Navigation

2009’a Girerken: Kapitalizm Krizde, İşçiler Ayakta

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

2008 yılı, kapitalist sistemin küresel krizinin iyice açığa çıktığı, hegemonya yarışında ve emperyalist savaş sürecinde ise önemli dönüm noktalarının yaşandığı bir yıl oldu. Ekonomik krizin yarattığı şok dalgaları ve dünyanın hegemon gücü ABD’deki başkanlık seçimi en çok akıllarda kalan gelişmeler olsa da, yaşananları derli toplu bir biçimde değerlendirmek 2009’da işçi sınıfını ve onun öncü güçlerini nelerin beklediğini görebilmek açısından önemlidir.

2007 yılının sonlarına doğru yazdığı Çürüyen Kapitalizm adlı yazısında Elif Çağlı, gittikçe kızışan emperyalist savaş ve derinleşen ekonomik krize karşı işçi sınıfını uyararak, önümüzdeki yılların daha zorlu geçeceğini, çürüyen kapitalist sistem yıkılmadıkça işçi ve emekçi sınıfların gün yüzü göremeyeceğini söylemişti.

Elif Çağlı’nın daha önemli bir tespiti ise Üçüncü Dünya Savaşının bir biçimiyle çoktan başlamış olduğu yönündeydi. Hegemonya için yarışan güçler arasındaki çekişmeler, yeni emperyalist blokların oluşumunu ve bu bloklar arasında dozu yükselen çatışmaları gündeme getirecekti. Ancak günümüz dünyasının değişen koşulları altında, küresel ölçekteki emperyalist savaşlar geçmiştekinin basit bir tekrarı olmayacaktı. Yenişememek, bitmeyen çekişmeler vb. çok uzun sürecek kaotik bir duruma yol açabilirdi. Çağlı son olarak da şu uyarısını yapıyordu: “Vaktiyle Troçki’nin dediği gibi, işçi sınıfının devrimci öncüsünün savaşlarla, ayaklanmalarla, kısa ateşkes molalarıyla, yeni savaşlar ve yeni ayaklanmalarla geçecek yıllara, hatta on yıllara hazırlıklı olması gerekiyor.

İşte 2008 yılının gelişmelerini, bu isabetli öngörüler doğrultusunda ele almak gerekiyor.

Sistemin sigortaları atıyor!

2008’de kitlelerin zihninde yer eden en önemli mesele, hiç kuşku yok ki, kapitalist sistemin içine yuvarlandığı derin ekonomik krizdir. Yaşanmakta olan kriz, ne finansal bir krizden ibarettir, ne salt bir mortgage krizidir, ne de öncekilerden bağımsız olarak gelişen yepyeni bir krizdir. IMF’nin, “dünya ekonomisinin 1930’lardan bu yana karşılaştıklarının en tehlikelisi” olarak tanımladığı bu kriz, önce finans sektörünün devlerini yutmuş ve ardından da başta otomotiv sektörü olmak üzere “reel kesime” üst üste darbeler indirmeye başlamıştır.

Mortgage kriziyle başlayan süreçte, bugüne değin 6 trilyon doları aşan kurtarma paketi açıklandı. 2009’da bu miktarın 8 trilyonu geçeceği tahmin ediliyor. Amerikan Merkez Bankası ve AB ülkelerinin, Japonya’nın, Rusya’nın ve Çin’in merkez bankaları daha önce hiç yapmadıkları kadar faiz oranlarını düşürdüler. Ancak her iki tedbire rağmen borsalar düşüş rekorları kırmaya devam ediyor. Neredeyse bütün emperyalist kurumlar (BM, IMF, DB, DTÖ, OECD vb.), gelişmiş ülkelerin ekonomilerinin 2009 yılında daha da küçüleceğini söylüyorlar. Bu kurumların tahminlerine göre 2009 yılında ABD ekonomisi %1, AB ekonomisi %0,6, Japonya %1 küçülecek. Dünya ekonomisinin ise toplamda %0,4 oranında küçüleceğini belirtiyorlar. Böylece dünya ekonomisi, 1929 krizinin ardından ilk kez küçülmüş olacak. ABD ekonomisinin 2008 yılında %1,4 büyüdüğü dikkate alınırsa ve bu büyüme hızına rağmen krizin boyutları hatırlanırsa, bahsedilen ölçekte bir küçülmenin krizi nasıl azdıracağı daha iyi anlaşılacaktır. Aynı durum Japonya, AB ve tüm dünya ekonomisi için de geçerlidir. 2008 yılı boyunca büyüme hızı %1 ilâ 2 arasında gezinen dünya ekonomisinin önümüzdeki yıl küçülecek olması, krizin boyutlarının ve etkilerinin 2008’den daha fazla olacağının göstergesidir. Ayrıca belirtmekte yarar var ki bunlar, bahsi geçen kurumların “güven bunalımı” yaratmamak ve karamsarlık yaymamak adına açıkladıkları iyimser tahminlerdir. Farklı kaynaklar Japon ekonomisinin 2009 yılında %4 küçüleceğine, ABD’de küçülmenin %2 civarında olacağına ve dünya çapında bu oranın %1-2 arasında olacağına işaret ediyorlar.

Kuşkusuz bu tablonun işçi sınıfı açısından anlamı, işsizliğin ve yoksulluğun daha da artması olacaktır. ILO, 2008 yılında işsiz sayısının 5 milyon artarak dünya çapında 195 milyona ulaşacağını öngörmüştü. Oysa gerçek rakamlar bunun birkaç kat üzerine çıkmıştır. Dolayısıyla ILO’nun 2009 yılı için işsizlik artışına ilişkin verdiği 20 milyon rakamının da gerçekleşecek olanın çok altında kalacağı açıktır. Daha 1996 yılında dünya çapında işsiz sayısı 161,4 milyon ve işsizlik oranı da %4’ler düzeyindeydi. Üstelik yine ILO raporlarına göre çalışan her 10 kişiden 5’i “kırılgan” işlerde çalıştığından dolayı işini her an kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

İşsizliğe paralel olarak yoksullaşma da 2008 yılında önemli oranda artış göstermiştir. Dünya işçilerinin %16,4’ü günde 1 doların altında kazanırken, %43,5’i de günde 2 dolara talim ediyor. Yoğun işsizliğin de etkisiyle sendikalılık oranlarında ve reel ücretlerde de önemli düşüşler yaşanmıştır. Örneğin ABD’de sendikalılık oranı 2000 yılında %14,9 iken 2008’de %6’lara kadar gerilemiştir. Yine ABD’de reel ücretler son 10 yılda %11 civarında gerilemiş, bazı sektörlerde bu oran %20’yi bulmuştur. Sosyal haklarda ve ücretlerdeki bu gerilemeye karşın çalışma saatleri uzamıştır. Kayıt dışı çalışanlar söz konusu olduğunda (bu tür işlerde çalışanların toplam işçi sayısına oranı, dünya ölçeğinde %50 civarındadır) 15 saate kadar çıkabilen çalışma süresi, sendikalı işyerlerinde bile 11 saati bulmaktadır.

Bu, gerçekten de dehşet verici bir tablodur. Öncesinde “artık kriz mriz olmaz” diyen burjuva ideologları, şimdilerde de “1-2 seneye kalmaz krizden çıkarız” diye konuşsalar da gerçekler ortadadır. Bu krizin geçmek bir yana daha da ağırlaşacağı gün gibi ortadadır. Kasım ayındaki yazısında Oktay Baran, ünlü burjuva iktisatçılarından birisinin ağzından bu gerçekleri şöyle aktarıyordu: “Bu kriz, etkilenen ülkelerdeki hükümetlerin alacağı önlemlerle engellenemez. … İleri ülkelerdeki derin bir durgunluk, gelişmekte olan ülkelerin paralarının kontrolsüz değer yitirmesi ve ABD-Avrupa’da ticari bariyerlerin yükselmesiyle birleştiğinde iş dayanılmaz noktalara varacaktır. 1930’lardaki gibi işsizlikle korumacılığın yaratacağı ve birbirini destekleyeceği bir kısır döngü, herkesin beklediği durgunluğu ikinci büyük buhrana dönüştürecektir.” Ardından da böylesi derinlikteki krizlerin kaçınılmaz sonucu olan emperyalist savaşlara işaret ederek, 1929 krizinden de ancak 55 milyondan fazla insanın katledildiği II. Dünya Savaşıyla çıkıldığını hatırlatıyordu.

2008’in baş gündemi ekonomik krizin ortaya koyduğu yalın gerçeklikler bunlardır.

Burjuvazinin kanlı çözümü: “düzeltici savaş”

Yürümekte olan üçüncü emperyalist paylaşım savaşını hazırlayan sürecin altında, 70’lerden beri süregelen uzun süreli ekonomik inişin yattığını söylemiştik. Kapitalist sistemin bugün içinde bulunduğu krizden, emperyalist savaşı daha da körüklemek ve yaymak dışında bir çıkış yolu yoktur. Ve 2008 yılındaki gelişmeler de bu öngörümüzü doğrulamıştır.

Bu açıdan en önemli olay, Gürcistan’ın 8 Ağustosta Güney Osetya’ya saldırmasıyla başlayan süreçtir. Gürcistan’ın saldırısına Rusya’nın daha büyük bir saldırganlıkla karşılık vermesi, emperyalist savaş coğrafyasının Ortadoğu’yla sınırlı kalmayacağını ve yayılma eğiliminde olduğunu açıkça göstermiştir. Burjuva medya olayı basitçe Rusya-Gürcistan savaşına indirgemeye çalışsa da, bunun yürüyen emperyalist savaşın ve hegemonya yarışının bir parçası olduğu aşikârdı. Nitekim kısa sürede “asıl taraflar” devreye girmiş ve ABD ile Rusya, karşılıklı hamlelerle süreci şekillendirmişti.

Bunun anlamı hegemonya yarışında ve emperyalist savaşta yeni bir dönüm noktasına gelinmiş olduğuydu. Çünkü hegemon güç olarak ABD emperyalizmine karşı yeni bir rakibin ya da “kutup başı”nın ortaya çıkması, emperyalist güçlerin giderek daha doğrudan karşı karşıya geleceği bir yöne ilerlendiğinin göstergesidir. Rusya ABD’ye açıkça meydan okuyarak hegemonya yarışında yeni bir kamp kurmaya aday olduğunu ilan etmiş, ABD de süreci aynı yönde zorlayarak kamplaşmayı kendi lehinde arttırmaya çalışmıştı. Kosova’nın bağımsızlık ilanının ABD ve AB emperyalistlerince anında tanınmasını, ABD’nin doğu Avrupa’da kurmaya giriştiği füze kalkanı projesini ve Rusya’nın Güney Osetya ile Abhazya’nın bağımsızlıklarını tanımasını da hep bu bağlamda değerlendirmek gerekir.

Ancak ekonomik krizin iyice tırmanması ve ABD’de yapılan başkanlık seçimleri, bu sürecin daha da alevlenmesini bir süre için durdurdu. Kapitalist devletlerin hemen hepsi birbiri ardı sıra gelen şok dalgalarıyla sarsılmaya başladılar ve batmakta olan tekelleri ve bankaları kurtarmanın telâşına düştüler. Bütün gözler borsa endekslerinden gelecek yükselme haberlerine ve ABD’deki başkanlık seçimlerine çevrildi. Yarışı kazanan Obama, burjuva medya tarafından adeta “kurtarıcı Mesih” gibi sunuldu. Obama hem ABD emperyalizminin ekonomik krizini çözecek hem de alevleri herkesi yakmaya başlayan emperyalist savaşı sözümona sona erdirecekti. Bu yalanlara burjuvaların kendilerinin ne kadar inandığını bilemeyiz ama Amerikan halkının çoğunda ve kimi aymaz liberallerde ciddi umutlar oluşturduğu muhakkaktır. Oysa Ocak ayında başkanlık makamını Bush’tan devralacak olan Obama’nın hangi sınıfın temsilcisi olduğu ve niyeti bellidir.

Obama’nın bayrağı devralmasıyla birlikte Amerikan emperyalizmi de kaldığı yerden işine devam edecektir. İşçi ve emekçi sınıflar açısından ise iyileşme bir yana her şey daha da kötüye gidecektir. Gittikçe netleşen ekonomik ve siyasi programı ve ekibindeki isimler, Obama’nın neler yapacağını belli ediyor. Şimdiden ana hatlarını ortaya koyduğu haliyle Obama’nın programı, bazı Keynesçi uygulamaların neoliberalizme eklenmiş halidir. Obama, seçimi kazandıktan sonra yaptığı çeşitli konuşmalarda, gelecek yıl hızla yeni yol ve köprü inşaatlarının başlatılacağını, alternatif enerji kaynaklarına ağırlık verileceğini ve 2,5 milyon kişiye iş imkânı sağlanacağını açıkladı. Bu konuşmaların çoğu halka hitaben yapılmış seçim konuşmalarıdır ve 2,5 milyon kişiye iş imkânı yaratılması gibi vaatlerin ne oranda ve hangi biçimlerde tutulacağı şüphelidir. Asıl olarak kapalı kapılar ardında burjuvaziye verdiği sözleri dikkate almak gerekir. Ama bu halka açık konuşmalarında dahi, ekonominin toparlanmadan önce dibe vuracağı ve bu süreçte işsizliğin daha da artacağı uyarısını yapma zorunluluğu hissetmiştir.

İşçi sınıfının sorunları karşısında, yuvarlak ve demagojik laflar dışında somut hiçbir proje ortaya koymayan Obama, sıra tekellere gelince çok daha net şeyler söylemektedir. Bush’un otomobil tekellerine 17,4 milyar dolarlık kredi vermesini derhal desteklemiş ve kendi kurtarma paketini 600 milyar dolardan 1 trilyon dolara yükseltmiştir. Bu trilyon dolarlar işçilerin vergilerinden devşirilip patronların kasasına aktarılan paralardır. Zaten Obama’nın gerek ekonomik gerekse de politik alandaki çizgisini genel hatlarıyla Bush döneminin devamı gibi görmek gerekir. Obama, örneğin konut kredi borçlarını ödeyemeyen işçi ailelerine devletin kredi desteği sunmasına, “ahlaki bir riziko” yaratacağı gerekçesiyle karşı çıkmış ama aynı konut krizinden zarar gören tekellerin ve bankaların kurtarılması için trilyon dolarların savrulmasında herhangi bir “ahlaki riziko” görmemiştir! Bu örnek, Obama’nın aslında Bush’tan pek de farklı bir anlayışa sahip olmadığının sayısız göstergelerinden biridir.

Obama’nın kabinesine dâhil edeceğini açıkladığı isimler de, Bush çizgisini devam ettireceğinin bir başka kanıtıdır. Dışişlerine Hillary Clinton’u getireceğini açıklamıştır ki, seçimlerde en büyük rakibi olan Clinton, dış politika konusunda Bush’un şahinlerini aratmayacak ölçüde saldırgan bir tutumun savunucusudur. Cumhuriyetçi aday McCain bile Irak’ta asker azaltılmasını savunurken Clinton asker miktarının arttırılmasını öneriyordu. Obama, Bush’un savunma bakanı Robert Gates’in de görevine devam etmesini istemiştir. Bunun anlamı Amerikan emperyalizminin malum Genişletilmiş Ortadoğu Projesinin aynen devam edeceğidir. Ağırlık noktasının Irak’tan Afganistan’a kayması bu projenin kapsamında zaten vardır, bu anlamıyla da yeni bir şey değildir.

Ayrıca Obama ve savunma bakanı Gates, Irak’tan çekilip Afganistan’a odaklanma stratejisinin, Ortadoğu’nun “boşlanacağı” anlamına gelmediğini de defalarca yinelemiştir. Yani kendi ağızlarından, Ortadoğu halklarının tepesinden kanlı pençelerini çekmeyeceklerini tekrar etmişlerdir. Obama’nın seçim sonrası konuşmasında sarfettiği şu tanıdık sözler, Bush’un takipçisi olacağının kanıtı sayılmalıdır: “Dünyaya zarar vermek isteyenleri yenecek ve barışın yanında olanları destekleyecek, demokrasi, özgürlük, fırsat, umut gibi ideallerin peşinde gideceğiz.” Bu “barış ve demokrasi” laflarının ne anlama geldiğini, ABD ordusunun “özgürleştirdiği” Irak ve Afganistan halkları pekiyi öğrenmişlerdir!

Bir örnekle Obama’nın sözde özgün ve değişik dış politika çizgisinin Bush döneminden beri nasıl da ilmek ilmek örülmekte olduğunu ortaya koyalım. Geçtiğimiz bahar aylarında, ABD kongresi “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasını ve Terörizmi Önleme Komisyonu” adlı bir komisyon kurmuştu. O zaman pek dikkat çekmeyen bu komisyonun işlevi şimdilerde daha iyi anlaşılmaktadır. Komisyonun amacı nükleer silahlar başta olmak üzere “kitle imha silahlarının teröristlerin eline geçmesini önlemek” ve “uluslararası kamuoyunu bu tehlikeye karşı uyarmak”tı. Komisyon yayınladığı bir raporda, “eğer uluslararası topluluk kararlılıkla ve acilen harekete geçmezse, 2013 yılının sonuna kadar dünyanın bir bölgesindeki bir terörist saldırıda bir kitle imha silahı kullanılması, kullanılmamasından daha olası” diyerek, AB ülkelerini ve diğer emperyalist güçleri ABD emperyalizminin öncülüğünde bu tehlikeye karşı mücadeleye çağırıyordu. Rapordaki en kritik tespit ise şuydu: “Bugün bir terörizm ve kitle imha silahları haritası olsaydı, bütün yollar Pakistan’da kesişirdi.” Komisyon, Pakistan’ın hedef tahtasına oturtulmasını ise İran’a nükleer teknoloji-malzeme satmaya çalışmasına ve El Kaide militanlarının bu nükleer silahlara ulaşabileceği kaygısına bağlıyor. Yani Obama’nın son aylarda açıkladığı dış politika çizgisi, meğerse Bush ekibince aylar öncesinden hazırlanıyormuş. Hatta bu yönde ciddi provokasyonlar bile hazırlanmış.

Anlıyoruz ki, Pakistan’da Butto’nun apar topar ve adeta zorla ülkeye geri döndürülmesiyle başlayan sürecin bir suikastla devam etmesi, Müşerref’in koltuğunu bırakmak zorunda kalması, El Kaide militanlarına yataklık ediliyor gerekçesiyle ABD helikopterlerinin, üstelik de tüm uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayarak, sorgusuz sualsiz Pakistan topraklarını bombalaması, Pakistan ile Hindistan arasındaki gerginliğin tırmandırılması ve son olarak da Hindistan’ın Mumbai (Bombay) kentinde yaşanan olayların hepsi de bu planın parçalarıdır.

Amerikan emperyalizmi, emperyalist savaşta kamplaşmayı derinleştirme politikasını devam ettiriyor ve bu temelde Hindistan’ı da yanına çekmeye çalışıyor. Bush iktidarının geçtiğimiz aylarda Hindistan’la imzaladığı nükleer ticaret anlaşması ve Pakistan’la yaşadığı gerginlikte Hindistan’a arka çıkması bunun işaretleridir. ABD’nin yeni dönemde emperyalist saldırganlığının merkezine Afganistan ve Pakistan’ı oturtacak olması, “şer ekseni”ne karşı müttefik ülkelerden oluşan bir cephe hattını oluşturma çabalarının devamıdır. Bu cephe hattının Ortadoğu’daki mevzilerinin yanı sıra şimdi de orta ve güney Asya gündemdedir. 11 Eylül 2001’den hemen sonra afişe edilen ve fakat aslında çok daha eskilere dayanan Genişletilmiş Ortadoğu Projesinin zeminini oluşturan coğrafi alanı gözlerimizin önüne getirecek olursak, emperyalist savaşın alevlerinin kuzey Afrika’dan güneydoğu Asya’ya kadar, Kafkaslar’ı ve orta Asya’yı da içine alarak bu coğrafi hat boyunca nasıl da yayıldığını rahatlıkla görebiliriz.

Şimdi de, sözümona daha “ılımlı” bir dış politika izleyeceği savunulan Obama, ABD’nin İran’a yönelik kullandığı tehditkâr ve saldırgan dili aynen devam ettirerek, “bir sonraki Amerikan başkanını beklemeyin, çünkü baskı artacak, tutumunuzu değiştirin” diye sesleniyor. Ardından da İran’ın nükleer programını devam ettirmesinin uluslararası toplum tarafından daha fazla yaptırım ve baskı görmesine sebep olacağını açıklıyor. Demek ki “garp cephesinde” değişen bir şey yok.

Filler tepişmeye çimenler ezilmeye devam ediyor

Dünyanın içinde bulunduğu bu “ahval ve şerait” altında, Türkiye burjuvazisi de 2008 yılını bir yandan kendi iç hesaplaşmasını sürdürerek diğer yandan da bölgesinde alt emperyalist bir güç olmaya çalışarak geçirmiştir. Bu yolda Kürt halkına yönelik haksız savaşı devam ettirmekten, işçi sınıfının haklarına azgınca saldırmaktan ve emperyalist güçlerle kirli ittifaklara girişmekten geri durmamıştır.

Ocak 2008 tarihli yazısında Levent Toprak, 2007 yılı boyunca siyasal düzlemde AKP ve orduda uçlaşan tepişme sonunda tarafların, emekçi kitlelerin ve Kürt coğrafyasının acıları üzerinde yükselen kanlı bir uzlaşmaya varmış göründüklerini söylüyordu. Zaman zaman taraflar arasında gerginlik tırmansa da, genel olarak bu konsensüse uyuldu. Nitekim 2008’in açılışı da 9 günlük bir sınır ötesi harekât ile yapılmıştı. Kürt halkına karşı onyıllardır yürütülen haksız savaşın devamı olan bu sınır ötesi harekâtlar zaman zaman karadan zaman zaman da havadan düzenlenen saldırılarla yıl boyu sürdürüldü. Burjuva generaller ve onların şakşakçılığına soyunmuş olan “apoletli medya”, her defasında PKK’nin bittiğini, dağıldığını, çözüldüğünü vs. söyleyip durdular. Askeri alandaki saldırılara, siyasi alandaki baskılar ve Kürt hareketinin siyasal temsilcisi konumundaki DTP’yi boğma girişimleri eşlik etti. Yoğun şoven ve ırkçı kampanyalar eşliğinde Türk işçiler ve emekçiler, Kürt halkına karşı kışkırtılmaya çalışıldı. Ancak burjuvazinin bu gerici ve baskıcı politikalarına rağmen, Kürt kitlelerin “demokratik ve adil bir çözüm” yönündeki talepleri artarak sürdü.

Kürt halkının haklı mücadelesine yönelik saldırı temelinde sağlanan bu uzlaşının her alanda sağlanamayacağı ve geçici olduğu, zaman zaman tarafların birbirine yönelik güç denemelerini engellemeyeceği de tespitlerimiz arasındaydı. AKP’ye yönelik kapatma davası, türban konusunda anayasa mahkemesinin verdiği karar ve Ergenekon davası da bu tespitlerimizi doğruladı. Bu ana gelişmeleri, Doğan holdingle AKP arasında baş gösteren itişme, Deniz Feneri üzerinden açılan yolsuzluk davası gibi irili ufaklı birçok yan gelişme takip etti.

Yılın ilk aylarında, sınır ötesi operasyonlar üzerinden hükümetin orduyla kol kola verdiği pozlar ve CHP ile MHP’nin ilk kez Genelkurmayı doğrudan hedef alan eleştirilerde bulunmaları, burjuva kampların kendi içinde de homojen olmadığına ve yeni uzlaşmalar temelinde yaşanacak tasfiyelere işaret ediyordu. İlk etapta, türban serbestisinin Anayasa mahkemesine götürülmesi ve hemen ardından da AKP hakkında kapatma davası açılması, buna karşılık AKP’nin de Ergenekon davası için düğmeye basmasıyla birlikte tansiyon yine yükseldi. Anayasa mahkemesi türban serbestisini tanımadı ama AKP’yi de kapatmadı. AKP de Ergenekon davası kapsamında, “Avrasyacı” kliğin artık deşifre olmuş ve sorun yaratmaya başlamış unsurlarını tasfiye edeceğinin ama ordunun üst kademelerine dokunmayacağının sinyallerini verdi. Sonuçta, karşılıklı saldırılar ve geri çekilmeler üzerinden, bir önceki yıl oluşmuş konsensüs devam etti.

Türkiye’nin iç siyaset arenasında cereyan eden bu kapışmalar, uluslararası konjonktürle de kaçınılmaz olarak karşılıklı bir etkileşim içindedir. Emperyalist kamplaşmada Amerikan emperyalizminin arkasında saf tutmuş olan Türkiye’nin bu pozisyonu, içerde de burjuva kampların ABD veya AB gibi emperyalist güçleri kendi yanına çekme çabalarında somutlanmakta, buna paralel olarak bu emperyalist odakların politikalarına uygun bir çizgiyi yürütmelerini de zorunlu kılmaktadır. Epeyce semirmiş olan Türkiye burjuvazisinin bölgesel düzeyde hegemon güç olma çabaları da bu karşılıklı ilişkiyi ve tabiyeti koşullandırmaktadır. Rusya-Gürcistan savaşının ardından üstlenilmeye çalışılan arabuluculuk rolü ve Ortadoğu’da yürüyen kavgada takınılan “barış meleği” pozları bu yönde yorumlanmalıdır.

Ancak daha önce de söylediğimiz gibi, bölgesel güç olma yolunda Türkiye burjuvazisinin aşması gereken ciddi yapısal ve siyasi engeller mevcuttur. Büyük burjuvazi ile statükocu burjuva kanat arasında yürüyen çatışma, Kürt sorunu, Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu ve AB’ye giriş meselesi bunların en önemlilerindendir. 2007 yılının sonlarına doğru oluşan ve 2008 yılı boyunca da burjuva kamplar arasında devam eden konsensüs, bu sorunları ortadan kaldırmış veya aşılmasını sağlamış değildir. Büyük sermayenin temsilcisi AKP de, bu sorunları çözme niyeti ve kapasitesinde olmadığını artık ispat etmiştir.

AKP’nin işçi sınıfının haklarına yönelik saldırıları ve işçi düşmanlığı da tüm burjuva kanatların uzlaştığı başlıca alanlardan biridir. Neoliberalizmin şampiyonu AKP, önce SSGSS yasasını meclisten geçirmiş ve uygulamaya koymuş, ardından da İstihdam Paketiyle yeni saldırıları hayata geçirmeye başlamıştır. Sırada ise kıdem tazminatlarının ve işsizlik fonunun cebellezi edilmesini amaçlayan yeni tasarılar bulunmaktadır. Bu saldırılara ek olarak sudan doğalgaza, elektrikten ulaşıma kadar pek çok kalemde ciddi zamlar yapılmıştır. İşçi ve emekçi sınıflar daha da yoksullaştırılmış, buna karşın ücretlerdeki zam oranları resmi enflasyon rakamlarının bile altında tutulmuştur. Son aylarda ekonomik kriz gerekçesiyle işten atılan yüz binlerce işçi içinse hiçbir şey yapılmamıştır. Başbakanın “hamdolsun kriz teğet geçti” gibi vecizeleri eşliğinde ve Türk-İş, Hak-İş, Kamu-Sen gibi sınıf işbirlikçi sendikaların da desteğiyle işçi sınıfı ekonomik krizin ağırlığı altında ezilmeye terk edilmekte, daha da önemlisi krizin faturası işçi sınıfına ödetilmektedir.

Tüm bunlardan çıkan sonuç, önceki yıllarda olduğu gibi 2009 yılında da Türkiye işçi sınıfını çetin mücadelelerin beklediğidir. Türkiye işçi sınıfı bir yandan krizin faturasını ödemeyi reddetmek ve neoliberal saldırılara karşı mücadele etmek, diğer yandan ise emperyalist politikalara-saldırılara karşı kavga vermek zorundadır.

İşçi sınıfı uyanıyor

Türkiye’de ve dünyada yaşanan bu gelişmelere karşılık işçi sınıfı cephesinde önemli bir hareketlilik sözkonusu olmuştur. Dünya işçi sınıfı kapitalist sistemin yaptıkları karşısında sessiz kalmayacağını göstermiştir.

2007’nin son ayları, burjuvazinin hayata geçirmeye çalıştığı gerici sosyal güvenlik reformlarına karşı Avrupa genelinde yaygın grevlere sahne olmuştu. Milyonlarca işçi bu grevlere katılmıştı. Bu devasa grevlere, işçi sınıfının fazla mesai ücretlerinin ödenmesinden ücretlerinin arttırılmasına, insan sağlığını tehdit eden şartlarda üretim yapılmasından fabrikaların kapatılmasına kadar birçok konuda verilen mücadeleler eşlik etti. Tüm bunlar, burjuva ideologların yıllardan beridir yürüttüğü “işçi sınıfı öldü, bitti” propagandasına ve kimi sol çevrelerin farklı “toplumsal dinamik” arayışlarına karşı, örgütlü işçi sınıfının kapitalist sisteme karşı mücadelede asıl motor gücü oluşturduğunu bir kez daha ortaya koyuyordu.

Bu dalgayı, ekonomik krizin de etkisiyle kapatılan veya işgücünün daha ucuz olduğu ülkelere taşınan işletmelerde çalışan Avrupalı işçilerin eylemleri ve grevleri takip etti. Almanya’da Nokia işçileri, Danimarka’da Unilever işçileri, Rusya’da Ford fabrikasının grevcileri işçi sınıfının çaresiz olmadığını ortaya koydular. Avrupalı tekellerin işçileri, fabrikaların taşındığı Hindistan, Vietnam, Kamboçya gibi ülkelerin işçilerini de örgütleyerek ve onlarla dayanışarak, işçi sınıfının uluslararası dayanışmasının da güzel örneklerini sundular. Aynı zamanda sermayenin küresel saldırılarına ancak küresel ölçekte karşı konulabileceğini de göstermiş oldular.

Bir başka önemli örnek de, Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonunun (ITF) Zimbabwe’ye silah taşıyan Çin bayraklı An Yue Jiang adlı gemiyi 24 Nisanda bloke ederek bir gemi dolusu silahın Zimbabwe’de muhtemel bir soykırımda kullanılmasını engellemesiydi. Benzer şekilde ABD’de 25 bin liman işçisi, 1 Mayıs günü iş bırakarak Afganistan’a ve Irak’a silah götüren gemileri yüklemeyi reddettiler. Güney Afrika Cumhuriyeti’nde de liman işçileri silah taşıyan gemileri boykot ederek limana sokmamışlardı. Böylece emperyalist savaşa karşı mücadele yöntemleri konusunda dünya işçi sınıfına somut örnekler sunuyorlardı.

Güney Kore’deki grev dalgası, Peru’daki hükümeti sallamaya başlayan grevler, Hindistan’da sayıları ve katılım düzeyi gittikçe artan grevler, İtalya’da yapılan genel grevler, Kolombiyalı ve Şilili işçilerin grevleri, Mısır’da vergi memurlarının grevi vb., hepsi de uluslararası işçi sınıfının çürüyen kapitalist sistemin yarattığı kaosa karşı sesiz durmayacağının işaretleriydi.

Eylül ayında New York borsası önünde toplanan binlerce Amerikalı işçi, kriz gerekçesiyle tekellere ve bankalara devlet yardımı yapılmasını protesto ederek ve asıl kendilerine devlet yardımı yapılmasını talep ederek, krizin faturasını ödemeyeceklerini kapitalizmin en büyük metropolünde sermayenin yüzüne haykırdılar. Yine ABD’deki bir fabrikanın işçileri de, krizden dolayı iflas ettiğini söyleyen ve aylardır ücretlerini ödemeyen patronlarına işyerini işgal ederek cevap verdiler ve şirkete kredi vermeyen bankayı zorlayarak ücret ödemeleri için kredi vermesini sağladılar. İşçi sınıfının krize karşı mücadele yönteminin örnekleri de böylece şekillenmiş oluyordu.

Bahar aylarında, gıda fiyatlarındaki ani yükselişle birlikte 30’dan fazla ülkede eş zamanlı olarak patlak veren isyanlar da, meselenin sadece ekonomik krizle sınırlı olmadığının, kapitalizmin her alanda çivisinin çıktığının ve inişe geçtiğinin habercisiydi. Ama yılın kapanışına ve dolayısıyla yeni yıla girişine damgasını vuran eylemler komşumuz Yunanistan’da gerçekleşti. 15 yaşında bir gencin polis kurşunuyla hayatını kaybetmesi sonucu tetiklenen olaylarda, haftalar boyunca onbinlerce genç Atina ve Selanik gibi büyük şehirlerin sokaklarını işgal ettiler. Okullar, televizyon istasyonları işgal edildi, karakollar basıldı. Ardından işçiler kitlesel bir genel grev gerçekleştirdiler.

İşçi sınıfının bir önceki yıldan devraldığı ve yıl boyunca devam eden bu hareketliliği, kapitalist sistemin ekonomik krizine ve emperyalist savaşına karşı 2009 yılında vereceği tepkinin de habercisidir. Kapitalizmin ekonomik açıdan inişe geçmiş olduğu, siyasal açıdan bunalımlı bir döneme girdiği ve bu sürecin hem burjuva güçler hem de emek güçleri cenahında oldukça hareketli geçeceği artık çok açıktır. Özetlemeye çalıştığımız 2008 yılına ait gelişmeler ve geçmiş yılların değerlendirmeleri hep bu öngörümüzü doğrulamaktadır. 2008 yılının, emperyalist-kapitalist sistemin biraz daha dibe battığı, işçi sınıfı içinse yeni umutların filizlenmesini sağlayacak hareketlenmelerin daha da yükseldiği bir yıl olduğunu söyleyebiliriz. Ama her zaman söylediğimiz gibi, önemli olan işçi sınıfının saflarında gelişen bu haklı tepkinin doğru yönde kanalize edilebilmesi ve kapitalizmin temeline yönlendirilebilmesidir. Yoksa kapitalist sistemin krizini atlatmasına ve böylece de insanlığın başına yeni belâlar örmesine fırsat sunulacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:46, Ocak 2009