Navigation

Amerikan Demokrasisi!

Amerika’da 2008’in sonlarına doğru yeni bir başkan seçilecek. Daha doğrusu halk kendisinin seçtiğini zannederken, aslında büyük sermaye yeni bir başkan “atayacak”. Bir sirk gösterisini andıran seçim sürecinin birinci ve en uzun safhasını oluşturan aday seçimleri 2008’in Ocak ayından itibaren başladı ve Haziran ayına kadar da sürecek. Kasımda seçilecek olan yeni başkan Ocakta göreve başlayacak ve Amerikan emperyalizmi de kaldığı yerden işine devam edecek. ABD’nin ve dünya nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi ve emekçi sınıflar açısından ise değişen bir şey olmayacak. Sömürü, sefalet ve savaşlar daha da katmerlenerek artacak.

Şu anda devam eden önseçim sürecinde Demokratlarla Cumhuriyetçiler kendi içlerinde kıran kırana bir yarış içindeler. Partiler başkan adaylarını belirlemeye çalışıyorlar. Son duruma bakıldığında Cumhuriyetçilerin cephesinde 72 yaşındaki “eski Vietnam gazisi” John McCain açık ara önde ve başkan adaylığını garantilemiş durumda. Demokratlar cephesinde ise “değişimin sesi” olarak lanse edilen “siyah” Barack Obama ile “deneyimli kadın” Hillary Clinton halen başa baş güreşiyorlar.

Ancak bu öyle bir yarış ki, galibinin kim olacağı kadar yarışın sürmesi ve şovun devam etmesi de birincil önemde. Şov devam edecek ki, Amerikalı işçiler ve emekçiler de sistemin bir parçası olmaya devam etsinler. Sistemden kaynaklı usanmışlıklarını, öfkelerini, değişim isteklerini ve umutlarını kanalize edecek alternatif yollar aramasınlar. Sistemin dışına çıkmayan sözde alternatif seçeneklerle oyalansınlar. Gerçek değişimin devrimle mümkün olduğunun farkına varmasınlar. Çünkü bir bütün olarak baktığımızda seçim sürecine damgasını vuran temel olgu “değişim” isteğidir. Demokratından Cumhuriyetçisine kadar adayların hepsi söylemlerini bu kavram üzerine oturtmuş bulunuyorlar. Bu yüzden de Amerikan burjuvazisi için, halkın yararına olacak değişimin ancak devrimle mümkün olabileceği gerçeğinin üzerinin örtülmesi elzemdir. Kitlelerin Obama’nın temsil ettiği türden sahte değişim rüzgârlarıyla avutulması, Amerikan sermayesi için yakıcı bir ihtiyaçtır.

Seçim sistemi, tekelci kapitalizmin katıksız zorbalığıyla damgalanmış Amerikan tarihi içinde öylesine süzme ve karmaşık bir biçim almıştır ki, Amerika’yı yöneten seçkinlerin çıkarlarına uygun düşmeyen birinin seçilme şansı yoktur. Dört yılda bir tekrarlanan ve bir yıl gibi uzunca bir zamana yayılan önseçim süreci ise, milyar dolarların döndüğü devasa kampanyalar eşliğinde yürütülmekte ve bu bir yıl boyunca 200 milyonu aşkın seçmen tam anlamıyla bilinçleri ve ruhları teslim alınarak adeta hipnotize edilmektedir. Böylece gerçekte nelerin olup bittiğinin ve oynanan oyunun farkına varmaları engellenmeye çalışılmaktadır. Tam da Amerikan ruhuna uygun olarak, sadece en güçlünün ayakta kalmayı başarabildiği korkunç bir yarış olarak tasarlanan seçim süreci, kapitalizmin özünü oluşturan rekabet ve bencillik ruhunu kitlelere aşılamakta da benzersiz bir işleve sahiptir. Adayların seçilebilmek için yapmayacakları şey, söylemeyecekleri söz yoktur. Ancak ruhunu tümüyle sermayeye satmış olanlar bu süreci tamamlayabilir ve burjuvazinin onayını alarak başkanlık koltuğuna oturabilirler.

Seçim sürecini nasıl okumalı

2008 seçimleri ise her zamankinden daha fazla böyle olmak zorunda. Çünkü bugün dünyayı etkisine alan ekonomik kriz, ABD merkezli bir krizdir ve bu durum, ABD’de de toplumsal çelişkileri alabildiğine keskinleştiriyor. Oy kullanacak kitlelerin psikolojisini belirleyen sosyal, siyasal ve ekonomik faktörler burjuva politikacıları oldukça zorluyor. Ekonomik durumla paralel biçimde toplumsal sorunlar şiddetleniyor. Burjuva ideologlar ve politikacılar seçim sürecini aynı zamanda umutların ve sisteme olan güvenin tazelendiği bir sürece dönüştürmek istiyorlar. Bunun anlamı daha fazla yalan söylenmesi, daha fazla sahtekârlık yapılması, daha fazla göz boyama ve manipülasyondur.

Petrol ve silah sanayiinin temsilcisi Bush iki dönem üst üste seçildi ve Cumhuriyetçi partinin kredisini önemli ölçüde tüketti. Bu 8 yıllık sürede, sınıflar arasındaki gelir uçurumu inanılmaz ölçüde büyüdü. Bugün Amerika’da 20 milyona yakın insan işsiz ve 25 milyon kişi de geçici işlerde hiçbir sosyal güvencesi olmadan çalışıyor. Yoksulluk sınırının altında yaşayanların sayısı 40 milyonu aştı. Yine 40 milyondan fazla Amerikalı sağlık sigortası olmadan yaşıyor. Bush döneminde, sadece imalat sanayiinde 2,5 milyon kişi işini kaybetti. Ücretler sürekli bir gerileme içinde. Ortalama bir işçi, geçimini sağlayabilmek için çalışma süresini her yıl dört hafta arttırmak zorunda. İşçi sınıfının borcu, gelirinin %110’una ulaşmış durumda. Kapitalistlerden her yıl yapılan 1-1,5 trilyon dolarlık vergi indirimi, işçi sınıfının sırtına ek yük olarak bindirildi. Devletin sosyal harcamaları ise alabildiğine kısıldı. Şirketler ve devlet bürokrasisi, gırtlağına kadar rüşvete ve dolandırıcılığa batmış halde.

“Rüyalar ülkesi” ABD, emperyalist ülkeler içinde sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik gibi konularda en geri ülke konumunda. Ayrıca siyasal gericiliğin, ırkçılığın, milliyetçiliğin, yabancı düşmanlığının, dini fanatizmin ve tutuculuğun da en yaygın olduğu toplum. Dünyanın hegemon gücü ve en gelişkin kapitalist ülkesi olmakla beraber, aynı zamanda her 1,5 saatte 18 yaşından küçük bir çocuğun ateşli silahlarla vurularak öldürüldüğü, kadına yönelik şiddetin son derece yaygın olduğu, her 6 kadından birisinin tecavüze uğradığı ve 6 milyon uyuşturucu bağımlısını barındıran bir ülke. Her yıl 30 bin cinayet işleniyor, her 2 saniyede bir gasp olayı yaşanıyor, 10 saniyede bir hırsızlık yapılıyor, 46 saniyede bir soygun gerçekleşiyor, cezaevlerinde 2,5 milyon mahkûm bulunuyor. On binden fazla gençlik çetesi mevcut ve 100 binden fazla orta öğrenim öğrencisi ateşli silah taşıyor.

Tüm bu göstergeler Amerikan toplumunun nasıl bir bunalım içinde olduğunun kanıtıdır ve seçim sürecinin arka planını oluşturmaktadır. Üstelik tüm bunlara Amerikan emperyalizminin dünyanın geri kalanında yarattığı kanlı tablo dâhil değildir. Amerikan rüyası çoktan sona ermiş, yerini bir karabasana bırakmıştır. Geniş kitlelerin değişim arzusu bu çürümeye bir tepki olarak şekillenmekte ve tutucusundan liberaline kadar, burjuva politikacılar kitlelerin bu istemini düzen içine kanalize edebilmek amacıyla “değişim” sözünü ağızlarına pelesenk etmekteler.

Fakat ister Demokrat olsun ister Cumhuriyetçi, tüm başkan adayları seçim konuşmalarında “ilerlemeliyiz”, “harekete geçmeliyiz” veya “değişim kaçınılmaz” türünden muğlâk laflar kullanıyor, kuru bir demagojiyle ve çoğunlukla da rakiplerini karalamaya, küçük düşürmeye yönelik reklâm filmleriyle yetiniyorlar. Oysa sermaye çevrelerine yönelik konuşmaları çok net. Temel konularda hemen hemen aynı şeyleri farklı versiyonlarıyla söylüyorlar. Örneğin Irak işgali konusunda Cumhuriyetçilerin adayı McCain ile Demokrat Clinton’ın programı aynı. Hatta Clinton’ın daha saldırgan bir tutumla, Irak’taki asker sayısını çoğaltmaktan, kalıcı üsler kurmaktan ve savaş bütçesini arttırmaktan bahsettiğini söyleyebiliriz. Halka “radikal” ve “yeni bir umut” diye yutturulmaya çalışılan Demokrat partili Obama’nın söylediği de “daha akıllıca savaşmalıyız”dan ibaret. Sağlık ve eğitim sisteminin iyileştirilmesi veya küresel ısınma gibi konularda da sadece sözel düzeyde ayrılıklar söz konusu. Obama’nın tek farkı, siyahî Amerikalıların ve göçmenlerin haklarına yönelik eşitsizlikleri ortadan kaldıran değişiklikler yapacağını söylemesi. Ancak adayların hepsi de, halkın karşısında farklı, sermaye sınıfının karşısında farklı konuşuyorlar ve asıl tutacakları sözler sermayeye verdikleridir.

Bağımsız sınıf çıkarları temelinde oluşturulmuş bir politik bilinçten ve perspektiften yoksun işçi kitleler ise, beyinleri magazinel ve popüler kültürle uyuşturulmuş bir şekilde, adeta bir tenis maçını seyreder gibi, kendi aralarında atışan politik muarızların tartışmalarını izliyorlar. Dolayısıyla burjuvazi, örgütsüz kitlelerin tercihlerini, “radikal” Obama’ya ya da “dürüst ve gerçekçi” McCain’e yöneltmekte hiç de zorlanmıyor.

Bunun en önemli kanıtı, 2004 seçimlerine nazaran önemli ölçüde artan katılım oranları. 4 yıl önceki seçimlerde seçmenlerin sadece %56’sı sandık başına gitmişti. Bunların oylarının yarıdan biraz fazlasını Bush (binbir türlü hilelerle), kalanını da Demokrat aday toplamıştı. Bu sene ise katılımın %70’in üzerine çıkması bekleniyor. Bu ilgi artışının birinci nedeni halkın “artık bir şeyler değişmeli” düşüncesiyse, ikinci nedeni de burjuvazinin Obama gibi “kirlenmemiş” temsilcilerini öne çıkarması ve ciddi bir seferberlik yaratmış olmasıdır. ABD’de genel bir durum olan seçimlere karşı bu ilgisizliğin aşılması olumlu bir gelişme olarak görülebilir, fakat bu ilginin burjuva partilere kanalize olması mevcut politik ortamda kaçınılmazdır.

Bu olanlar bir yandan da sistemin çıkışsızlığının ve köşeye sıkışmışlığının dışa vurumudur kuşkusuz. Burjuvazi hem kitlelerin ilgisini çekebilmek için düzenle barışık bir “Tom Amca” figürünü öne çıkarıyor, hem de insanlardaki bu değişim isteğini nasıl savuşturacağını hesaplıyor. Burjuvazinin bu konudaki en büyük yardımcısı ise Amerikan seçim sistemidir. Bu sistem o derece anti-demokratik ve girift bir yapıya sahiptir ki, bıraktık işçi-emekçi sınıfların çıkarlarını savunan birisinin yükselmesini, burjuvazinin alt ve orta kesimlerini bile büyük ölçüde dışladığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu yapı sayesinde büyük burjuvazi, kitleleri iyice oyalayıp gazını aldıktan sonra nihayetinde yine kendi istediği adayı seçecek ve yoluna devam edecektir.

Kim, kimi seçiyor?

Amerikan seçim sistemi, büyük burjuvazinin çıkarlarını korumak amacıyla çeşitli filtrelerden oluşan bir ağ gibidir. Sermayenin ihtiyaçlarına uygun olmayan birisi, bu filtrelerden birini geçse diğerine takılacak ve sonuçta ancak “seçkinler” sınıfından birisi yarışı kazanacaktır.

Birinci filtre oy kullanma hakkına getirilmiş olan kısıtlamalardır. 200 milyondan fazla seçmenin bulunduğu ülkede, vergi borcu olanlar ve belirli suçlardan sabıkalı olanlar oy kullanamamaktadır. Bunun anlamı ise özellikle işçi sınıfının en yoksul katmanlarının, göçmenlerin ve siyahların önemli bir kesiminin oy kullanma hakkından mahrum kalmasıdır. Burjuvazi, bu “demokratik hile” yoluyla kendi adaylarına oy vermeyeceklerini düşündüğü bir seçmen kitlesini saf dışı etmektedir. Kapitalist toplumun kaçınılmaz bir sonucu olan yoksulluğun mağduru bu insanların, en temel demokratik haklar olan seçme ve seçilme hakları da böylece ellerinden alınmış olmaktadır.

İkinci filtre ise dolaylı seçim sistemidir. Bunun anlamı, yürütme gücünün başını temsil eden başkanı halkın doğrudan seçememesi, ancak onu seçecek olan “Seçici Kurul” delegelerini seçebilmesidir. Önce bir yıla yakın bir sürece yayılmış olarak önseçimler yapılır ve bu delegeler seçilir. Üstelik 50 eyaletin 41’inde delege seçimlerine sadece parti üyeleri katılabilmektedir. Bir başkan adayının, seçilebilmesi için bu 50 eyaletten seçilen 538 delegenin en az 270’inin oyunu alması gerekir ki, bu da adayın 50 eyaletin hepsinde birden seçim çalışması yapması anlamına gelir. Demokrat ve Cumhuriyetçi parti dışında bir partinin, tüm eyaletlerde birden yeter sayıda delege çıkartması mümkün olmadığından ve delege seçimlerine de ancak parti üyeleri katılabildiğinden, küçük partilerin adaylarının ya da bağımsız adayların bu sistemde hiçbir şansı yoktur.

Genel seçimlerde ise, her bir eyalette yapılan delege seçiminde çoğunluğu alan parti eyaletin tüm delegelerini almış sayıldığından, aslında muazzam bir baraj sistemi söz konusudur. Yani diyelim ki, ülke genelinde toplam oyların %20’sini almış bir partinin, en az bir eyalette çoğunluğu almamış olması durumunda hiçbir delegesi olamamaktadır. Bıraktık başkan adayının kazanma şansını, Kongreye tek bir temsilci sokması bile imkânsızdır. Kaldı ki, birkaç eyalette çoğunluğu alsa bile toplam delegelerin salt çoğunluğunu alamadığında sonuç değişmeyecektir. ABD’nin son 250 yıllık tarihinde, bir kez bile Demokrat ve Cumhuriyetçi parti dışından birinin başkan olamaması yahut Kongreye temsilci sokamaması bu yüzdendir.

Üçüncü bir filtre ise seçim sürecinin uzunluğu ve seçim harcamalarının devasa boyutlara ulaşmasıdır. Örneğin bu yılki başkanlık yarışında toplam seçim harcamalarının 2,6 milyar doları bulması bekleniyor. Bu da delege başına 4,8 milyon dolar harcanması demektir ki, sermayenin desteklemediği bir partinin veya adayın böylesi bir meblağı karşılayabilmesi olanaksızdır. Bu yolla burjuvazi, hem diğer partilerin seçim yarışına girmelerinin önünü kesmekte hem de kendi desteklediği adayı daha rahat kontrolü altına alabilmektedir.

Seçim harcamaları ve adayların topladıkları bağışlar her seçim döneminde daha da yükseliyor. Örneğin 1992 yılında Demokrat ve Cumhuriyetçi adayların toplam bağış miktarları 135 milyon dolarken, bu miktar 2004’te 671 milyon dolara çıkmıştır. Bu yıl da 1 milyar doları aşması bekleniyor. Kuşkusuz bu bağışların asıl kaynağı parti üyesi sıradan insanlar değil, büyük sermaye gruplarıdır. Örneklerle bu durumu açalım. Bu yılın en büyük bağışçıları Lehman Brothers, Goldman Sachs, Citigroup, JP Morgan ve Merrill Lynch gibi devasa büyüklükteki fonlara kumanda eden sermaye grupları ve Microsoft, Google gibi dev tekellerdir. Ayrıca birçok başka sermaye grubu da oluşturdukları vakıflar veya lobi kuruluşları aracılığıyla adayların seçim kampanyalarına bağışta bulunuyorlar. Mesela Demokrat adaylardan Hillary Clinton’ın eşi ve eski başkanlardan Bill Clinton’ın bir arkadaşı (!), Kazakistan’daki zengin uranyum yataklarında imtiyaz sahibi olabilmek karşılığında kampanyaya 133 milyon dolar bağışlamış. Bu şahıs Clintonların vakfına da 100 milyon dolar bağış yapmayı ihmal etmemiş.

Kampanya kasalarında toplanan bu paralarla adaylar eyalet eyalet dolaşarak seçim turları düzenliyor, gazete, radyo ve televizyonlardaki reklâm giderlerini karşılıyor, olağan seçim masraflarının yanı sıra delegeleri satın almak için de rüşvet dağıtıyorlar. Oysa halen yürürlükteki yasalara göre bireylerin 2300 dolardan, kurumların da 5000 dolardan fazla bağış yapması yasak. Ancak lobi kuruluşları, destekledikleri bir adayın namına reklâm ve tanıtım kampanyaları düzenleyebiliyorlar. Ya da bu bağışlar doğrudan seçim kampanyalarına değil çeşitli vakıflara yapılıyor ve seçim giderleri dolayımlı olarak karşılanıyor.

Bunlar yetmezmiş gibi burjuvazi, kurduğu lobi kuruluşları aracılığıyla hem adayları hem delegeleri hem de Kongreyi sonuna kadar etkileme imkânına sahiptir. Büyük sermaye grupları lobiler aracılığıyla başkanla, senatörlerle, temsilciler meclisi üyeleriyle ve üst düzey devlet bürokratlarıyla istediği gibi toplantılar düzenleyip onları etkiliyor ve yönlendiriyorlar. Yine aynı lobiler medya ve çeşitli düşünce kuruluşları vasıtasıyla kamuoyunu yönlendirebiliyorlar. Senato ve temsilciler meclisi toplantılarına katılabildiklerinden bir nevi fahri bakan veya danışman gibi çalışıyorlar. Üstelik bu lobi faaliyetleri Amerika ile sınırlı da değildir, başta AB ülkeleri olmak üzere pek çok ülkede benzer faaliyetler yürütmekte ve temsil ettikleri sermaye gruplarının çıkarları doğrultusunda siyasal ortam yaratmaya çalışmaktadırlar. Lobilerin desteklemediği veya denetlemediği bir adayın seçilme şansı yoktur.

Amerikan tarihi bunu açıkça göstermektedir. Amerikan devletinin kuruluşundan bu yana devlet başkanları bizzat burjuvaların arasından seçilmiştir. George Washington zamanın en büyük toprak sahiplerinden birisiydi. Ardından gelen halefleri de demiryolları yatırımcılarıydılar. Onları petrol ve silah tekellerinin yöneticileri yahut ortakları izledi. Demokrat ve Cumhuriyetçi Partinin gelmiş geçmiş bütün yöneticileri de burjuva sınıfın üyesiydiler. Demokrat Parti her ne kadar “sol” tandanslı olarak lanse edilmeye çalışılsa da, hiçbir zaman öyle olmadı. Kuruluşunda güneyin köleci büyük toprak sahiplerini ve Yahudi sermaye gruplarını temsil ediyordu, şimdi de tıpkı Cumhuriyetçi Parti gibi büyük sermayenin temsilcisidir.

Amerika’yı değiştirmek

Bu gerçekler ışığında bakıldığında halen sürmekte olan seçim yarışının galibinin, her kim olursa olsun, Amerikan ve dünya halklarına bir faydası olmayacağı çok açıktır. Obama, Clinton veya McCain, hangisi seçilirse seçilsin, tekelci sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda politikalar üretecekleri kesindir. Bunun anlamı da, “değişim ve umut” sloganının peşine takılmış kitlelerin tüm umutlarının kısa bir süre sonra sönmesidir.

Ne seçilen delegeler veya politikacılar ne de “başkan” halkın temsilcisidir. Bunlar gerçekte burjuvazinin temsilcisidirler. Kaldı ki Amerikan demokrasisinde bu temsili sistem bile yazı boyunca anlattığımız yöntemlerle sakatlanmış durumdadır. Yani Amerikan halkının, neredeyse “temsilcisini” seçmeye bile hakkı yoktur. Yine de bu burjuva politikacıların, köprüyü geçene kadar halkın taleplerini ve istemlerini sahipleniyor görünmeleri, burjuva siyasetin iyi bilinen bir kuralıdır. Ama bir kez köprü geçildikten sonra, verilen sözler hızla unutulur ya da burjuvazinin çıkarları doğrultusunda yorumlanarak hayata geçirilir. Ve tüm burjuva demokrasilerinde olduğu gibi Amerikan demokrasisinde de, halkın, sözümona seçerek gönderdiği bu “temsilcileri” geri çağırma ya da görevden alma hakkı, yani onları denetleme hakkı yoktur.

Burjuva siyasetçilerin seçim kampanyaları esnasında verdikleri sözlerin yahut açıkladıkları programların hiçbir bağlayıcılığı yoktur. Zaten asıl programlarını halkın önünde değil, kapalı kapılar ardında tekelci sermaye çevrelerine verdikleri konferanslarda açıklarlar. Halkın tek yapabildiği, 4 yılda bir, önüne koyulan burjuva politikacılarından birini seçmek ve bir dahaki seçime kadar evine dönmektir. Siyasi iktidarın tepe noktasında oturan başkanlar ise, doğrudan halk tarafından seçilmedikleri gibi, kabinelerini yani hükümetlerini de seçilmişlerden değil, kendi inisiyatifleri doğrultusunda uzmanlardan ve danışmanlardan oluştururlar. Tüm bunlara rağmen burjuvazinin çıkarlarına tam olarak uymayan biri seçildiğinde yahut ona ters politikalar uygulamaya başladığında ne olduğunu da yine Amerikan tarihinde görmek mümkündür. 1963 yılında dönemin başkanı Kennedy bir suikast sonucu öldürülmüştür. Seçtiren de öldüren de burjuvazidir.

Bugün Amerika’da on milyonlarca işçi geleceğe umutla bakmayı ve gerçek bir değişimi arzuluyor. Ancak dünyanın her yerinde olduğu gibi ABD’de de işçi sınıfı, bu samimi arzunun seçimler yoluyla ya da burjuva politikacıların peşine takılarak mümkün olmadığının bilincine ulaşabilmiş değil. Amerika’yı da dünyayı da değiştirmenin tek yolu, işçi ve emekçilerin gerçekleştireceği toplumsal bir devrimden geçiyor. Bunun için de, her yerde olduğu gibi Amerika’da da işçi sınıfının kendi bağımsız sınıf çıkarlarını savunacak bir devrimci siyasal örgütlülüğe ihtiyacı var.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:37, Nisan 2008