Fransa Seçimleri: Tehlike Geçti mi?


Çeşitli isimler ve görünümler altındaki faşist partilerin ve/veya hareketlerin mevcut söylemlerinin ve politikalarının işçi ve emekçileri yanıltmasına izin verilmemelidir. Şu anda onlar, sivri dişlerini ve pençelerini olabildiğince gizlemeye uğraşmakta ve demagoji yaparak popülerliklerini arttırmaya çalışmaktadırlar. Faşist tırmanışın önlenememesi durumunda işçi sınıfı büyük kayıplar verecektir. İşçi ve emekçi sınıflara bu gerçeklerin anlatılması ve kavratılması son derece önemlidir. Çünkü 3. Dünya Savaşının günbegün kızıştığı ve yayıldığı bir dünyada, faşizmin güç kazanmasının yarattığı tehlikenin büyüklüğü, 2. Dünya Savaşının Hitler Almanyasında ve Mussolini İtalyasında yaşananlardan hatırlanabilir.


Fransa’da iki tur halinde yapılan bölge seçimleri 13 Aralık itibariyle sonuçlandı. İlk turda hiçbir partinin mutlak çoğunluğu sağlayamaması sebebiyle ikinci tura gidilen bölge seçimlerinde, Sarkozy liderliğindeki Cumhuriyetçiler (UDI) 7 ve Hollande’ın Sosyalist Partisi (PS) 5 bölgede seçimi kazandılar. Seçimin gündeme taşıdığı asıl konu ise, ilk turda aldığı yüksek oy oranı üzerinden faşist Ulusal Cephe’nin (NF) yükselişi oldu.

Bölge seçimlerinin 6 Aralıkta yapılan ilk turunda NF, toplamda %28 oy alarak 13 bölgenin 6’sında birinci parti olmuştu. İlk turda, ana muhalefet partisi konumundaki UDI %27, iktidardaki PS ise %23 oranında oy almıştı. İkinci turda ise, Sosyalist Parti’yle sağcı Cumhuriyetçilerin bir nevi “ittifak” kurması sonucu faşist Ulusal Cephe hiçbir bölgede seçimi kazanamadı ama oylarını arttırmayı sürdürdü.

Bölge seçimleri ne anlama geliyor?

Öncelikle bölge seçimlerinin, Fransa’daki siyasi yapı açısından ne anlama geldiğinden kısaca bahsedelim. Fransa’da 1982’de yapılan bir düzenlemeyle bölge sistemine geçilmiştir ve altı yılda bir bölge meclislerinin üyeleri halk tarafından seçilmektedir. 1982’de yapılan ilk düzenlemede 22 olan bölge sayısı (ek olarak 5 adet de deniz aşırı bölge belirlenmiştir), 2015 Ocağında 13’e indirilmiştir. Halk tarafından seçilen bölge meclisi üyeleri, kendi aralarından bölge meclisleri başkanlarını da 3 yıllığına seçmektedirler. Bölge meclis başkanı, bölgenin siyasi sorumlusu sayılmaktadır.

Bölge meclislerinin ve başkanlarının, bölgedeki ekonomik faaliyetlerde, eğitimde ve bayındırlık gibi konularda çeşitli görev ve yetkileri bulunmaktadır. Bölgelerin oluşturulmasındaki amaçlardan biri de, il sınırlarının ekonomik faaliyetler açısından yetersiz görülmesi ve daha geniş (birkaç ili kapsayan) bölgeler oluşturularak ekonomik faaliyetlerin bu çapta yürütülebilmesi olmuştur. Bu sebeple de yine bölgesel bazda özel sektörün, yani burjuvazinin ve onu temsil eden örgütlerin yer aldığı, danışma organı niteliğinde çeşitli ekonomik ve sosyal meclisler de oluşturulmuştur, ki böylece iş dünyasının bölge meclisleri üzerinden bölgenin idari yapısında ve karar mekanizmalarındaki doğrudan etkisinin artması sağlanmıştır. Dolayısıyla bir partinin, aldığı oy oranında çıkardığı bölge meclisi üyesi sayısı, yukarıda bahsi geçen konularda daha fazla söz hakkına sahip olması anlamına gelmektedir.

Bölge meclislerinin bir diğer önemi de, senato seçimlerinde görülmektedir. Fransa’da “yarı başkanlık” sistemi vardır ve parlamentonun yanı sıra bir de senato bulunmaktadır. Parlamento üyeleri, yani milletvekilleri halk tarafından genel oyla seçilirken, senato üyeleri; belediye meclisleri, il meclisleri ve bölge meclisleri üyeleri içinden belirlenen “delegeler” tarafından seçilmektedir. Dolayısıyla bölge meclislerinde etkin olmak, senato üyelerini belirlemek açısından önemlidir.

İşte bu bölgeler sisteminde, bölge meclislerini belirlemek için yapılan seçimlerin ilk turunda faşist bir parti olan Ulusal Cephe, ülke genelinde %28 oranında oy alarak birinci parti olmuştu. Üstelik bu bölgelerin bazılarında oy oranı %40’ları bulmuştu. Bunun üzerine hem Fransa’da hem de dünya basınında, “Fransa’da aşırı sağın sürpriz yükselişi” türünden başlıklarla konu kamuoyunun gündemine taşınmıştı.

İkinci turda ise, merkez sağı temsil eden Cumhuriyetçilerle merkez solu temsil eden Sosyalist Parti’nin yürüttüğü ortak propaganda sonucu, faşist Ulusal Cephe’nin hiçbir bölgede çoğunluğu alamaması sağlanmış oldu. Sosyalist Partili cumhurbaşkanı ve başbakan, yaptıkları konuşmalarda, “aşırı sağ”ın yükselişine dikkat çekerek Ulusal Cephe’nin bu yükselişi önlenemediği takdirde Fransa’nın iç savaşa sürükleneceğini söylediler. Sağcı Sarkozy de, Ulusal Cephe’nin cumhuriyeti tehdit ettiği söylemi üzerinden yüklendi.

Bu sonucun alınmasında, seçimlere katılım oranının ikinci turda artması da rol oynadı. Sosyalist Partili başbakanın çağrılarıyla, ilk turda %48 civarında olan seçimlere katılım oranı, ikinci turda yaklaşık 10 puan artarak %58’lere çıktı. Toplam 44 milyon seçmenin bulunduğu Fransa’da bu artış 4 milyondan fazla seçmene tekabül ediyor. İlk turda 20 milyondan fazla seçmen sandık başına gitmişti, ikinci turda ise bu sayı 25 milyona yaklaşmış oldu. Üstelik sandık başına giden bu 4 milyonluk kitlenin çoğunluğunu da Ulusal Cephe’yi “aşırı” bulan seçmenler oluşturuyordu. Bu faktörün yanı sıra, Sosyalist Parti liderliğinin ikinci turdan önce yaptığı açıklama uyarınca, 3 bölgede Sarkozy’nin Cumhuriyetçi Partisi lehine adaylarını geri çekmesinin de altını çizmek gerekir. Yani 3 bölgede Sosyalist Parti bölge meclisine aday göstermedi ve böylece kendisini destekleyen seçmen kitlesini faşist Ulusal Cephe’yle sağcı Cumhuriyetçiler arasında tercih yapmak zorunda bıraktı, ki bunun sonucu da bu bölgelerde sağcı Cumhuriyetçilerin çoğunluğu elde etmesi oldu.

Sonuç olarak seçimleri 7 bölgede Sarkozy liderliğindeki Cumhuriyetçiler, 5 bölgede de Hollande’ın Sosyalist Partisi kazanmış oldu. Bu gelişme, burjuva yazar-çizer takımı tarafından genelde “aşırı sağın yükselişi önlendi” şeklinde yorumlandı. Zaten daha ikinci turdan önce çeşitli burjuva medya organlarında, Ulusal Cephe’nin her zamanki gibi ikinci turda önünün kesileceği söyleniyordu.

Tehlike büyüyor

Burjuva medyanın ve liberal sol çevrelerin ikinci tur sonuçları üzerinden yürek ferahlatıcı bir hava yaratma çabaları, eğer kasıtlı bir aldatmaca değilse, temelsizdir. Faşist Ulusal Cephe hiçbir bölgede tek başına çoğunluğu sağlayamamış olsa da, oylarını arttırmayı başarmıştır. Yani faşist hareketin yükselişi önlenememiştir. Aksine tehlike büyümektedir. Zaten Ulusal Cephe’nin bu yükselişi yeni bir şey de değildir. Fiilen iki partili (Cumhuriyetçiler ve Sosyalistler) bir seçim atmosferinin hüküm sürdüğü Fransa’da, faşist Ulusal Cephe son 10 yıldan beri kademeli olarak oy oranını arttırmakta ve siyasi etki alanını da genişleterek güçlenmektedir. Ulusal Cephe artık Fransa’nın üçüncü büyük partisi olarak kendini tescil ettirmiş durumdadır. Üstelik faşist Ulusal Cephe’nin yükselişine Avrupa’nın tamamında ırkçı ve faşist hareketlerin güçlenmesi eşlik etmektedir. Bu da tehlikenin büyüklüğünün en önemli göstergelerinden birisidir.

Irkçı ve faşist hareketlerin güçlenişinin temelini oluşturan zemin tüm Avrupa’da aynıdır ve devam etmektedir; süregelen ekonomik kriz ve bunun kaçınılmaz toplumsal yansımaları olan işsizlik ve yoksulluktaki artış, gittikçe kızışan ve yayılan emperyalist savaş. İşçi sınıfının genel anlamda örgütsüz durumda oluşunun ve devrimci bir alternatifin yokluğunun belirlediği koşullarda, burjuva hükümetler kitlelerde biriken öfke ve tepkiyi göçmenler-mülteciler üzerinden yabancı düşmanlığına kanalize etmekte yahut bunun önünü açmakta, milliyetçi-şoven politikalara ve propagandaya hız vermektedirler.

Burjuva hükümetlerin izlediği bu politikalar genel olarak sağın güçlenmesini sağlamakta, ırkçı-faşist hareketler de hazırda bekletilmektedir. Bu tabloya tüm kapitalist ülkelerde artmakta olan otoriterleşme eğilimini ve baskıcı, anti-demokratik politikaları eklediğimizde, meselenin sadece ırkçı-faşist partilerin aldığı oydan ibaret olmadığı da anlaşılacaktır. Fransa’daki son bölge seçimleri de aslında buna örnektir.

İktidarda Sosyalist Parti bulunmasına rağmen, bölge seçimlerinin ilk turunda tüm sol oyların toplam oranı %36 iken, sağın toplam oy oranı %60’ı bulmuştur. İkinci turda da, %10’un altında oy alan partiler diğer 3 parti (PS, UDI, NF) lehine çekilmek zorunda kaldıklarından oyları bu üç partiye gitmiş ve sonuçta solun oyları %32’ye düşmüş, sağın oyları ise %68’e çıkmıştır. Bu dağılım Fransa genelinde toplumda bir sağa kayış olduğunu açık biçimde göstermektedir. Üstelik faşist Ulusal Cephe’nin oyları oran olarak iki tur arasında pek değişmemiş (ilk turda %27,89, ikinci turda %27,36), fakat sayı olarak artmıştır (ilk turda 6 milyon 52 bin 733, ikinci turda 6 milyon 820 bin 147). Ulusal Cephe iki bölgede %40’ın üzerinde oy almış, 7 bölgede de oyları hep %20’nin üzerinde seyretmiştir. Ve ülke genelinde bölge meclisindeki üyeliklerin %20’ye yakınını elde etmiştir, ki bunun anlamı bir önceki bölge seçimine göre sandalye sayısını yaklaşık üçe katladığıdır. Kısacası faşist Ulusal Cephe, Fransa’nın üçüncü büyük partisi haline gelmiştir.

Bu da demektir ki, işçi-emekçi sınıflar açısından Fransa’da tehlike geçmek bir tarafa giderek daha da büyümektedir. Bu tabloya Hollanda’da faşist Özgürlük Partisi’nin oy oranının %25’e yaklaştığını, İngiltere’de Bağımsızlık Partisi’nin oylarını son seçimde %13’e çıkarttığını, İtalya’daki Kuzey Birliği’nin oy potansiyelinin %15’e ulaştığını ve İskandinavya’dan Yunanistan’a, Arjantin’den Venezuela’ya sağın yükselişini eklersek, durumun ciddiyeti daha iyi anlaşılacaktır.

Fransa’da işlerin bu noktaya gelmesinde Sosyalist Partinin ve ona destek veren Fransız Komünist Partisinin (FKP) rolü büyüktür. Sosyalist Parti, yaptığı icraatlarla ortalama bir burjuva sol partiden bile daha sağda olduğunu defalarca ortaya koymuştur. Fransa’nın Afrika ve Ortadoğu’daki emperyalist çıkarları için yürüttüğü saldırgan siyaset, işçi sınıfına yönelik çıkardığı saldırı yasaları, yükselen işsizliğe karşı hiçbir önlem almaması ve özellikle son dönemde “terör” saldırılarını bahane ederek anti-demokratik uygulamalara hız vermesi buna örnektir. İşçi ve emekçiler, içinde bulundukları yanılgı sebebiyle büyük umutlar besledikleri Sosyalist Parti’nin durumlarında bir düzelme yaratmaması, hatta daha da kötüye bir gidişin yaşanması karşısında, bu kez de sağa yönelmektedirler. Ancak bu kez kayma sadece merkez sağa değil faşist harekete de olduğu için tehlike daha büyüktür. Fransa’da yaşanan durum, yani “sol” namına yapılanlar yüzünden kitlelerin sağa kayması, şu anda sol iktidarların bulunduğu pek çok ülkede de (Arjantin, Venezuela, Brezilya, Yunanistan, İspanya vb.) ya yaşanmaktadır ya da yaşanması muhtemeldir.

Bu tehlike karşısında merkez solu temsil eden Sosyalist Parti’nin (ve onu destekleyen diğer sol güçlerin) çözüm önerisi “Fransa halkının cumhuriyet değerleri etrafında kenetlenmesi” olmuştur. Ancak faşizmin önüne geçmek, “vebaya karşı sıtma” politikası olarak özetlenebilecek bu türden politikalarla mümkün olmayacaktır. Soyut burjuva değerlere sarılarak faşizmin önlendiğine dair tarihte bir örnek yoktur. Aksine, reformist sol veya burjuva solu bir kez daha uğursuz rolünü oynayıp kitleleri pasifize ederse ve devrimci bir alternatif yaratılarak bu gidişat bozulamazsa, Fransa veya benzeri ülkelerde faşizmin yükselişinin önü kesilemeyecektir.

Çeşitli isimler ve görünümler altındaki faşist partilerin ve/veya hareketlerin mevcut söylemlerinin ve politikalarının işçi ve emekçileri yanıltmasına izin verilmemelidir. Şu anda onlar, sivri dişlerini ve pençelerini olabildiğince gizlemeye uğraşmakta ve demagoji yaparak popülerliklerini arttırmaya çalışmaktadırlar. Ulusal Cephe’nin eski ve kurucu lideri olan baba Le Pen’in, sivri lafları nedeniyle kızı tarafından partiden ihraç edilmesi buna örnektir. Sonuçta faşist Ulusal Cephe’nin ne programında ne de politikalarında bir şey değişmiştir, sadece, baba Le Pen niyetini açıkça belli eden laflar ettiğinden tepki çekmiş ve yerine “kuzu postunda kurt” olan kızı geçirilmiştir. Ama bu durum kimseyi aldatmasın, fırsatını buldukları oranda ırkçı ve faşist söylemlerinin dozunu arttıracaklardır. Faşist tırmanışın önlenememesi durumunda işçi sınıfı büyük kayıplar verecektir. İşçi ve emekçi sınıflara bu gerçeklerin anlatılması ve kavratılması son derece önemlidir. Çünkü 3. Dünya Savaşının günbegün kızıştığı ve yayıldığı bir dünyada, faşizmin güç kazanmasının yarattığı tehlikenin büyüklüğü, 2. Dünya Savaşının Hitler Almanyasında ve Mussolini İtalyasında yaşananlardan hatırlanabilir.


Etiketler