Navigation

Rize’de Yağmur, Sel ve Heyelan

Emekçi yığınlar dünyanın dört bir yanında büyük çevre felâketleri ve “doğal” afetlerle boğuşuyor. Pakistan, Çin, Latin Amerika, Avrupa… Binlerce ölü, yaralı, milyonlarca evsiz-barksız, susuz, aç, biilaç insan… Türkiye de selden nasibini alan bir ülke. Rize’nin Gündoğdu beldesinde geçtiğimiz hafta birkaç saat yağan şiddetli yağmur afete yol açtı. 13 kişinin öldüğü, bir kişinin kaybolduğu felâkette, onlarca ev ya yıkıldı ya da ciddi hasar gördü. Son iki yıldır yazın dahi yağan şiddetli yağışlar kuraklığı engellemiş gözüküyor. Yağışlar kuraklığı engelliyor engellemesine ama bu sefer ortaya başka bir sorun çıkıyor. Altyapı eksikliği, çarpık kentleşme gibi nedenlerden dolayı kimi yerlerde yağan birkaç saatlik yağmur yaşam alanlarını tarumar ediyor.

Karadeniz bölgesi, iklim koşulları ve toprak yapısıyla sel ve heyelan potansiyelini fazlasıyla taşıyan bir bölge. Doğu Karadeniz Türkiye’nin en çok yağış alan bölgesi. Anadolu’ya yılda düşen yağmur miktarı metrekare başına ortalama 600 kg iken, bu rakam Doğu Karadeniz’de 2500 kg’ye kadar çıkıyor. Değişen iklim koşullarıyla birlikte yağan yağmur eskisinden daha düzensiz bir grafiğe sahip. Artık bir ayda yağması beklenen yağmur miktarı bir gün içerisinde toprağa düşebiliyor. Değişen yağış rejimine karşın yapılaşma daha da kötüleşince faciaya davetiye çıkıyor.

Son on yıllarda bölgede yaşanan sel ve heyelan felâketlerinin bilânçosu şöyle: 1988 Trabzon Çatak heyelanında 64; 1990 Trabzon selinde 56; 1990 Rize Çamlıhemşin heyelanında 51; 1998 Trabzon Sürmene sel ve heyelanında 50 kişi hayatını kaybetti. Bunun haricinde gerçekleşen çok sayıda selde son 81 yılda 585 kişinin öldüğü kayıtlara geçmiş. İstatistiklerde hemen dikkati çeken bir durum var. Çok sayıda ölümün olduğu afetler son 30 yıl içerisinde meydana gelmiş. Kapitalizmin hunharca tükettiği doğa sanki intikam alıyor. Meydana gelen sel, heyelan gibi afetlere artık “doğal afet” demek hiç de doğru değil. Kapitalizmin yol açtığı çevre kirliliği, ormanların, yeşil alanların, sulak bölgelerin rant uğruna talan edilmesi vb. doğanın dengesini bozuyor. Dengesi bozulan doğada meydana gelen afetlerde onlarca, yüzlerce, bazen on binlerce insan ölüyor.

Karadeniz bölgesindeki sel ve heyelanların artışında, toprağın yapısında yaratılan değişikliklerin büyük payı var. Bilindiği gibi Doğu Karadeniz çay bölgesidir. Çayın bu topraklarda yetiştirilmeye başlanması ise yaygın kanının aksine pek de eski değildir. 1940’lara kadar devlet Rize’de çay yetiştirilmesi için özel yasalar çıkarsa da, geleceği belirsiz bu bitkiyle kimse pek ilgilenmemiştir. Yaygın olarak çay ekiminin başlaması İkinci Dünya Savaşından sonraki yıllara dayanır. Bugünse çay bölgenin en önemli geçim kaynaklarından biri haline gelmiştir. Çayın iyi para getiren bir meta haline gelmesi, bölge toprağının ve toprak örtüsünün değişmesini beraberinde getirmiştir. Yeşil alanlar, ormanlar çay ekimi için yok edilmiştir. Suyun alt tabakalara süzülmesini engelleyen ve toprağın yumuşamasına sebep olan bu toprak örtüsü değişikliği, bölgenin eğimli olmasıyla da birleşince heyelanların artışına yol açmıştır.

Heyelanların, sellerin tamamıyla engellenebilmesi mümkün olmayabilir. Ancak bunun bir afete, felâkete dönüşmesi hiç de engellenemez değildir. Dere yataklarına beş on katlı evlerin yapılması ölümlere davetiye çıkarmaktadır adeta. Geçen sene İstanbul’da Ayamama Deresi’nin taşması sonucu çok sayıda kişi ölmüştü. Heyelan ve selin yaşandığı Gündoğdu beldesinde de aynı durum söz konusu. Eğimli dere yatağına yapılan evlerin temeli kaymış ve alt katları çamurla dolmuş. Burada da ölüm dere yatağına yapılmış evlerde yakaladı ölenleri.

Belediyeler halka hizmet için değil halktan vurgun için çalışıyorlar. Karayolları, tüneller, fabrikalar, konutlar kimi zaman rant amacıyla kimi zaman oy kapma amacıyla plansız bir biçimde inşa ediliyor. Gerek insanların yaşamları gerekse de çevre üzerindeki etkilerini tespit etmek için gerekli fizibilite çalışmaları ya yapılmıyor, ya da bilimsellikten uzak bir biçimde yapılıyor. Politik, mali, kişisel çıkarlar ön planda tutuluyor, tehlikeler ve riskler göz ardı ediliyor. Örneğin afet riski taşıyan yerlere konut yapılmasına oy avcılığı yüzünden izin verilebiliyor.

Belediyelerin altyapı çalışmaları yaparken bölge sakinlerinin çıkarlarını düşünmeden hareket ettikleri ortadadır. Yöre sakinlerinin bile bile bu dere yataklarına, eğimli arazilere ev yapmaları ve buralarda ikamet etmeleri ise ayrı bir inceleme konusu. Bölgede yaşanmış onlarca vakaya, tehlikeye ve ölümlere rağmen yerleşim alanları bu riskli bölgelerden seçiliyor. Mülkiyet tutkusu, kadercilik ve “bir şey olmaz” mantığı ölümlere davetiye çıkarıyor. Aynı mantalite farklı olgularda da karşımıza çıkıyor. Bu da yaşadığımız toprakların kendine has bir özelliğidir.

Sel ve heyelanların engellenmesi için alınması gereken önlemler bellidir. Sanayileşmenin, kentleşmenin doğaya zarar verecek tarzda yapılmasına son verilmelidir. Ancak bunun gerçekleşmesi kapitalizm altında mümkün değildir. Doğal toprak örtüsünün tahrip edilmesine son verilmelidir. Dere yatakları ıslah edilmeli, rant uğruna buralara konut yapılmamalıdır. Bu önlemlerin hangilerinin ne kadar yapılabileceği ise emekçilerin mücadelesiyle doğru orantılıdır.

Levent Toprak’ın “Düzen Partilerine Oy Yok!” yazısında dediği gibi:

“Kent ve çevre sorunlarının kalıcı ve insanca çözümü tümüyle insanı, doğayı ve tarihi gözeten bir kent ve çevre planlamasından geçmektedir. Ama böylesi kaygılar sermayenin esas kaygısı olan kâr kaygısına ters olduğu gibi, planlama da öz olarak onun anarşik piyasa ve rekabet mantığına uymaz. Ya biri ya öbürü! Gerçek tercih, gerçek seçim buradadır. Kâr, israf, vurgun, talan, yıkım mı, emekçi kitlelerin kendi elleriyle hayata geçirdiği demokratik bir planlama mı? Para ve iktidar sahibi bir avuç egemenin insafına terk edilmişlik mi, kaderimizi kendi ellerimize almamız mı?” (MT, Mart 2009)

Sorunun cevabı bellidir. Tercih bellidir. Lakin vakit daralıyor. Geç olmadan bu talan, vurgun düzenine son vermek için mücadeleyi yükseltelim. Bir sel olup kapitalizmi yıkalım!