşananların hiç de münferit vakalar olmadığını, neo-Nazi çetelerinin ve faşist hareketin arkasında çok ciddi bir devlet yapılanması ve desteği olduğunu açıkça göstermiş oldu.

Kuşkusuz bu tablo Marksistler açısından yeni veya bilinmeyen bir durum değildir. Aksine Marksistler her daim burjuva devletin bu tür faşist yapılanmalarla ilişki içinde olduğunu, hatta bunları bizzat devletin besleyip büyüttüğünü ve ihtiyaç duyduğunda devrimcilere ve işçilere karşı kullandığını bilirler. Kendilerini demokrasi şampiyonu ilan edenler dâhil olmak üzere tüm burjuva devletlerin bu konudaki sicili pisliklerle ve kirli ilişkilerle doludur. Nazi faşizmini dünyaya getirmiş olan Alman burjuvazisi ve devleti de bu anlamda en sabıkalı devletlerden birisidir. Her ne kadar II. Dünya Savaşı sonrasında güya şaşaalı denazifikasyon (Nazilerden arınma) programları uygulanmış ve uluslararası mahkemelerde ünlü Naziler yargılanmışsa da, gerçekte faşist kadroların devletin içine sindikleri ve gerçek anlamda bir temizlik yapılmadığı, bilakis ABD ve Almanya’nın bu kadroları bolca kullandıkları bilinmektedir.

Bu hakikatten hareketle bakıldığında baştan belirtmek gerekir ki, bugünün Almanya’sında “dönerci cinayetleri” davası vesilesiyle ortalığa saçılan gerçekler henüz buzdağının su üstündeki kısmı kadardır. Alman devletinin asıl yüzünün çok daha karanlık olduğu, neo-Nazi denilen faşist çetelerle çok daha içli dışlı olduğu ve daha önemlisi çoğu durumda bu çetelerin bizzat devlet tarafından örgütlendiği ve kullanıldığı açıktır. Buna rağmen gerek Alman devletinin gerekse de parlamentonun ve yargının gayreti, süreci olabildiğince az zararla atlatıp tekrar hiçbir şey olmamış gibi işini yürütebilmek yönündedir. Hükümetin ve devletin tepkisi başlarda her zamanki gibi olayı geçiştirmeye dönük iken, iş büyüyünce bu kez de gösterişli soruşturma komisyonları ve “Nazizmle mücadele büroları” vb. kurarak kendilerini aklamaya dönük bir hal almıştır. Ama bunların göstermelik girişimler olduğunu, birkaç kişinin kamuoyunun öfkesini bastırmak için kurban verileceğini ve ardından da olayın örtbas edilmeye çalışılacağını iyi biliyoruz.

Bu apaçık duruma rağmen liberallerin ve burjuva solcuların burjuva demokrasisini aklamak amacıyla, Alman devletinin ve hükümetinin girişimlerini öven ve bu yolla sonuç alınacağı yanılsamasını yaratmaya çalışan yaklaşımlarına asla prim verilmemelidir. Onlar, gerçekleri tüm çıplaklığıyla ortaya her koyduğunda burjuva demokrasisini aklamak amacıyla Marksistleri eleştirmeye çalışırlar. Marksistlerin olaylara “komplocu” bir anlayışla yaklaştığını ve fazladan “kötümser” olduklarını söylerler. Örnekler çoktur. ABD emperyalizmi 11 Eylül olaylarını kendi planları doğrultusunda kullanmaya çalıştığında Marksistlerin söyledikleri komploculukla yaftalanmaya çalışıldı. Afganistan ve Irak işgali gündeme geldiğinde söylenenler (emperyalist savaşın tüm bölgeyi ve dünyayı alevleri içine alacağı) duymazdan gelindi. 2008’de patlak veren ekonomik kriz için yapılan Marksist tahliller “fazla karamsar” bulundu ve “Marksistler zaten hep aynı şeyleri söylüyorlar” diyerek geçiştirilmeye çalışıldı. Yani hemen her seferinde Marksistler gerçekleri ve eğilimleri önceden görüp söyledikleri halde, bahsi geçen çevreler tarafından gelişmeleri doğru okuyamamakla, olaylara hep kötümser bakmakla, komploculukla vs. suçlandılar. Ve her seferinde de tarih Marksistleri haklı çıkardı.

Benzer bir durum “derin devlet” konusunda da yaşanmıştır. Marksistler “derin devlet” denen olgunun burjuva devletten bağımsız ve onun dışında bir şey olmadığını, bir anlamda hiçbir burjuva devletin “derin devletsiz” veya kontr-gerilla vb. yapılanmalar olmaksızın varolamayacağını söylemişler, buna karşılık liberal ve burjuva sol çevreler ise (dertleri kapitalizmin tasfiyesi olmadığından) kapitalizmin düzeltilmesi gereken kötü yanlarına bir örnek olarak gördükleri “derin devlet” yapılanmalarının bir daha geri gelmemecesine temizlenebileceğini iddia etmişler ve sosyalistleri de bu yönde mücadele etmemekle suçlamışlardır. Oysa Marksistlerin savundukları şey, “derin devlet” vb. yapılanmaların temizlenmesi yahut bunların hesabının sorulması için mücadele etmek gerekmediği değil, burjuvazinin bu temizliği hiçbir zaman tam anlamıyla ve kalıcı biçimde yapmayacağı, bu yüzden de işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin basıncı olmadan çok fazla ilerleme kaydedilemeyeceğidir. Türkiye’den örnek vermek gerekirse, Ergenekon davasında izlenen süreç bunu apaçık ortaya koymuştur. AKP hükümetine bel bağlayan liberaller hüsrana uğrarken, Marksistler bir kez daha haklı çıkmışlardır.

Ayrıca Almanya’da yaşanan güncel gelişmeler, “derin devlet” konusunda liberallerin savundukları bir yanlışı daha açık etmiştir. Liberaller, “derin devlet” veya kontr-gerilla gibi olguların daha ziyade Türkiye gibi demokrasisi “tam gelişmemiş” ülkelere has bir maraz olduğunu savunurlar. Bu tezlerini ispat için de genellikle gelişmiş kapitalist demokrasileri, Norveç, İsveç gibi İskandinav ülkelerini örnek verirler. Oysa gerek Norveç’te gerekse de şimdilerde Almanya’da yaşananlar bu tezi de yeteri kadar çürütmüştür.

Gelişmeler bir kez daha Marksistlerin, özellikle son yıllarda, bir bütün olarak kapitalist düzenin gittiği yön hakkındaki öngörülerini doğrulamıştır. Ekonomik kriz ve emperyalist savaş koşullarında tüm kapitalist devletler giderek daha baskıcı ve olağanüstü rejimleri andıran politikaları hayata geçirmektedirler. Sınıf hareketinin genel anlamda canlanması da burjuvazinin korkusunu arttırmakta ve bu eğilimi güçlendirmektedir. Bu yüzden de Avrupa’da genel olarak faşist hareket güçlenmekte, ırkçılık yükselmekte, Almanya’daki neo-Nazi çetelerine benzer faşist çetelerin saldırıları artmaktadır. Avrupa’nın pek demokratik (!) burjuva devletleri ise sözde faşizmi ve ırkçılığı lanetlerken, el altından olabildiğince bunları desteklemekte ve sınıf mücadelesinin daha da kızışacağı günlere hazırlık yapmaktadırlar.

“Dönerci cinayetleri” davasının ortaya çıkardığı gerçekler

Şimdi Almanya’da yaşanan güncel gelişmelere biraz daha yakından bakalım. Geçtiğimiz Kasım ayında iki neo-Nazi, kiralamış oldukları karavanda ölü olarak bulundular. Banka soygunundan dolayı aranan bu iki neo-Nazinin ölümü için polisin ilk açıklamaları olayın bir intihar eylemi olduğu yönündeydi. Ancak yanmış olan karavanda kamuoyunda “dönerci cinayetleri”[1] olarak bilinen ırkçı cinayetlere ilişkin bolca delil bulundu. Deliller arasında Almanya’nın iç istihbarat servisi olarak bilinen Anayasayı Koruma Teşkilatı (AKT) tarafından verilmiş olduğundan şüphelenilen sahte pasaportlar da vardı. Ardından, bu iki neo-Naziyle aynı evi paylaşan kadın da, delilleri yok etmek maksadıyla evini kundakladıktan sonra polise teslim oldu. Evde, 2007 yılında bir Alman kadın polisin öldürülmesinde kullanılan silahla birlikte, öldürülecek kişilerin isimlerinin yer aldığı ölüm listeleri, bol miktarda neo-Nazi propagandası içeren doküman, polis ya da istihbarat birimleri tarafından hazırlanmış sahte kimlikler bulundu. Başlangıçta ifade vermeyi reddeden bu neo-Nazi kadının ceza indiriminden yararlanmak üzere konuşmaya başlaması ve kamuoyunun da konunun üzerine gitmesiyle birlikte gerçekler birbiri ardına açığa çıkmaya başladı.

Her üç neo-Nazi de “Nazi Yeraltı Örgütü” adlı bir faşist çeteye üyeydiler. Bu çete, 8 Türk ve 1 Yunanlının öldürülmesi vakalarına ek olarak bir Alman polis memurunun öldürülmesi, banka soygunları, çeşitli ırkçı saldırılar gibi pek çok olayı gerçekleştirmiş olan bir yapılanmaydı. Karavanda ve evde bulunan sahte kimliklerin ancak polis veya istihbarat birimlerince verilmiş olabileceği şüphesiyle işin üzerine gidildiğinde, bu kimliklerin AKT tarafından verildiği ortaya çıktı. Ayrıca AKT, bu üç neo-Naziyi uzun zamandır biliyordu ve ilişki halindeydi. Böylece çeşitli suçlardan dolayı yıllardır aranan bu faşistlerin nasıl olup da yakalanmadan ve ellerini kollarını sallayarak dolaşabildikleri de anlaşılmış oluyordu. Ancak daha da önemlisi, AKT’nin bu çete içinde ajanlarının olduğunun ortaya çıkması oldu. Soruşturma derinleştikçe yine AKT ajanı olan bir şahısın, bu çetenin işlediği saldırı ve cinayetlerin birçoğunda olay mahallinde bulunduğu anlaşıldı. Hatta medyada yer alan haberlere göre, bu ajanın kimliğinin ortaya çıkmasıyla birlikte cinayetler serisi bıçak gibi kesilmişti.

Ancak AKT ile neo-Nazi çeteleri arasındaki bağlantılar bunlarla da sınırlı değildi. “Nazi Yeraltı Örgütü” adlı hücre, aslında Thüringen Heimatschutz (Thüringen Anayurdu Koruma Örgütü) adlı bir çatı yapılanmasının parçasıydı. Almanya’nın önemli eyaletlerinden birisi olan Thüringen, ırkçı ve neo-Nazi yapılanmaların da merkezi konumundaydı. Bu örgütün lideri ise bir AKT ajanıydı. AKT’nin bu neo-Nazi örgütüne önemli miktarda para yardımında bulunduğu da medyada yer alan bilgiler arasındaydı. Paralar faşist yapılanmaları güçlendirmek için kullanılıyordu. Bu çatı örgütü, sadece neo-Nazi çetelerine kadro yetiştirmekle kalmıyor, aynı zamanda faşist siyasetin lider kadrolarının yetiştirildiği bir okul işlevi de görüyordu. Thüringen eyaleti, neo-Nazi gruplarının düzenlediği festivaller ve bu festivallere tüm dünyadan faşist hareketin önde gelen isimlerinin katılması dolayımıyla uluslararası neo-Nazi hareketinin de merkezi konumundaydı.

Almanya’da tartışmanın büyümesi ve gündemi ciddi biçimde işgal etmesi üzerine meclis bir araştırma komisyonu kurdu ve komisyonda istihbarat görevlilerinin yer almayacağını duyurdu. Ancak gerçekte bu Almanya’da yaşanan ilk vaka değildi. Medyada birbiri ardına araştırma raporları yayınlanmaya başlayınca, AKT ve benzeri gizli polis servisleriyle neo-Nazi grupları arasında sanılandan çok daha ciddi bağlantılar bulunduğu da göz önüne çıkmış oldu. Oysa daha birkaç yıl öncesine kadar devletin istihbarat birimlerinin raporlarına dayanarak yaptığı açıklamada, içişleri bakanı Almanya’da “sağcı terör yapısı” olmadığını ileri sürüyor ve meydana gelen ırkçı saldırıların da münferit vakalar olduğunu savunuyordu.

Raporlara göre, AKT tarafından bu örgüte yapılan yardımlar, 90’larda devletin neo-Nazi gruplara yaptığı yardımların sadece bir örneğini oluşturmaktadır. İstihbarat servisinin faşist çeteler içindeki ajanları bir yandan göçmenlere karşı ırkçı saldırıları organize ediyor, diğer yandan da farklı neo-Nazi gruplarıyla bağlar kurarak faşist hareketi merkezileştirmeye çalışıyor, NPD (Almanya Milliyetçi Demokrasi Partisi)[2] içinde çalışarak partinin radikalleşmesi için uğraşıyorlardı. Bu ajanlar yayınevleri kurmaktan müzik gruplarına menajerlik yapmaya, gazete ve web sitelerinde yazı yazmaya kadar faşist hareketin hemen her kademesinde görev almaktadırlar. Bunlar tüm bu eylemlerini AKT’yle koordineli biçimde gerçekleştirdiklerini, zaman zaman açılan soruşturmalarda itiraf etmişlerdir. Ancak AKT’nin ajanlara sağladığı koruma yüzünden, açılan tüm davalar ve soruşturmalar bir şekilde hasıraltı edilmiş ve kamuoyundan gizlenmiştir.

Bunun en bariz örneği de, bugün gündeme konu olan üç faşistin, 1998’de evlerinde bomba imal etmeye çalışırken polis baskını sonucu yakalanmaları ama durum apaçık olmasına ve onca delil bulunmasına rağmen soruşturmanın örtbas edilmesidir. Alman devletinin koruması sayesinde bu azılı faşistler pek çok kez eylem öncesinde veya sonrasında yakalandıkları halde tutuklanmamış ve serbest bırakılmışlardır. Seri cinayetler işlenmeye başladığında da polis cinayetleri ciddi biçimde araştırmamış ve münferit vakalar gibi göstererek soruşturmaları kapatmıştır.

Üstelik Alman istihbaratının icraatları küçük faşist hücrelere ajan sokmaktan ibaret değildir. 2002 yılında NPD aleyhinde açılan kapatma davasında, partinin üst düzey yöneticilerinin (iddialara göre parti genel başkanı dâhil olmak üzere) pek çoğunun AKT ajanı olduğu ortaya çıkmıştır. İstihbarat servisi, mahkemenin istediği ajan listesini “ulusal güvenlik” gerekçesiyle vermeyi reddetmiştir. Bunun üzerine dönemin sosyal demokrat hükümeti, duruşmanın basına ve kamuoyuna kapalı yürütülmesi şartıyla listenin verilmesini talep etmiştir. Bu koşulda devam eden davada, NPD’nin 200 civarındaki yöneticisinden 30’unun AKT adına çalıştığı anlaşılmıştır. Hatta istihbarat servisi, hedefinin bu sayıyı ikiye katlamak olduğunu da itiraf etmiştir. Sosyal demokrat hükümet ve mahkeme, ajanların gizliliğini ve görevlerinin devamını onaylamıştır. Dava düşürülmüş ve Almanya’da faşist hareketle devlet arasındaki bağların açığa çıkmasının önü de kapatılmıştır. İş o boyutlardadır ki, bir Sosyal Demokrat Parti (SPD) vekilinin ağzından şu sözler dökülüvermiştir: “Eğer gizli ajanların kimliklerini ifşa edersek, gizli servisi kapatmamız gerekir.”

Sahte anti-faşizm ve Alman devletinin gerçek yüzü

Tüm bunlar Alman burjuva devletinin son yıllarda ortaya çıkmış ve arızi denebilecek bir yönü olarak görülemezler. Tarih, daha işin başında, yani II. Dünya Savaşının sona erip de yeni Alman cumhuriyetinin kurulmasından itibaren Nazi artığı faşistlerin binlercesinin devlet içinde nasıl kadrolaştığını ve savaşın galibi emperyalist güçlerin bilgisi dâhilinde olan bu olguya nasıl göz yumulduğunu açıkça gösteriyor.

Alman cumhuriyeti yakından incelendiğinde eski Nazilerin hemen her yerde sessizce geri geldikleri görülür, özellikle de yüksek ve orta bürokraside bunu görmek mümkündür. Bunlar partilerde, bakanlık bürolarında, poliste, okullarda, yüksek öğretimde, basında vb. kademelerde kilit pozisyonları tutmuşlardır. Örneğin Nazi döneminde içişleri bakanlığı bünyesinde Yahudilerin toplanması ve kamplara yollanması işine bakan Hans Globke adlı faşist, sonraki dönemde de şansölyenin (başbakan) yanında devlet sekreterliği görevini yürütmüştür. Bu da ona devlet içinde eski Nazilerin kadrolaşmasını sağlamada muazzam bir imkân tanımıştır. En önemlisi de, bugün yaşanan gelişmelerde adını sıkça duyduğumuz AKT’nin ona bağlı olarak kurulmuş olmasıdır. Gizli servis BND’nin (Alman Gizli Servisi) kurucusu ve eski Nazi generali Gehlen de onun hizmetindeydi. Federal Basın Departmanı da Globke’ye bağlıydı. Bu departman medyayı yönlendirmekte kullanılıyordu.

BND’nin kurucusu olan Gehlen, Hitler’in önemli adamlarından biri ve SSCB cephesine bakan Nazi istihbarat şefiydi. 1945 yılında elindeki arşivle birlikte ABD’ye teslim oldu. Dönemin Amerikan gizli servisinin şefiyle görüştükten sonra, ABD’nin uluslararası çapta girişeceği anti-komünizm mücadelesinde işe yarayacağı düşünülerek affedildi. 1946’da Almanya’ya geri döndü ve eski Gestapo (Nazi döneminin istihbarat örgütü) ile SS (Hitler’in özel muhafız birliği) örgütünün kadrolarından oluşan Alman İstihbarat Örgütünü kurdu ve başına geçti. İstihdam ettiği eski Nazilere yeni sahte kimlikler verdi. Gehlen’in bu örgütlenmesi, ilerde NATO’nun kurulmasıyla birlikte tüm NATO üyesi ülkelerde girişilecek kontr-gerilla örgütlenmesinin de temellerini oluşturacaktı. Gladio, Özel Harp Dairesi gibi kontr-gerilla örgütlenmelerinin hem fikir babası hem de pratikteki örgütleyicisi o olmuştur. Türkiye de dâhil olmak üzere[3] pek çok NATO üyesi ülkenin ajanlarını yetiştirmiştir. Bu sayede Almanya da, ABD’nin “soğuk savaş” dönemindeki komünizm karşıtı mücadelesinin Avrupa’daki merkez üssü haline gelmiştir.[4]

Gehlen’in kurduğu istihbarat örgütü ve kontr-gerilla yapılanmasının ne tür faaliyetler yürüttüğü, ilk kez 1960 yılında 17 bin üyesi bulunan faşist BVJ’ye (Federal Yurtsever Gençlik) yapılan bir operasyonda ortaya çıkmıştır. Alman istihbaratı bu tür faşist gençlik örgütlenmeleri aracılığıyla sosyalistlere karşı provokasyonlar örgütlüyordu. BVJ’nin arkasında işi yürüten ve doğrudan istihbarata bağlı Technischer Dienst (Teknik Hizmetler Birimi) adlı paramiliter bir yapılanma vardı. Soruşturmalar birçok olayı aydınlattığı halde dönemin iktidar partisi (Hıristiyan Demokrat Parti, CDU), Amerikalı yetkililerle yaptığı görüşmeler sonucu soruşturmaları durdurdu. Ancak 1972’de ülkenin birçok yerinde toprağa gömülü halde silahlar ve çeşitli mühimmat bulunmaya başladı. Hükümet bunun olası bir SSCB saldırısına karşı kullanılmak üzere yapılmış hazırlıkların parçası olduğunu, ama zaten gerek kalmadığı için yok edildiklerini söylese de, 1981’de ülkenin çeşitli yerlerinde muazzam büyüklükte yeraltına gizlenmiş silah depoları bulundu. Bu dönemde de soruşturma engellendi. Tüm Avrupa ülkelerinde Gladio vb. kontr-gerilla örgütlenmelerinin açığa çıkartıldığı dönemde dahi, bir Alman gazeteci kendi ülkesindeki kontr-gerilla için şunları söyleyecekti: “Avrupa’da, şeffaflıktan en uzak, Gladyo’ya en büyük destek veren, başka ülkelerdeki uzantılarıyla bağlantı içinde çalışan tek ülke Almanya’dır.”

Savaş sonrası Alman cumhuriyeti kurulurken dışişlerinin kurulması görevi de yine eski bir Naziye, Herbert Blankenhorn’a verilmiştir. Zaten Nazi döneminin diplomatlarının birçoğu da yargılamalardan kurtulmuş durumdaydı ve Blankenhorn onları tekrar işe almakta gecikmedi. Öyle ki, dışişlerine bağlı diplomatların neredeyse %60’ı eski Nazilerden oluşuyordu. Bu diplomatların bağlı olduğu Nazi dönemi dışişlerinin en önemli işi, Almanya dışındaki ülkelerde bulunan Yahudilerin tasfiyesini planlamak ve uygulamak, direniş hareketlerini ezmek amacıyla her türlü kontr-gerilla faaliyetini yürütmekti. Blankenhorn’un Nurmberg’de yargılanmasını da bizzat Alman dışişleri engellemiştir. Bu türden eski Nazilere örnek olarak ekonomi bakanı, ulaştırma bakanı, çeşitli hükümet üyeleri, içişleri bakanlığındaki çeşitli üst düzey bürokratlar, yargı görevlileri ve hâkimler, subayların %40’ı (ki buna generaller de dâhildir), yerel yöneticiler ve belediye başkanları verilebilir. Sanayici ve bankerler ise olduğu gibi kalmıştır zaten…

Kısacası, 1945-47 yılları arasında yaşanan sözde denazifikasyon programını, 1948-52 yılları arasında eski Nazilerin yeniden devlet aygıtı içine yerleştirilmeleri dönemi izlemiştir ve denazifikasyon programı da aslında bunun kılıfı haline gelmiştir. 1953’ten bu yana ise eski Nazilerin öncülüğünde devletin ve sağ partilerin içinde (özellikle de Hıristiyan Demokrat Parti içinde) ciddi oranda Nazi uzantıları kadrolaşmıştır. Eski Nazilerin önemli bir kısmı CDU’ya katılmış ve böylece aşırı sağ partilerin ve grupların yasaklanmasından etkilenmemişlerdir.

Faşizmle mücadele devrimci işçi sınıfının görevidir

Gerek tarihsel veriler gerekse de bugün ortaya saçılan pislikler, Alman devletinin gerçek yüzünü açıkça ortaya koymaktadır. Nazi faşizminin Alman sermayesinin kanlı diktatörlüğü olduğu hatırlanacak olursa, sonrasındaki süreçte sermayeye hizmet etmiş faşistlerin neden korunduğu ve devletin en önemli kademelerine getirildiği de daha rahat anlaşılacaktır. Denazifikasyon programları adı altında Hitler’i ve Nazi dönemini yerden yere vuran, Yahudi soykırımıyla ilgili müzeler kuran, her türlü Nazi sembolünü yasaklayan Alman devleti, gerçekte faşist kadroları kullanmaya devam etmiştir. Burjuva devletteki bu devamlılık bile, burjuva demokrasisi denen şeyin özünde nasıl baskıcı ve kanlı bir diktatörlük olduğunun açık kanıtıdır.

Kendini burjuva demokrasisinin güzide örneklerinden biri olarak yutturmaya çalışan Alman devletinin bu özelliği, her burjuva devlet için geçerlidir. ABD’sinden İngiltere’sine, İsveç’inden Norveç’ine kadar tüm kapitalist devletler, özünde aynı karaktere sahiptirler. Almanya örneğinde olduğu gibi faşist çeteleri kullanmak, kontr-gerilla örgütlenmeleri oluşturmak vb. metotlar tüm burjuva devletlerin ortak özelliğidir. Yüzündeki sahte demokrasi maskesi, işçi sınıfının devrimci mücadelesini ezmek için burjuvazinin kullandığı zalim, sinsi ve kanlı yöntemleri gizlemeye yetmiyor. Bir yanda küresel düzeydeki ekonomik kriz ve emperyalist kapışmanın basıncı altında kalan, diğer yanda da işçi sınıfının gittikçe artan uluslararası mücadelesinin karşısında korkuya kapılan burjuva devletler, gittikçe daha fazla bu tür yöntemlere ve araçlara ihtiyaç duymaktadırlar. Bu bağlamda faşizm, burjuvazinin başvuracağı en kanlı araç olarak yedekte beklemektedir. Gittikçe artan oranda burjuva devletler faşist çeteleri ve kontr-gerilla aygıtlarını kullanmaktadırlar.

Adına ister “derin devlet” diyelim ister kontr-gerilla, burjuva devlete içkin bu faşist yapılanmalarla ve genel olarak da faşizmle mücadele, devrimci işçi sınıfı için hayati önemde bir görevdir. Faşizm tehlikesi, sadece daha geri ve demokrasisi zayıf ülkelerle sınırlı değildir. Demokrasi şampiyonu geçinen Batılı devletlerin hepsinde, özellikle de Avrupa’da yükselen faşist hareket günden güne tehditkâr hale gelmektedir. Bugün Almanya’nın gündemine oturan faşist çetelerin uluslararası düzeyde çoğalmaları ve güç kazanıyor olmaları çok dikkat edilmesi gereken gelişmelerdir.

Lafa gelince faşizmi lanetleyen burjuva politikacıların sahte söylemlerine rağmen birçok Avrupa ülkesinde faşist partiler ciddi güç kazanmış durumdadırlar. Tüm Avrupa’da devletlerin “derin” kısımlarının faşist hareketle organik bağları mevcuttur. Devlet kademelerinde faşist kadrolaşma hiç de küçümsenecek boyutlarda değildir. Hemen her ülkedeki faşist grupların üyeleri arasında bolca asker emeklisi ve muvazzaf asker bulunmaktadır. Faşist çetelerin büyük bir kısmı illegal örgütlenmelerdir, ama el altından desteklendikleri ve kullanıldıkları için devletin koruması altındadırlar. Yine pek çok Avrupa ülkesinde, neo-Nazi grubu üyelerinin ırkçı saldırılar ve terörist eylemler planladıkları ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda Avrupalı burjuva devletlerin kendi aralarında işbirliği yapmaları da sözkonusudur. Faşist çeteler komşu ülkelerde eğitilebilmektedir.

Bu veriler bir kez daha göstermektedir ki, faşizm belâsıyla mücadelede işçi sınıfının burjuva demokrasisine ve devletine güvenmek gibi bir lüksü yoktur. Bugün Almanya’daki olaylar karşısında Alman devletini faşist çeteleri kullanmakla suçlayan ikiyüzlü Türk egemenler, kendi devletlerinin öncü işçilere, devrimcilere, Kürtlere karşı faşist çeteleri ve terörü nasıl kullandıklarını gözden saklamaya çalışıyorlar. Türk kontr-gerillasının ve faşist hareketinin Almanya’yla nasıl “derin” bağlantılara sahip olduğu da malûmumuzdur. Faşizm öyle kanlı bir belâdır ki, en küçük bir yanılsama ve ona karşı mücadelede en küçük bir zafiyetin telâfisi mümkün değildir. 1980 öncesi süreç ve 12 Eylül faşizmi bu gerçeği Türkiye işçi sınıfına acı derslerle göstermiştir.



[1] Almanya’da 2000-2006 yılları arasında 8 Türk ve 1 Yunanlının öldürüldüğü seri cinayetler kamuoyunda “dönerci cinayetleri” olarak bilinmektedir. Çünkü öldürülenlerin çoğunluğu Türklerin yoğun yaşadığı semtlerde esnaflık yapan kişilerden oluşmaktaydı. Öldürülen Yunanlı da Türk sanılarak katledilmişti.

[2] NPD (Almanya Milliyetçi Demokrasi Partisi), 1964 yılında kurulmuş olan ve Nazi ideolojisini savunan faşist bir partidir. İlk kurulduğu yıllarda ciddi sayılabilecek oranda oy almış, 2002 ve 2007’de kapatma istemiyle hakkında dava açılmış ve fakat her iki dava da, dönemin içişleri bakanının “NPD yasağının şansı yok” sözlerinde de ifade olunduğu üzere, düşürülmüştür. 2004 yılından bu yana tekrar yükselişe geçen bu parti, her türden yasadışı neo-Nazi ve faşist örgütlenmeye çatı vazifesi görmektedir.

[3] MİT müsteşarı Fuat Doğu ve onun yetiştirmesi olan Hiram Abas, Mehmet Eymür gibi istihbaratçılar Gehlen’in ekolündendir. Ayrıca Türkiye’de faşist hareketin tepe kadrolarının yetiştirilmesinde de önemli rolü olmuştur.

[4] ABD’nin eski Nazilere ilgisi Gehlen’le sınırlı da değildir. Dönemin ABD otoriteleri bilinçli bir şekilde Nazilere kucak açmışlardır. Eski Nazileri bilim ve istihbarat alanında ciddi oranda kullanmışlardır. Üst düzey Nazi subayları CIA, FBI ve Pentagon için çalışmalar yaptılar. Nazi Almanya’sının bilim adamları NASA’da çalıştılar ve roket teknolojisinin gelişmesinde önemli katkılarda bulundular. İngiliz gizli servisi de bu Nazilerden faydalanma konusunda ABD’den geri kalmamıştır. Bu emperyalist devletler, eski Nazilerin işledikleri insanlık suçlarıyla değil de onların kendilerine ve kapitalist sisteme verebilecekleri hizmetlerle ilgilenmişlerdir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 82, Ocak 2012