Navigation

Sendikal Yasaklar Savaşarak Aşılır

Avrupa Birliği uyum süreciyle birlikte çeşitli yasal düzenlemelere girişmek zorunda kalan Türkiye burjuvazisi, bu kapsamda 2821 ve 2822 sayılı sendikal yasaları da gözden geçirmeye ve yeni yasa taslakları hazırlamaya başladı. İşçi sınıfının militan sendikal örgütlülüğünü engellemeye, onu devlet güdümlü sendikalara mahkûm etmeye, grev yapmasını bin bir prosedürle olanaksız kılmaya çalışan, örgütlülüğün önüne devasa barajlar diken bu gerici sendika yasaları yaklaşık 23 yıldır yürürlükteler. Ve bugün Avrupa Birliği’ne gelin gitme telâşı içindeki Türkiye burjuvazisi, annesinin tepe tepe eskitip ona miras bıraktığı bu “çeyizleri”, deliklerini, yırtıklarını biraz oyayla, boncukla kapatıp çeyiz sandığına koymak istiyor.

12 Eylül faşist cuntası tarafından hazırlanıp yürürlüğe sokuldukları 1983 yılından bu yana, işçi sınıfının mücadeleci unsurları bu yasaların değiştirilmesi talebini ileri sürüyor ve bu konuda mücadele ediyordu. Ne var ki, makyaj kabilinden birkaç değişiklik dışında hiçbir zaman öze dokunan bir değişikliğe gidilmedi. Bu sefer makyaj biraz daha kapsamlı görünüyor, ama egemen olan yine aynı geçiştirici, yasak savıcı anlayış.

83 yıllık cumhuriyet tarihinde, içine sokulduğu cendereyi gevşetip kafasını kaldırabildiği yıllar sayılı olan Türkiye işçi sınıfı, “sendika” kurma hakkına 1947 yılında, yani cumhuriyetin ilanının üzerinden 24 yıl geçtikten sonra kavuşmuştu. Ama bu öyle bir sendikaydı ki, grev ve toplusözleşme yapma hakkı yoktu ve işçilerin bu hakka kavuşmaları için 16 yıl daha beklemeleri gerekecekti. 1963 yılında çıkarılan 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu, sınıf hareketinin yükselişe geçtiği yeni bir dönemin ürünleri oldular. Bu yasalar, çeşitli revizyonlardan geçerek ve en köklü revizyon sırasında şanlı 15-16 Haziran direnişini doğurarak 12 Eylül 1980 faşist darbesine kadar yürürlükte kaldılar. 1983 yılında ise, yerlerini 12 Eylül cuntasınca hazırlanan 2821 sayılı Sendikalar Kanununa ve 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanununa bıraktılar.

AB’nin baskısı sonucu, üç yıla yakın bir süredir değiştirileceği söylenen bu yasalardan ilki olan Sendikalar Kanunu, yeni bir tasarıyla geçtiğimiz Aralık ayında Meclis komisyonunda ele alınmaya başlandı. Tasarıyı incelediğimizde, eski yasaya göre bazı olumlu değişiklikler içermekle birlikte, “genel gerekçe”sinde belirtilen “sendika özgürlüğünü uluslararası normlara uydurmak” hedefinin bile çok uzağında kaldığını görüyoruz. Tasarının yine genel gerekçesinde belirtilen amacı, bu hedefe neden ulaşılamadığını da açıklıyor aslında: “2821 sayılı Sendikalar Kanununun genel sistematiğini bozmadan, Türk mevzuatını ILO ve Avrupa normlarına yaklaştırmak”.

Böylece daha gerekçesinden anlıyoruz ki, 12 Eylül “sistematiğini” bozmamaya özen gösteren bu tasarı, Türk mevzuatının “ILO ve Avrupa normlarına” uyum sağlamasını değil, ona mümkün olan asgari miktarda “yaklaştırılmasını” hedefleyerek hazırlanmış. Kuşkusuz bu anlayışla oluşturulan bir tasarının, köklü ve bütünlüklü bir değişiklik getirmesini beklemek son derece yanlış olur.

2821 sayılı Sendikalar Kanununun temel iskeleti, sendikal örgütlülüğün işkolu esasına oturtulmasına ve işyeri esasına göre işçi sendikası kurulamamasına dayanmaktaydı. Bu model şu anki tasarıda da aynen korunarak sendikalaşmanın önündeki en büyük engellerden birini oluşturmaya devam ediyor. Mevcut yasanın ve tasarının 3. maddesine göre, sendikalar “işkolu esasına göre bir işkolunda ve Türkiye çapında faaliyette bulunmak amacı ile kurulur” ve “meslek veya işyeri esasına göre işçi sendikası kurulamaz”.

Oysa 12 Eylül öncesinde yürürlükte olan 274 sayılı yasa, işyeri esasına göre örgütlenme hususunda bir sınırlama getirmiyordu. Böylece tek bir işyerindeki işçileri örgütleyen bir sendika bile o işyerinde yetkili sendika olabiliyor ve toplusözleşme yapabiliyordu. Bu durumun avantajlarının yanında dezavantajları da vardı kuşkusuz. Bunlardan biri, bu tür bir örgütlenmenin, tek tek işyerlerinde örgütlü olan yüzlerce küçük sendikanın ortaya çıkmasına yol açmasıydı. Bir diğeri ve daha önemlisi ise, mücadeleci sınıf sendikalarını işyerinden uzak tutabilmek için bizzat patronlar tarafından kurdurtulan sarı sendikaların ortaya çıkmasına fazlasıyla uygun bir zemin yaratmasıydı.

1983 yılında yürürlüğe giren sendikal yasaların işyeri sendikacılığına izin vermemesi ve ülke çapında %10 örgütlülük barajı getirmesi, bu dezavantajları ortadan kaldıracağı, sendikal örgütlülükteki çok parçalılığı gidereceği ve daha güçlü sendikaların oluşmasına olanak tanıyacağı gerekçesiyle, o dönemde sendikacıların hatırı sayılır bir bölümü tarafından olumlu karşılanmıştı. Ne var ki bundan en çok çıkarı olan, daha baştan devlet güdümlü bir sendikal anlayış temelinde kurulmuş olan Türk-İş’ti. 12 Eylül faşizmine bakan veren ve bu rejim tarafından korunup kollanan Türk-İş, bu sayede tek olmasa bile açık farkla en güçlü konfederasyon haline gelebilecekti.

O günden bu yana aradan geçen 20 yılı aşkın süre, bu dayatmaların örgütlülüğün alabildiğine düşmesine, mücadeleci birçok sendikanın bu sınırlamalar yüzünden yetki alamamasına, dolayısıyla işçi sınıfının en iyi ihtimalle gerici sendikalara, genelde ise örgütsüzlüğe terk edilmesine yol açtığını açık bir biçimde göstermiştir. Üstüne üstlük çok sayıda işyerinden oluşan işletmelerde, yetki alabilmek için işyeri değil işletme çapında çoğunluk elde etme zorunluluğunun getirilmesi, sendikalaşmaya vurulan en büyük darbe olmuştur. Örneğin yurt çapında faaliyet gösteren bir marketler zincirinde yetki alabilmek için o zincire bağlı yüzlerce mağazayı örgütlemek gerekmektedir. Ya da bir akaryakıt şirketinin ülke çapına yayılmış yüzlerce istasyonunda örgütlenmeksizin o şirkette toplusözleşme yetkisi almak olanaksızdır.

Burjuva demokrasisinin hüküm sürdüğü hiçbir ülkede bu kadar yüksek barajlar ve sınırlayıcı maddeler bulunmamaktadır. Daha demokratik bir sendikalar yasasının ilk koşullarından biri, bu engellerin ve sınırlamaların tümüyle ortadan kaldırılmasıdır. Şu anda Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanununda bulunan %10 barajının yeni yapılacak düzenlemeyle %5’e çekileceği söyleniyor ve bu konuda sendikalar, işveren örgütleri ve Bakanlık arasındaki görüşmeler devam ediyor. Dikkat çekici bir nokta, barajın indirilmesine en çok karşı çıkanların başında Türk-İş’in gelmesidir. Türk-İş bürokratları, tıpkı 1970’te getirilen sendikal barajları (federasyonlar, konfederasyonlar ve ülke çapında faaliyet gösterecek sendikalar için işkolu barajı 1/3, yani %33’tü) o gün savundukları gibi bugün de aynı tutumu takınıyorlar. Koltuklarını yitirmek istemeyen sendika ağaları, barajın kaldırılmaması konusunda yıllardır sergiledikleri ısrarlı tutumu devam ettiriyorlar.

Sendikal birliğin devlet eliyle sağlanmasından medet ummanın, faşist rejimlere özgü korporatif sendikaların ortaya çıkmasından yarar beklemekten öte bir anlam taşımadığını, Türkiye işçi sınıfının son 25 yıllık tarihi açıkça kanıtlamıştır. 12 Eylül faşizmi, işçileri sınıf mücadelesinden uzaklaştırmak, pasifize etmek ve apolitikleştirmek için, onları korporatif bir devlet örgütüne dönüştürmeyi arzuladığı Türk-İş’te birleştirmek istemiş ve diğer konfederasyonların faaliyetini durdurmuştur. Hak-İş sadece dört ay faaliyet dışı kalırken, o dönemde kapatılan DİSK ancak 1992’de yeniden açılabilmiştir. Tüm bu sürecin sonuçlarını işçi sınıfı çok acı bir biçimde yaşadı ve yaşamaya devam ediyor. Dibe vuran sendikal hareket, militan, mücadeleci sınıf sendikacılığı anlayışının yerini sınıf işbirlikçi, uzlaşmacı sendikal anlayışa terk etmesi, sendika bürokrasisinin bu tutumları nedeniyle başarısızlığa mahkûm edilen sendikalaşma deneyimleri, başarısız grevler ve direnişler… Tüm bunlar, bütünüyle burjuvazinin çıkarları doğrultusunda devlet güdümlü sendikalar yaratmayı hedef alan yasalar ile uzlaşmacı ve işbirlikçi anlayışı merkezine oturtan sendikaların kucaklaşmasının sonuçlarıdır.

Tasarının getirdiği bazı değişiklikler

Tasarının, yukarıda sözünü ettiğimiz özü aynen koruyarak birtakım değişikler getirdiğini daha önce de söylemiştik. Bunların en önemlilerinden birisi, işkollarının sayısının 28’den 18’e indirilmesi[1] ve özel eğitim kurumlarında (özel okullar, dershaneler) çalışan öğretmenler için geçerli olan sendikalaşma ve toplusözleşme yasağının kaldırılmış olmasıdır. Birbiriyle çok yakın ilişki içindeki işkollarının birleştirilmiş olması elbette olumlu bir gelişmedir ve sendikal alandaki statükoyu kısmen de olsa sarsıp yeni oluşumlar doğmasına yol açabilir. Ne var ki yetki barajı sözü edildiği gibi %5’e düşürülse bile, kapsadığı işçi sayısı çok daha artan bazı birleştirilmiş işkollarında örgütlenmek daha zor hale gelecektir. Görüldüğü gibi baraj engeli her adımda işçi sınıfının ayağına dolanmaktadır.

Tasarının bir diğer yeniliği, kurucularda aranan niteliklerin yeniden düzenlenmesi hususudur. Mevcut yasanın 5. maddesi, sendika kurucularında aranacak nitelikleri faşist ve baskıcı rejimlere özgü bir kısıtlamalar silsilesine dönüştürmüştü. 12 Eylül’ün faşist zihniyetinin sindiği bu madde sadece kurucuları değil, yöneticileri ve işyeri temsilcilerini de bağlıyordu. İlgili maddeyi oldukça kısa ve öz hale getiren tasarı, Türk vatandaşı olma zorunluluğunu kaldırdığı gibi, Ceza Kanununun çoğu siyasi “suç”ları içeren ilgili maddelerinden hüküm giymeme zorunluluğunu da kaldırıyor. Bu elbette olumlu bir değişiklik. Zira söz konusu madde yüzünden pek çok mücadeleci, sosyalist işçi, temsilci, yönetici ve kurucu olamıyordu.

2821 sayılı yasa, genel merkez yönetim, denetim ve disiplin organlarına seçilebilmek için, 5. maddede aranan niteliklerin yanı sıra, sosyal güvenlik kurumlarına bağlı olarak bilfiil 10 yıl çalışma zorunluluğu getiriyordu. Yeni tasarıda bu zorunluluk da kaldırılmış bulunuyor. Mücadeleci genç işçilerin önüne fiili bir engel olarak koyulan tüm bu sınırlamalar, kaşarlanmış sendika bürokratları için dikensiz gül bahçesi demekti. Düzenle entegre olmamış, militan ruhunu henüz yitirmemiş, kavgacı öncü işçiler, bu yasakların duvarına çarparak, genel merkez düzeyindeki yönetim kademelerini sendika ağalarına terk etmek zorunda kalıyorlardı. Bu sınırlamanın kalkması kuşkusuz mücadeleci genç işçiler açısından olumlu bir gelişmedir.

Yürürlükteki yasa sendikaların siyasi faaliyet yürütmelerini, siyasi amaç gütmelerini, siyasi partilerle ilişki kurmalarını, işbirliği yapmalarını yasaklıyordu. AB uyum yasaları çerçevesinde Anayasada yapılan düzenlemelerle sendikalara siyaset yapma yasağı kaldırılmıştı. Tasarıyla bu değişiklik Sendikalar Kanununa da yansıtılmış oluyor. Tasarı, mevcut yasa maddesinin ilgili bölümünü şu hale getirmiş: “Sendika ve konfederasyonlar, amaçları dışında faaliyette bulunamazlar. Siyasî partilerin ad, amblem, rumuz veya işaretlerini kullanamazlar.” Kuşkusuz buradaki “amaçları dışında” ifadesi, düzenin istediği sınırların dışına çıkan her sendika için dilendiğinde suç unsuru bulunmasına olanak sağlayan, son derece bilinçli olarak seçilmiş muğlâk bir ifade. Burjuvazi, düzenini koruyacak her türlü tedbiri, “pek demokratik” yasalarının orasına burasına sokuşturmakta çok mahirdir. Bunlar, zamanı geldiğinde işçilere karşı kullanılmak üzere bir kenarda tutulan sigorta ifadelerdir.

Mevcut yasanın uluslararası işçi kuruluşlarına üyeliği düzenleyen maddesinde de değişikliklere gidilmiş. Şu hususlar ilgili maddeye yeni eklenmiş: “Sendika ve konfederasyonlar uluslararası faaliyette ve işbirliğinde bulunabilir, yurtdışında temsilcilik veya şube açabilir, yurtdışında sendika ve üst kuruluş kurabilirler. Uluslararası sendikalar, Dışişleri Bakanlığının görüşü alınmak suretiyle İçişleri Bakanlığının izniyle Türkiye’de faaliyette veya işbirliğinde bulunabilir, temsilcilik veya şube açabilir, üst kuruluş kurabilir veya kurulmuş sendika veya üst kuruluşlara üye olabilirler.” Aslında bu oldukça köklü bir değişiklik. Avrupa Birliği mevzuatına uyum sağlanabilmesi için yapılan bu değişiklik, işçi sınıfının uluslararası sendikal örgütlülüğüne olanak tanıyan bir ortam yaratmakla birlikte, Dışişleri Bakanlığının “görüşü” ve İçişleri Bakanlığının iznini şart koşarak, devletin sopasının her an tepede olacağını da gösteriyor. Yani yine her şey devletin iki dudağı arasında düğümleniyor. İşte burjuva usulü demokrasi!

Tasarı, ayrıca üyelikte noter şartını kaldırıyor, fakat istifa için zorunlu kılmaya devam ediyor ve ayrılmanın kesinleşmesi için mecbur tutulan bir aylık süreyi üç aya çıkarıyor. Böylece işçilerin sendikaya üye olmalarının önündeki fiili engellerden biri kaldırılmış gibi görünürken, işçinin özgür irade beyanının önüne dikilen noter engeli istifada devam ettirilmektedir. Üyelik ve istifada referandum uygulaması getirilmedikçe işçi dilediği sendikayı seçemeyecek ve yetki kargaşasından doğan sorunlar işçiler lehine çözülemeyecektir. Bu durumda açıktır ki mevcut yasa maddeleri işveren yanlısı sendikaların önünü açmaya yarayacaktır.

Tasarıyla sendika ve konfederasyonların ticaretle uğraşmaları ve gelirlerini üyeleri arasında dağıtmaları üzerindeki yasak da kalkıyor. Kuşkusuz bu değişiklik burjuvazinin yasak karşıtı oluşundan değil, sendika bürokrasisine işçi örgütlerini şirketleştirip yozlaştırma kapısını iyice açmak istemesinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla bu, sendika bürokrasisine verilen bir rüşvet niteliği taşıyor. Daha önce gelirlerini repoya, faize yatırıp dolaylı olarak “ticaret hayatı”na atılan sendikalar, artık bunu çok daha geniş kapsamlı ve rahat biçimde yapabilecekler. Böylece, otelleri, fabrikaları olan, borsada hisse senetlerine yatırım yapan, kapitalist kâr hesaplarının sınıfın çıkarlarını alabildiğine gölgelediği bir sendikal anlayış egemenliğini pekiştirmiş olacak.

Tasarı, üyelik aidatlarına ilişkin sınırlamayı ve sendikaların giderleriyle ilgili kısıtlamaları kaldırarak bu hususların belirlenmesini sendika tüzüklerine bırakıyor. Kuşkusuz demokratik bir işleyiş açısından bu noktaların tüzüklerce belirlenmesi gerekir. Ne var ki, sendikaların demokratik işleyişten son derece uzaklaştığı ve maddi gelir-giderleri üzerinde işçilerin fiilen hiçbir denetimlerinin bulunmadığı dikkate alındığında, bu durum işçilerin sendika yönetimlerini sıkı bir şekilde denetlemelerinin yakıcılığını da arttırıyor. Sendika tüzüklerinin hazırlanması, onaylanması ve sendikal faaliyetler noktasında öncü işçilerin aktif katılımı ve denetimi olmaksızın, sınıftan kopuk sendika bürokratlarının kapitalistleşmelerini engellemek olanaksız hale gelecektir.

Yasalara değil örgütlü gücüne güven!

Genel çerçeveyi belirleyip işleyişe dair hususları tüzüklere bırakmayı esas alan Batı normlarının aksine, Türkiye’deki sendikal yasalar, tepeden inmeci, baskıcı bir devlet zihniyetinin ürünü olarak, sendikaların iç işleyişlerine en ufak ayrıntısına kadar müdahale etmekte ve bu örgütleri son derece dar bir yasal kalıp içine hapsetmektedirler. Bu yasalar, sendikal örgütlüğü alabildiğine engelleme, sendikaları daha baştan son derece bürokratik ve birörnek kurumlar haline getirme ve tabana hiçbir inisiyatif tanımama temeli üzerine inşa edilmiştir. Ve bugün AB baskısıyla gündeme gelen tasarının da bu dar kalıpları sınırlı alanlarda bir parça gevşetmenin ötesine geçmediği ortadadır.

Bugün Türkiye’de sendikal alana ilişkin üç temel yasa bulunuyor: 2821 sayılı Sendikalar Kanunu, 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ve 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu. Bu çok parçalılığın temel nedeni, sendika, toplu sözleşme ve grev hakkını birbirlerinden kopararak ele alan, sınıfın “memur” denen geniş bir kesimine toplu sözleşme ve grev hakkı dahi tanımayan despotik anlayıştır kuşkusuz.

Bugün geldiğimiz noktada, tüm bu yasalar, demokratik temellerde hazırlanmış yeni ve tek bir yasada birleştirilmeksizin ve Anayasadaki sendikal kısıtlamalar kaldırılmaksızın, işçi sınıfının özgür ve demokratik sendikal örgütlenme hakkından söz edilmesinin mümkün olmadığı son derece aşikârdır. İşçi-memur ayrımını ortadan kaldıran diğer yasal düzenlemelerle desteklenecek böyle bir birleştirilmiş yasa, sınıfın ortak bir sendikal çatı altında birleşmesini de olanaklı kılması bakımından önem taşıyacaktır.

Fakat işçi sınıfının sendikal örgütlülüğündeki zayıflamanın nedenleri, sendikal yasalardan daha çok, sınıfın devrimci siyasal örgütlülükten yoksun bulunması ve bu durumun doğurduğu gerileme ve dağınıklıkta aranmalıdır. Türkiye işçi sınıfı yıllardır bir yandan neoliberal saldırıların hedefi konumunda bulunurken, bir yandan da üzerinden geçen 12 Eylül silindirinin ağırlığını taşımıştır. Buna, şüphesiz, SSCB’nin çöküşüyle ortalığı saran “sosyalizm çöktü” burjuva propagandasının yükünü de eklemek gerekir. Bu koşullar altında bilinç ve örgütlülüğü son derece gerileyen işçi sınıfının, sendikal mücadele alanında dikkate değer başarılar kaydetmesinin güç olduğu açıktır.[2]

Pek çok örnekle kanıtlanabileceği üzere, örgütlülük açısından güçlü bir işçi sınıfı en gerici yasalara rağmen devasa mücadelelere girişerek büyük kazanımlar elde edebildiği gibi, örgütlü gücünün alabildiğine zayıfladığı dönemlerde çok daha demokratik yasalara rağmen ağır kayıplar yaşayabilir. Örneğin 1993-2003 yılları arasında sendikalı işçi sayısı Almanya’da %24, Avusturya’da %13, Yunanistan’da %11, İsveç’te %7, İngiltere’de %12 oranında düşmüştür ve bu düşüşlerin yanı sıra işçi sınıfına yönelik diğer saldırılar da her alanda büyük bir hız kazanarak devam etmektedir. Genel olarak ILO ve AB normlarını uygulayan bu ülkelerdeki genel durum ve sendikalılık oranlarındaki düşüşler, bu normların hiç de her derde deva olmadığının bir göstergesidir.

İşçi sınıfının dünya çapındaki hali pür melalini gösteren bu tablo şüphesiz değiştirilemez değildir, ancak bu alandaki en ağır yük işçi sınıfı devrimcilerine düşmektedir. Bunun için, sendikalar da dahil olmak üzere sınıfın tüm kesimleri içinde Bolşevik tarzda, kararlı ve sabırlı bir devrimci çalışma yürütmek ve ilk etapta onun en ileri kesimlerini bu mücadeleye çekmek gerekiyor. Kuşkusuz bu, sendikalara burun kıvıran, onları köhnemiş, düzene entegre olmuş ve bir kenara atılması gereken kurumlar olarak değerlendirip, el değmemiş, bozulmamış, sosyalistlere kucağını açacak yepyeni örgütler kurma ütopyasına kapılan bir anlayışla başarılamaz. Sendikaları sınıfla hiçbir bağı bulunmayan işbirlikçi sendika bürokratlarının elinden kurtarmanın yolu, başta komünistler olmak üzere sınıfın en militan kesimlerinin tüm işyerlerinde ve sendikalarda çok aktif bir çalışma yürütmelerinden geçiyor. Bu yapılmadıkça işçi sınıfının burjuvazinin tahakkümünden kurtulması ve uluslararası ölçekte yürütülen saldırılara göğüs germesi beklenemez, beklenmemelidir. Hedef, işçi sınıfının öncü kesimlerine “sendika biziz” dedirtebilmek, bu anlayışı tüm işçi sınıfına yaymak ve sınıfın doğrudan müdahalesiyle sendikaları, işyeri işyeri, şube şube bürokrasinin elinden kurtarmak olmalıdır. Unutulmamalı ki, sendikal yasaklar burjuva devletin “yüce gönüllülüğüyle” değil savaşarak aşılır!



[1] Tasarıda, madencilik işkoluna taş ocakları da eklenmiş; gıda sanayii ve şeker işkolları “gıda” başlığı altında birleştirilmiş; dokuma ve deri işkolları “dokuma, giyim ve deri” işkolu olarak birleştirilmiş; ağaç ve kâğıt işkolları birleştirilmiş. Bunların yanı sıra, basın ve yayın işkolu, haberleşme işkolu ve gazetecilik işkolu “iletişim, basın-yayın ve gazetecilik” olarak tek bir işkoluna alınmış; banka ve sigorta işkolunun yerine “mali aracılık” işkolu getirilmiş; gemi işkolu kaldırılmış ve muhtemelen “metal” işkoluna dahil edilmiş. Ayrıca işçi sayısı oldukça fazla olan kara, demiryolu, deniz ve hava taşımacılığı ile ardiye ve antrepoculuk işkolları “taşımacılık, ardiye ve antrepoculuk” adı altında tek bir işkolunda toplanmış. Sağlık işkoluna sosyal hizmetler alanı da eklenmiş; milli savunma işkolu, milli sıfatı kaldırılarak “savunma” işkoluna dönüştürülmüş.

[2] Türkiye’de sendikalaşma oranlarında son 15 yılda %50’nin üzerinde bir düşüş yaşanmıştır. Ne var ki kamu çalışanlarını işçiden saymayan ve sendikalı işçi oranını hesaplarken sadece SSK’lı işçi sayısını esas alan Çalışma Bakanlığı, yıllardır, son derece şişirilmiş sendikalı işçi sayılarıyla %50’nin üzerinde sendikalaşma oranları açıklıyor. Gerçeklerle en ufak ilişkisi olmayan bu oranlar, bir yandan AB ve ILO’nun gözünü boyamak için, diğer yandan ise gerçek veriler alındığında %10 barajını aşacak sendika kalmayacağı için gerek Bakanlık gerekse sendikalar tarafından sessizlikle geçiştiriliyor. Gerçekte TİS’ten yararlanan sendikalı işçi sayısının 800 bini geçmediği ve çalışan işçi sayısının kamu çalışanları da dahil olmak üzere 12,5 milyon dolayında olduğu dikkate alınırsa, günümüzde sendikalaşma oranının %7’yi aşmadığı görülecektir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:11, Şubat 2006