NATO’nun Kanlı Tarihi ve Suç Ortaklığının 60. Yılı


Türk devleti NATO’ya üye oluşunun 60. yılını kutluyor. 18 Şubat 1952’de Türkiye ve Yunanistan’ın NATO üyeliği resmiyet kazanmıştı. 60. yıl kutlamaları çerçevesinde NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, Türkiye’ye davet edilerek en üst düzeyde ağırlandı. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı NATO’ya “gönülden” bağlılıklarını bildiren mesajlar yayınladılar. 60. yıl dolayısıyla reklâm panolarına ilanlar asıldı. Egemen sınıfın ve siyasi temsilcilerinin, kuruluşundan bugüne emperyalist savaş örgütü NATO’ya gönülden bağlı olmaları ve her fırsatta NATO’yu muhabbetle anmaları elbette boşuna değildir. NATO’nun kuruluş amaçlarına, tarihçesine, yapısına ve geçmişten bugüne Türk burjuvazisinin hangi amaç ve çıkarlarına hizmet ettiğine bakarsak, bu örgütün burjuva devlet açısından taşıdığı kıymet anlaşılacaktır.

NATO anti-komünist savaş örgütü olarak kuruldu

2. Emperyalist Paylaşım Savaşının bitiminde ABD emperyalizmi ve Avrupalı kapitalistler, Avrupa’da gelişebilecek işçi devrimlerinden korkuyorlardı. Kapitalizm, faşist rejimlere ve on milyonlarca emekçinin öldüğü dünya savaşına yol açmıştı. Savaşın sonunda Avrupa yıkılmıştı. İşsizlik ve yoksulluk içerisindeki kitlelerde, kapitalist düzene karşı öfke had safhadaydı. Emperyalist kapitalist düzen, toplumsal devrim korkusu yaşıyordu. SSCB, savaştan güç ve etkinliğini arttırarak çıkmış, Doğu Avrupa ve Balkan ülkelerinin bir bölümü kapitalist sistemden kopmuştu. Kapitalizmden kopan ülkelere 1948’de Kuzey Kore ve 1949’da Çin de eklendi. Kendilerini “sosyalist” olarak tanımlayan bu ülkeler SSCB ile birlikte blok oluşturmuşlardı.

Kapitalist güçler, ne pahasına olursa olsun özel mülkiyete dayalı sömürü düzenlerini sürdürmeyi ve işçi devrimlerini engellemeyi amaçlıyorlardı. Öte yandan başta SSCB olmak üzere kendisini “sosyalist” olarak adlandıran bloku kuşatmak ve etki alanını sınırlandırmak istiyorlardı. Savaş sonunda kapitalist dünyanın tartışmasız lideri haline gelen ABD, Batı Avrupalı müttefikleriyle birlikte 1949’da NATO’yu (Kuzey Atlantik Savunma Paktı) kurdu ve soğuk savaşı başlattı. 40 yılı aşkın bir süre boyunca dünya üzerinde dış ve iç politikalar soğuk savaş ekseninde belirlendi.

NATO “komünizm tehlikesine” karşı ideolojik, politik ve askeri bir savaş yürütmek üzere kuruldu. Kuruluşundan itibaren kapitalist devletlerin bünyesinde o güne kadar oluşturulmuş tüm karşı-devrimci güçleri merkezileştirmeye, Nazilerin deneyimlerinden de yararlanarak reorganize etmeye girişti.

NATO gerek emperyalist çıkarları korumak, gerek karşı-devrimci faaliyetleri yürütmek üzere yasal ve yasadışı kurumlardan oluşan geniş ve kapsamlı bir organizasyon ağı oluşturmuştur. Legal alanda, kalkınma enstitüleri, enformasyon merkezleri, stratejik araştırmalar yapan kurumlar bulunmaktadır. Ayrıca medyaya sızmak, sendika ve siyasi partileri yönlendirmek, anti-komünist propagandayı örgütlemek gibi işlevler üstlenen örgütlenmeler, işçi hareketlerini kontrol altına almakla görevli kadro yetiştiren enstitüler, gizli ya da açık biçimde NATO’ya bağlı olarak faaliyet yürüten organizasyonlardır. Uluslararası otomotiv ve petrol tekellerinin, bankaların, ITT, IBM gibi dev tekellerin bazı ülkelerdeki yönetim organizasyonları da NATO’ya bağlı kurumlarla iç içe çalışır.

Kapitalist egemenlerin tarih boyunca edindiği tüm karşı-devrimci deneyimleri harmanlayıp sentezleyen NATO, üye ülkelerin “derin devlet”lerini de şekillendirmiştir. Yasal görünümlü kurumların içine gömülerek örgütlenen kontr-gerilla örgütleri, faşist çeteler, siyasi partilerin içerisine uzanan kollar, orduların içerisindeki konspiratif yapılar, paramiliter güçler NATO’nun tezgâhında biçimlenmiş ve yetkinleşmiştir.

NATO’nun illegal örgütlenmesi, “Süper NATO” olarak da anılan örgütlenmedir. Bu karşı-devrimci örgütlenme ağının bugüne kadarki suç dosyası o kadar kabarık ki, bunları özetlemek için ciltler dolusu yazmak gerekir. Bu suç dosyasının içerisinde onlarca faşist darbe, yüzlerce katliam, binlerce provokasyon eylemi, on binlerce suikast, milyonlarca insanın işkence görmüş bedeni ve cesedi vardır. NATO bünyesindeki eğitimlerde kullanılan bir elkitabı, Sahra Talimnamesi 31-15 adıyla Türkçeye de çevrilmiştir. Bu talimnameye göre kontr-gerilla örgütlenmesinin çalışmaları içerisinde adam öldürme, bombalama, silahlı soygun, işkence, kötürüm hale getirme, adam kaçırma, tedhiş, olayları tahrik, misilleme, rehine alıkoyma, kundakçılık, sabotaj, kara propaganda, yalan haber yayma, zorbalık, şantaj gibi yöntemlerin kullanılacağı açıklanıyor. El kitabında gayri nizami kuvvetlerin yeraltı unsurlarının kural olarak yasal statüye sahip olmayacakları da belirtiliyor. Devrimci bir halk hareketi karşısında düzen güçlerinin hiçbir kanuni ya da ahlâki sınır tanımadıkları deneyimlerle de sabittir. NATO üyesi devletlerin yasal ordularının yanı sıra NATO ile bağlantılı gizli orduları ve gizli silah depoları bulunmaktadır. Devlet uzantısı bu gizli örgütlenmeler, ülkenin işgal ya da saldırı durumunda özel harp teknikleri uygulayarak “vatan savunması” yapacak direniş örgütleri oldukları söylenerek meşrulaştırmaya çalışılmaktadır. Oysa NATO nezdinde iç ve dış tehdit arasında fark gözetilmemektedir. Yani NATO üyesi ülkelerde devrimci hareketlere karşı kullanılmak üzere gizli ordular bulunmakta ve tehdidin seviyesine göre bu örgütlenmeler devreye sokulmaktadır.

Soğuk savaş sonrası NATO

1990’ların başında SSCB dağıldı, Varşova Paktı kendisini lağvetti. 1990’da Londra’da toplanan NATO zirvesinde SSCB’nin artık düşman olmadığı, soğuk savaşın bittiği ilan edildi. NATO’nun o güne değin varlığını dayandırdığı sebep “komünizm tehlikesi” ortadan kalktığına göre NATO gereksiz hale gelmiş olmalıydı. ABD, hegemonyası altında tuttuğu NATO’ya varlık gerekçesi kazandırmak üzere yoğun bir çabaya girişti. İlk zamanlar uluslararası terörizm, İslamcı terör, uyuşturucu kaçakçılığı gibi gerekçeler uyduruldu. Daha sonraları nükleer silaha sahip ya da nükleer silah geliştirmeye çalışan, “terör örgütlerini” destekleyen “terörist devletler” listesi oluşturuldu. NATO bu güçler karşısında hür dünyayı koruyacak, diktatörlük rejimleri altında yaşayan ulusların hür dünyanın değerleriyle yönetilebilmesi için çaba harcayacaktı! 1993’te Dünya Ticaret Merkezi’nin bombalanmasından 2001’deki 11 Eylül saldırılarına uzanan, bir dizi kaynağı şüpheli eylem gerçekleşti. Ardından ABD “terörizme karşı savaş” bahanesiyle önce Bin Ladin’in barındığı söylenen Afganistan’ı, ardından terör örgütlerini beslediği ve geliştirdiği kitle imha silahlarıyla dünyayı tehdit ettiği iddia edilen Irak’ı işgal etti. Bu süreçte NATO’nun varlık sebebi üzerine yürüyen tartışmalar, yerini yeni bir emperyalist paylaşım kavgasına bıraktı.

Türkiye’nin NATO’ya girişi

2. Emperyalist Paylaşım Savaşı boyunca Türk egemenler savaşa taraf olmak konusunda net bir karara varamamışlardı. NATO 1949’da kurulurken Türkiye bu emperyalist savaş makinesinin içerisinde yer almak istemiş ancak ilk etapta kabul edilmemişti. Türk burjuvazisi Haziran 1950’de başlayan Kore savaşını anti-komünist ittifaka kendini ispatlamak için fırsat olarak değerlendirecekti. Kore savaşı aslen ulusal bağımsızlığı kazanmak isteyen kuzeydeki güçlerin, güneydeki halkın da desteğiyle, güneyi elinde tutan işbirlikçi güçlere karşı başlattığı bir savaştı. Kuzey’deki ulusal kurtuluşçu güçler ilk birkaç gün içerisinde güneyi yenilgiye uğratmıştı. Ancak ABD emperyalizmi devreye girerek 3 yıl sürecek bir katliam başlattı. Bu savaşta 2 milyon insan, yani Kore nüfusunun %20’si katledildi. ABD, BM’den Kore’ye müdahale kararı çıkarttırarak Türkiye de içinde 15 kadar ülkenin askerini emperyalist saldırıya dahil etti. Türk burjuvazisinin çıkarları katliama ortak olmayı gerektiriyordu. ABD Ankara’dan 500 asker isterken, “şanımıza yakışmaz” diyen Menderes hükümeti Ekim 1950’de Kore’ye 5090 kişilik bir tugay gönderecekti.

Hükümet, NATO’ya Kore “vesilesiyle” girmenin hesabını yapıyordu. Hürriyet gazetesi manşetinde “Kore harbinde Amerikalılarla ortaklık kurduk. Onlar dolar ve silah, biz Mehmetçiğin kanını koyduk” yazıyordu. Kore savaşına karşı çıkanlar tutuklanıyor, savaşa karşı çıkan Türk Barışseverler Derneği kapatılıyordu. Diyanet İşleri “din ve Allah adına komünizme karşı savaş” fetvaları verirken, askerler gerçekte neye hizmet ettiklerini bile bilmeden hiç tanımadıkları bir ülkenin insanlarını katletmeye yollandı. Türkiye’nin Kore’de 700’den fazla askeri öldü, 2 binin üzerinde askeri yaralandı. Ancak egemenler savaşın sonucunda ABD’nin güvenini ve desteğini kazanarak NATO’ya girmiş, Marshall yardımından payını kapmıştı. TC geçen 60 yıl içerisinde, egemenlerin kirli çıkarları doğrultusunda, müttefiki NATO çatısı altında emperyalist savaş operasyonlarına 14 kez daha katıldı. Somali, Bosna, Adriyatik Denizi, Arnavutluk, İran-Irak, Kuveyt, Doğu Timor, Gürcistan, Afganistan, Kosova ve Letonya’ya asker gönderdi. Türkiye 2011 yılında Libya operasyonuna katılarak Kaddafi sonrası kurulacak yeni rejimde Libya pazarından alacağı payı güvence altına almaya çalıştı.

Türkiye’de kontrgerilla örgütlenmesi ve NATO

Türkiye topraklarında “derin devlet” örgütlenmesinin kökleri, NATO üyeliğinden daha eskiye dayanmaktadır. İttihat ve Terakki önderleri 1. Dünya Savaşı öncesinde gayri nizami harp yürütmek üzere Teşkilatı Mahsusa’yı kurmuşlardı. Bu örgüt, cumhuriyetin ilanından önce, savaş yıllarında Anadolu’daki Ermeniler başta olmak üzere gayrimüslim nüfusa yönelik soykırımdan Mustafa Suphilerin katledilmesine kadar pek çok kıyıma imza atmıştı. Egemenlerin komünizmle mücadelede ve Kürt isyanlarını bastırmada epey tecrübe biriktirmiş gizli devlet yapılarının, soğuk savaşın başlamasıyla birlikte NATO ve CIA merkezli karşı-devrimci örgütlenmelere uyarlanması zor olmayacaktı. Türk burjuvazisinin “derin devlet” örgütlenmeleri NATO sayesinde İtalyan ve Alman faşizminin deneyimlerini, ABD ve İngiliz emperyalizminin birikimlerini kendi kıyım geleneğiyle harmanladı. Böylece Türkiye’deki gizli devlet örgütlenmesi NATO’ya eklemlenerek ABD emperyalizminin sunduğu olanaklarla donanıp uluslararası karşı-devrimin güçlü mevzilerinden biri haline geldi.

Alparslan Türkeş 1950’lerin başında genç bir subayken TSK tarafından ABD’ye gönderildi. Burada “özel harp” eğitimi aldı. 1956’da NATO’nun Türk Temsil Heyeti üyesi olarak tekrar ABD’ye gitti ve Türkiye’nin ilk “özel harp, kontr-gerilla uzmanlarından biri olarak Genelkurmay’ın NATO Dairesini yönetti. İlerleyen yıllarda Türkiye’deki faşist partinin (MHP) lideri ve silahlı faşist çetelerin örgütleyicisi olarak NATO’dan aldığı eğitimin hakkını verecekti. Türkiye’de işçi önderlerine yönelik suikastlerden 78 Maraş katliamına kadar işçi sınıfına, devrimcilere ve halka yönelen binlerce saldırı; katliam, provokasyon, bombalama, tecavüz ve işkence, faşist darbelere zemin hazırlamak üzere tertiplenen her tür alçaklık NATO konseptine uygundur. 12 Eylül faşist darbesi NATO’nun parmağı olan onlarca kanlı darbeden sadece bir tanesidir.

İşte bugün burjuva siyasetçilerin Türkiye’nin üyeliğinin 60. yılı vesilesiyle hürmet ve muhabbetle andıkları NATO budur. Türk burjuva liderlerin NATO’ya dönük derin sevgi ve saygısı, son 60 yılın hatırına değildir elbette. Türk burjuvazisi bugün yürüyen emperyalist paylaşım kavgalarında ve bölgesel hegemonya mücadelelerinde giderek daha etkin bir rol oynamaya çalışıyor. Yatırım ve pazar alanları pastasından kendisine düşen dilimleri büyütmek üzere, ABD emperyalizmiyle stratejik ortaklığını daha da pekiştirmeye uğraşıyor.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu 60. yıl vesilesiyle yayınladığı mesajda şöyle diyor:

1952 yılından bu yana uluslararası ortam çok değişmiştir; Soğuk Savaş sona ermiş, Soğuk Savaşın ardından ortaya çıkan sınamalarla baş edilmiştir. Ancak, Türkiye’nin NATO’ya üyeliğinin stratejik niteliği değişmemiştir. NATO, Türkiye'nin savunma ve güvenlik politikasının mihenk taşı olmaya devam etmektedir. Bugün, küresel ekonomik kriz ile Avrupa'daki yansımaları ve Ortadoğu’daki kapsamlı dönüşümün yaratabileceği sancılar gibi yeni risk ve tehditler ile karşı karşıya bulunmaktayız. NATO, bugüne değin uluslararası meşruiyet temelinde güvenlik ve barışı sağlamada önemli roller oynayabileceğini göstermiştir. Türkiye bir istikrar adası olarak, güçlü ekonomik büyümesi ve dinamizmiyle çevresinde barış ve istikrara aktif katkı yapmaktadır.

Burjuva diplomasisinin dilinde emperyalist saldırganlık “savunma ve güvenlik politikası” biçiminde kodlanıyor. Küresel ekonomik krizin Avrupa’daki yansımaları risk ve tehdit olarak tanımlanırken, kapitalizmin krizi ve Yunanistan başta olmak üzere Avrupa’da gelişen militan işçi mücadeleleri karşısında NATO’nun geleneksel misyonu hatırlatılıyor. Arap kitlelerin ayaklanmaları ve Ortadoğu’da yoğunlaşan emperyalist hegemonya kavgası ise “Ortadoğu’daki kapsamlı dönüşüm” diye kodlanıyor. Nihayet NATO saflarında ABD ve ortaklarının emperyalist çıkarlarına uygun olarak Büyük Ortadoğu Projesi’nin hayata geçirilmesine “barış ve istikrar sağlama” deniyor.

Başbakan Erdoğan ise 60. yıl mesajında ABD’nin başını çektiği emperyalist haydutlar ittifakı içerisinde Türkiye’nin artan rolüne dikkat çekiyor: “Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve akabinde Sovyetler Birliği’nin dağılması, NATO’nun ve de bu ittifakın en etkin üyelerinden biri olan Türkiye’nin önemini asla azaltmamıştır. Tam tersine, uluslararası finans krizinden Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan dönüşüme dek uzanan farklı gelişmeler doğrultusunda yeniden şekillenmekte olan dünya düzeninde, NATO’nun Türkiye için, Türkiye’nin de NATO için önemi günbegün daha da artmaktadır. Türkiye, özgür dünyanın savunmasında oynadığı önemli rol sayesinde NATO bünyesinde her zaman sağlam ve güvenilir bir müttefik olmuştur; aynı şekilde, gelecekte de sağlam ve güvenilir bir müttefik olmaya devam edecektir.

NATO Genel Sekreteri Rasmussen 60. yıl dolayısıyla gerçekleştirdiği Türkiye ziyaretinde, Malatya’ya yerleştirilen füze kalkanı radarları ve NATO operasyonlarına verilen destek için şükranlarını sundu. Ardından da “Arap Baharı devam ettiği sürece Türkiye’nin liderliği daha da önem kazanacak” diyerek Arap ülkelerinde kurulacak yeni düzende Türkiye’ye biçilen misyon ve sunulacak pazar payına gönderme yaptı.

60. yıl vesilesiyle yapılan konuşmalar bir kez daha gösteriyor: Türk burjuvazisinin NATO ile ilişkisi uşak-patron ilişkisi değildir! Türk burjuvazisi kendi çıkarları doğrultusunda NATO denilen kanlı emperyalist örgütün içerisinde yer almaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri NATO askeri gücünün en güçlü bileşenlerinden biridir. NATO’nun halklara karşı işlediği suçları sayarken emperyalizmi ve NATO’yu ABD’ye indirgeyerek Türkiye gibi devletleri bu suç örgütünün dışındaymış gibi göstermek gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Alt-emperyalist bir güç olarak tüm melanetiyle Ortadoğu pastasına çöreklenen Türk burjuvazisini ve onun devletini göz ardı ederek, yani TC’nin arkasından dolaşarak emperyalizme ve onun kanlı örgütü NATO’ya karşı olmak mümkün değildir.