Navigation

Domuz Gribi Üzerinden Yaratılan Paranoya

Meksika’da başlayıp diğer ülkelere yayılan domuz gribi tüm dünyada gündemin önemli bir maddesi haline geldi. İlk kez Nisan ayında Meksika’da rastlanan domuz gribine yeni bir virüs türünün yol açtığı açıklandı. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 25 Mayısta açıkladığı verilere göre 42 ülkede tespit edilen 12 bin 515 vakada 91 kişi yaşamını yitirdi. Ölümlerin tamamına yakın bir kısmı Meksika’da gerçekleşmiş bulunuyor. Abartılı haberler yapan medyanın, kitleleri paniğe sürüklemek amacında olduğunu baştan söylemek gerekiyor.

DSÖ, salgın derecelendirme sistemine göre domuz gribi salgınının derecesini beşe kadar çıkardı. En yüksek derece olan altı ise küresel çapta yaygınlaşmış bir salgın anlamına geliyor. Yakın tarihte gerçekleşmiş olan küresel salgınlarda milyonlarca kişi hayatını kaybetti. 1918 yılında İspanyol gribi 50 milyon, 1957-58’deki Asya gribi 4 milyon, 1968-69’daki Hong Kong virüsü ise bir milyon kişinin ölümüne yol açmıştı. 2003’te 8 bin kişinin etkilendiği SARS salgını nedeniyle dünya genelinde 800’den fazla insan yaşamını yitirdi. Aynı yıl kuş gribi nedeniyle Güneydoğu Asya’da 2500’den fazla insan öldü. Salgınlardan etkilenenlerin sayısı giderek azalmasına karşın yaratılan panik havası gittikçe artıyor.

Gribe çeşitli virüsler neden oluyor, ancak bu virüslerin kimi zaman ortaya çıkışının sorumlusu bizzat kapitalist düzen olduğu gibi, bunların küresel salgınlara yol açıp kısa sürede milyonlarca kişinin hayatına mal olmasının sorumlusu da kapitalist düzendir.

Salgınlara yol açan virüsler ya bizzat dev ilaç tekelleri tarafından geliştirilmekte, ya askeri projeler kapsamında biyolojik silah geliştirme çabalarının ürünü olmakta, ya da kapitalizmin doğayı tahribinin “doğal” sonucu olan koşullar çok daha ölümcül ve çok daha dirençli virüslerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermektedir. DSÖ’nün “Güvenli Bir Gelecek” adlı 2007 yılı raporunda, son 40 yılda 39 yeni salgın hastalık türünün ortaya çıktığı açıklanıyordu. Örneğin AIDS hastalığına yol açan HIV virüsünün, ilaç tekellerinin Afrika’da yaptığı deneylerde ortaya çıktığı ve oradan yayıldığı bilinmektedir.

Hepsi kapitalist sömürü düzeninin varlığından kaynaklanan bu ihtimaller son günlerin “korkulu rüyası” domuz gribi için de geçerlidir. Domuz gribine, domuz, kuş ve insan gribine sebep olan virüslerin bileşiminden oluşan yeni bir virüs türü yol açıyor. DSÖ, domuz eti satışlarının olumsuz etkilenmemesi için de domuz gribi yerine H1N1 teriminin kullanılması kararını aldı. Mutasyon sonucu ortaya çıkan bu virüs solunum yoluyla insandan insana geçebildiği için daha hızlı yayılabiliyor. Mutasyonun doğal sebeplerden değil de, yukarıda sıraladığımız ihtimaller dahilinde, kapitalist sömürü düzeninden kaynaklandığını düşünmek için yeterince neden bulunuyor. Örneğin, istatistiklere göre, 1965 yılında ABD’de 53 milyon domuz, bir milyon domuz çiftliği varken; bugün 65 milyon domuza karşılık, 65 bin çiftlik var. Daracık alanlarda binlerce domuzun sağlıksız koşullarda yetiştirilmesi bu tür mutasyonlara davetiye çıkarmaktadır. Kirliliğin yanı sıra domuzların daha kısa sürede gelişmesi için kullanılan ilaçlar da mutasyonların olmasını kolaylaştırmaktadır. Hastalığın ilk görüldüğü bölgede gıda tekeli Smithfield Foods’a ait domuz çiftliğinin etrafı zehirli dışkı ve kimyasal gübre göletleri ile kaplı. Hakkında davalar açıldığı için, çiftlik, ABD’den yasal denetimin daha az olduğu Meksika’ya taşınmış.

Bir diğer makul ihtimal, domuz gribi virüsünün bizzat laboratuarlarda üretilmiş olmasıdır. 1929 krizinin başlangıcında ilk kez tespit edilen domuz gribi, 2000’li yıllara kadar hiçbir değişim geçirmeyip, domuzlarda solunum yolu hastalığına yol açan bir virüs olarak kalmıştır. Büyük bir ekonomik krizin yaşandığı şu dönemde virüsün çok hızlı bir şekilde mutasyona uğraması ve yayılması özellikle düşündürücüdür. Avustralyalı bir bilimci, mutasyonun normalden üç kat hızlı gerçekleşmesinin virüsün laboratuarlarda üretilmiş olma olasılığını kuvvetlendirdiğine işaret ediyor. Kapitalist devletlerin ve başta ilaç ve silah tekellerinin izledikleri politikalar (kitle katliamlarına yönelik biyolojik silahlar geliştirilmesi, ilaç satışlarını arttırmak üzere her türlü insanlıkdışı yola başvurulması vb.) dikkate alındığında, bunun da ciddiye alınması gereken bir olasılık olduğu açıktır. Sonuç olarak, domuz gribi virüsünün ortaya çıkışına ilişkin olarak saydığımız ihtimallerin hepsi eninde sonunda kapitalist sömürü düzenine çıkmaktadır.

Diğer taraftan, hastalıkların ortaya çıktıktan sonra bu kadar çok can almasının yine kapitalizmin emekçilere sunduğu yaşam koşullarıyla doğrudan bir bağı vardır. BM raporlarına göre dünyada 900 milyon insan açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya ve her yıl 6,5 milyon çocuk beslenme yetersizliğinden ölüyor. Neo-liberal politikalardan dolayı sağlık hizmeti bir hak olmaktan çıkmış, “paran kadar sağlık” anlayışı ile işçilerin sağlık hizmetinden faydalanmaları kısıtlanmıştır. Yine BM rakamlarına göre dünya nüfusunun yüzde 40’ı temel sağlık hizmetlerinden yararlanamıyor. Dolayısıyla, verem, tifüs gibi hastalıklara karşı kolaylıkla önlem alınabilecekken, yetersiz beslenme ve ilaç yokluğu milyonlarca insanın bu hastalıklar yüzünden ölmesine yol açmaktadır. Salgın hastalıklardan dolayı ölümlerin kısa sürede artmasının sebebi de işçilerin hayatını hiçe sayan kapitalist sağlık politikalarıdır.

Amaç tedbir almak mı, panik yaratmak mı?

Başta domuz gribinin ilk ortaya çıktığı Meksika’da olmak üzere, birçok ülkede acil durum çağrısı yapıldı ve çeşitli önlemler alındı. Borazancı medyanın yardımıyla domuz gribi en büyük tehlike olarak algılanır hale getirildi. Meksika’da 1-5 Mayıs tarihleri arasında zorunlu haller dışında tüm kurumlar kapatılırken, halkın sokağa çıkmaması istendi. Restoranlarda yemek servisi yasaklandı. Maçlara taraftar alınmadı, futbolcu ve hakemler sahaya maskeyle çıktılar. Sendikalar 1 Mayıs gösterilerini iptal etti. Okullar, sinemalar, tiyatrolar gibi, insanların bir araya geldikleri mekânlar hâlâ kapalı. İnsanlar sokağa çıktıklarında ise maskeyle dolaşıyorlar. Diğer ülkelerde de birçok önlem alındı. Pek çok ülkede havaalanlarına yerleştirilen termal kameralar vasıtasıyla yüksek ateşi olanlar domuz gribi şüphesi ile müşahede altına alınmakta. ABD’nin California eyaletinde acil durum ilan edildi. New York’ta 26 okul tatil edildi. Japonya’da ise 4 bin okulda eğitime ara verildi.

Türkiye’de de benzer önlemler alındı. Havaalanı, liman ve sınır kapılarına yerleştirilen termal kameralar ile yüksek ateşli yolcular tespit edilmeye çalışılıyor. Ateşiniz biraz yükselmişse hemen karantina altına alınıp testlere tâbi tutuluyorsunuz. Ancak ateş düşürücü ilaç kullandıysanız bu kameralara yakalanmadan geçebiliyorsunuz. Yurtdışından gelen yolcular, kendilerini korkutmaktan başka hiçbir şey yapmayan maskeli sağlıkçılar ve görevliler tarafından karşılanıyorlar. Bu önlemlerin, hastalığın yayılmasını engellemekten çok bir panik havası oluşturmak için alındığı bariz bir biçimde ortada. Türkiye’deki ilk domuz gribi vakasından sonra Sağlık Bakanı bir taraftan “vatandaşlarımızın rahat olması gerekir, yabancı bir kişide, bir misafirde virüs görüldü. Türkiye’de yayılmış bir virüs filan yoktur” derken, diğer taraftan da hastalığın tespit edildiği kişiyle aynı uçakta olanların 112’yi aramasını salık verdi. Alınan önlemlerin panik yaratmaktan başka bir işlevinin olmadığını, iki Amerikalının domuz gribi şüphesiyle Haydarpaşa Numune Hastanesine gitmesiyle ortaya çıkan manzara çok iyi anlatıyor. Hastanede bulunan herkese hemen maske dağıtılırken, turistler kendi otomobillerinde karantina altına alındılar. Yazık ki, bu hastaneye bir karantina odası yapmak “dört dörtlük” önlemler alan Sağlık Bakanlığının dikkatinden kaçmış. Başka bir hastaneye sevk edilmesi gereken “şüpheliler”, ambulans gelmeyince geldikleri gibi hastaneden ayrıldılar.

Sonuçta sanki hayatımızdaki en büyük tehdit domuz gribiymiş gibi müthiş bir panik havası yaratılmaya çalışılıyor. Oysaki sokağa çıkmanın cumhurbaşkanı tarafından “kibarca” yasaklandığı Meksika’da, hastane mikrobundan ölenlerin sayısı domuz gribinden ölenlerin sayısından daha fazla! Bu ölümleri engellemek için hiçbir önlem almayan Meksika hükümeti, domuz gribi konusunda bir bardak suda fırtına koparıyor. Durum diğer ülkelerde de farklı değil! Kapitalizmin gözbebeği ABD’de bile her yıl 60 binden fazla kişi, aşıyla önlenebilir hastalıklardan dolayı ölüyor.

Hâl böyleyken domuz gribinin en büyük tehdit olarak kitlelere empoze edilmesinin ardında hangi sebepler yatıyor? Yaratılan paranoyanın sebebi Meksika’da da aynıdır, Türkiye’de de, ABD’de de! İster kapitalizmin laboratuarlarında üretilen bir mühendislik eseri olsun, isterse binlerce domuzun bir arada yaşadığı sağlıksız çiftliklerde mutasyon sonucu oluşmuş olsun, domuz gribi burjuvazi tarafından gerici ve baskıcı uygulamalara payanda edilmektedir. Bu gibi durumlarda halkın sağlığını koruyabilmek için gerekli ve yeterli önlemler almak yerine mesele abartılarak faşizan uygulamalar için zemin oluşturulmaktadır. “Öyle bir çağda yaşıyoruz ki hangi tehlikenin nereden, nasıl geleceği belli değil. Bu yüzden polis devleti uygulamalarını artırmaya mecburuz” demeye getiriyorlar. İşçi sınıfını hep bir “dış düşmanla” korkutan burjuvazi, salgın hastalıkları da aynı amaç doğrultusunda kullanıyor. Yaratılan panik sayesinde kitlelerin yaygın fişlemelere ve diğer baskıcı önlemlere rıza göstermeleri kolaylaştırılmakta, demokratik refleksleri kırılmaktadır.

Domuz gribinin bu kadar abartılmasının göz ardı edilemeyecek nedenlerinden biri de ilaç tekellerinin kârlarına kâr katmasını sağlamaktır. Kuş gribinde parsayı toplayan Roche, bu salgından da kârlı çıkmıştır. Domuz gribine karşı etkili olduğu duyurulan Tamiflu adlı ilacı üreten Roche kasasını yine doldurdu. Anti- bakteriyel ilaçlar ve dezenfektan maddeler üreten diğer tekeller de kârlarını katladılar. İlaç tekellerinin yönettiği DSÖ’nün salgının derecesini beşe çıkarmasının sebebi de anlaşılıyor böylece.

Tüm bunların ötesinde, bu “tehdit”in tam da büyük bir dünya krizinin göbeğinde boy vermesinin, emperyalist devletlerin ticari sınırlamaların arttırılması, gümrük duvarlarının yükseltilmesi, emek göçünün sınırlandırılması arzularından bağımsız düşünülemeyeceği de ortadadır. Emek göçünü engellemek için Meksika sınırına aşılması mümkün olmayan duvarlar örmeye girişen ABD, faşizan uygulamaları daha rahat hayata geçirmek için bu tehdidi abarttıkça abartmaktadır.

Kapitalizmde küresel salgınlardan doğal afetlere, savaşlardan katliamlara kadar birçok tehlikenin söz konusu olduğu doğrudur. Lakin bu tehlikeleri yaratan burjuva sınıfken, bunlardan mustarip olan işçi ve emekçilerdir. Dolayısıyla hayatımızdaki en büyük tehlike kapitalist sistemdir ve kapitalizm belâsından kurtulmadan işçi sınıfına rahat yoktur. Bu yüzden bu tip durumlarda özellikle bağımsız sınıf duruşunu kaybetmemelidir işçi sınıfı. Düzenin sözcülerinin hedef saptırmasına fırsat vermeyelim. Kapitalizmi hedef tahtasına koyalım.