Navigation

Vampirin Doymayan Açlığı ve Vardiya Sistemi

Sermaye ölü emektir ve ancak vampir gibi canlı emeği emmekle yaşayabilir ve ne kadar çok emek emerse o kadar çok yaşar.

(Marx, Kapital)

Sistemin krizi derinleştikçe sermaye karşısında alabildiğine örgütsüz bir işçi sınıfı bulmanın verdiği cesaretle ona ölümüne saldırıyor. Bundan otuz kırk yıl önce insanlığın hayalini bile kuramadığı teknolojik gelişmeler, bugün her alanda insan emeğini asgariye indirebilecek bir makineleşmenin olanaklarını yaratmış ve pek çok alanda da bu olanaklar uygulamaya sokulmuştur. Ne var ki, kapitalizmin hüküm sürdüğü bir dünyada bu olanaklar, işçi sınıfı cephesinde kısa çalışma saatleri yerine işsizlik ve 1800’lü yıllara geri dönüşe işaret eden düzeyde uzatılmış iş saatleri olarak yansımasını bulmakta. Kırk katır mı kırk satır mı tercihiyle yüz yüze kalan işçiler, fabrika kapılarında biriken milyonlarca işsiz işçinin her an canlı bir şekilde hissettirdikleri işsizlik kırbacı yüzünden, en insanlık dışı koşullarda dahi çalışmaya razı olmak zorunda kalıyor. Ücretler sefalet düzeyine çekiliyor, sosyal kazanımlar ortadan kalkıyor, sendikalaşmanın önüne en büyük fiili engellerden biri olarak dikilen geçici işçilik alabildiğine yaygınlaşıyor, fazla mesainin ücretlendirilmesine çeşitli yollarla son veriliyor, hafta tatili unutturuluyor. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, 8 saatlik işgünü anılara gömülürken, pek çok sektörde 12 saat, fiili uygulama haline getirilmekte.

Bu koşullar, dünyanın her yerinde, birbiri ardına çıkarılan ve tek kalemden çıkmışçasına birbirine benzeyen iş yasalarıyla legalize edilmektedir. Türkiye’de de durum farklı değil. Özellikle yeni iş yasasının çıkmasını takip eden dönemde 12 saat uygulaması sanayide çok yaygın bir hal aldı. Metal ve petro-kimya işkolu başta olmak üzere pek çok sektörde, eskiden üç olan vardiya sayısı ikiye düşürülerek vardiya süresi 12 saate çıkarıldı. Bu durum, bir vardiyanın işçilerinin kapı önüne konması, diğerlerinin ise iki kata çıkan iş yüküne rağmen saat ücretlerinde hiçbir artış yapılmaksızın onların yerine de çalışması anlamına geliyor.

Patronların, vardiya değişim saatlerini, çeşitli yöntemler kullanarak işçinin fiili çalışma süresini uzatacak şekilde ayarlamaları da cabası. Örneğin servis saatlerinin vardiya çıkış saatleriyle çakıştırılmadığı ya da hiç servis konulmadığı için gecenin ters saatlerine denk getirilen vardiya çıkışlarında işçilerin beklemek zorunda bırakılarak bu sürede “boş durmayıp” çalışmaya zorlanmaları. Yani sömürüde sınır tanımayan sermaye, sinekten bile yağ çıkarmaya bakıyor.

Bugün vardiya sistemi, çeşitli yönleriyle, sanayinin yoğunlaştığı bölgelerdeki işçilerin en temel sorunlarından biri haline gelmiş durumda. Düzenli üç vardiya şeklinde uygulanması durumunda bile insan bedeninin işleyişine aykırı bir sistem olan vardiya çalışması, 12 saate çıkan uygulanma biçimiyle işçiyi uzun süre katlanılması imkânsız bir kâbusun içine itiyor.

Peki sermayeyi vardiya sistemine zorlayan şey nedir ve kapitalist sistemde doğrudan gece çalışması anlamına gelen bu sistem, 8 saatlik üç dilim halinde uygulanması durumunda bile işçi üzerinde ne gibi tahribatlara yol açmaktadır? İşte bu yazıda esas olarak bu hususları ele alacağız.

8 saat yetmez, 24 saat!

Kapitalistler açısından, emeği ve dolayısıyla artı-emeği emmenin aracı olan makineler, atıl durdukları sürece yararsız bir sermaye yatırımından öte bir anlam taşımazlar. Kapitalist için, makinenin maksimum süre çalıştırılması, maksimum miktarda emeğin ve onunla birlikte artı-emeğin emilmesi demektir. “İşte bunun için, günün 24 saati boyunca emeğe el konulması kapitalist üretimin kaçınılmaz eğilimidir.” Böylece “vampirin emeğin canlı kanına olan susuzluğu azıcık giderilmiş olur.” (Marx, Kapital, c.1, Sol Y., 1986, s.271)

Bununla birlikte, aynı işçinin emek-gücünü hem gece hem de gündüz, yani 24 saat devamlı olarak sömürmek olanaksızdır. Fakat kapitalistler bu maddi engelin üstesinden gelmenin de yolunu bulmuş bulunuyorlar: vardiya sistemi. Bir işyerindeki işçilerin birden fazla gruba bölündükleri ve gece-gündüz nöbetleşe çalıştıkları bu sistem sayesinde, örneğin normalde 8 saatlik bir işgünü içeren 24 saatlik günün içine, yine 8 saatlik üç işgününün sığdırılması mümkün hale gelmiştir. Böylece kapitalist, binalara ve makinelere yatırılan sermaye miktarını değiştirmeksizin, üretimin hacmini vardiya sayısı kadar katlayarak arttırabilmektedir. Bu, aynı zamanda, sömürülen artı-değer kütlesinin de artışı anlamına gelmektedir.

Makineleri mümkün olduğunca kesintisiz çalıştırmanın kapitalist için kaçınılmaz bir eğilim olduğunu belirtmiştik. Burada akla şu soru gelebilir: Makineler kullanıldıkça yıprandıklarına göre, onları sürekli çalıştırmak onların ömürlerini de kısaltmak anlamına gelmez mi? Evet gelir. Ama bu tam da kapitalistin istediği şeydir, çünkü o makinelere yatırdığı sermayeyi en kısa sürede geri almak ister. Marx bunu şöyle açıklıyor:

“Bir makinenin aşınma ve yıpranması çalışma süresi ile tam bir orantı içinde değildir. Böyle olsa bile, bir makinenin 7,5 yıl boyunca günde 16 saat çalıştırılması ile 15 yıl boyunca günde yalnız 8 saat çalıştırılması eşit uzunlukta bir çalışma süresini kapsar ve ürüne aynı miktarda değer aktarılır. Ama birinci durumda makinenin değeri ikinciye göre iki katı hızla yeniden-üretilir ve kapitalist makineyi böyle kullanarak 7,5 yılda ikinci durumdaki 15 yıla eşit artı-değer sağlamış olur.” (age, s.417 – düzeltilmiş çeviri)

İşte bu yüzdendir ki, vardiya usulü çalışma, patrona bir yandan makinelerini en kısa sürede amorti etme, diğer yandan bir günde elde ettiği artı-değer miktarını, ek bir bina ya da makineye lüzum kalmaksızın, sadece işçi sayısını arttırarak fazlasıyla arttırma olanağı tanımaktadır.

Ne var ki kapitalistler için son derece avantajlı olan bu sistem, işçiler açısından tahrip edici sonuçlar içermektedir. Günümüzde vardiya sisteminin sadece fabrikalarda ya da madenlerde değil hizmet sektöründe de uygulandığı düşünüldüğünde, doktorundan hemşiresine, nakliye işçisinden market işçilerine varıncaya kadar yüz milyonlarca işçinin, insan bedenini tahrip eden ve toplumsal yaşamı olumsuz yönde etkileyen bu sistemden muzdarip olduğunu görürüz.

Burjuvalar uyurken işçiler çalışmak zorunda

Vardiya sisteminin insan bedeni üzerindeki olumsuz etkilerinin kökeninde, insanın doğal uyku döngüsünü ve biyolojik ritmini bozması yatmaktadır. Canlıların büyük bir çoğunluğu gibi insanın da biyolojik ritmini belirleyen temel etken güneş, yani ışık-karanlık döngüsüdür. Dönerli vardiyaların ve gece çalışmasının, başta uyku bozuklukları olmak üzere pek çok sağlık sorununa yol açması, işte tam da bu doğal ritmin bozulmasıyla ilintilidir.

Dönerli vardiya sisteminde sorunun bir boyutunu dönerlilik yani düzensizlik oluşturmaktadır. Vücut tam belirli bir ritme uyum sağlamaya çalışırken bu ritmin sürekli olarak bozulması metabolizma üzerinde büyük tahribatlara yol açabilmektedir. Çok daha önemli bir diğer boyutsa gece çalışmasının kendisidir. Gece çalışmaları nedeniyle doğal ışık döngüsüne aykırı uyuma düzeni, aynı zamanda uyku düzensizliklerini ve buna bağlı rahatsızlıkları da beraberinde getirmektedir. Vücudun doğasına tümüyle aykırı bir biçimde, gece uyumamaya gündüzse uyumaya çalışan bu işçilerin uykuları, her türlü dış uyaranın etkin halde bulunduğu gündüz saatlerinde sık sık bölünmektedir. Bu işçiler, gündüz çalışan işçiler kadar uzun süreli ve doyurucu bir uykuya dalamamaktadırlar. Uyku ve solunum konusunda uzman iki doktorun yayınladıkları bir makalede bu gerçekliğe de değinilmektedir:

“Gece vardiyasında çalışan işçiler her bir 24 saatlik periyotta nadiren 5-6 saatten fazla uyurlar, öyle ki, yedi gece sonra toplam uyku açığı 15-20 saati bulur. Bu açığın kapanması için genelde en az 48 saat çalışılmaması gerekir. İşçilerin gece vardiyalarından sabah ya da akşamüstü vardiyalarına hiçbir ara vermeksizin gitmelerini öngören vardiya listeleri tehlikelidir.” (Leslie Olson ve Antonio Ambrogetti, Working Harder – Working Dangerously?, www.mja.com)

ILO gibi sözde emek örgütlerinin de sahiplendiği çeşitli araştırmalara baktığımızda, vardiya sisteminin işçi üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak üzere şuna benzer önlemlerin sıralandığını görüyoruz: vardiya döngüsünün sabah-akşamüstü-gece şeklinde düzenli olarak birbirini takip etmesi, gece vardiyası değişimlerinde işçiye en az 48 saat dinlenme izni verilmesi, vardiya değişim periyotlarının üç haftada birden daha sık olmaması… Ne var ki bu konudaki ciddi bilimsel araştırmalar, hiçbir önlemin insan bedeninin gece çalışmasına adapte olmasını sağlayamayacağına işaret ediyor: “Gece çalışmasına fizyolojik uyum büyük ölçüde bir uydurmacadan ibarettir ve uyumun gerçekleşeceğini umarak gece çalışmasının periyotlarının uzatılmasının hiçbir geçerliliği yoktur.” Tersine, periyot uzadıkça, birikimli olarak artan uyku açığı nedeniyle sorunlar daha da artabilmektedir. (Olson ve Ambrogetti, age)

Bunun yanı sıra biliyoruz ki neredeyse hiçbir fabrikada işçilere vardiya değişimlerinde 48 saatlik dinlenme süresi tanınmıyor. Hatta Türkiye’de şu an geçerli olan İş Kanununun 69. maddesi, vardiya değişimleri arasına konacak asgari dinlenme süresini 11 saat olarak belirliyor. Daha önceki İş Kanununda böyle bir zorunluluğun dahi olmadığını da belirtelim.

Tüm bunların ürününün, işçinin bedeninde yol açılan muazzam tahribatlar olduğu çok açıktır. Günümüzde ciddi uyku düzensizliklerinin genel nüfus içindeki oranı %5 civarındayken, bu oran vardiya işçileri arasında %12’ye yaklaşıyor. Bunun yanı sıra, kronik yorgunluk, kalp-damar hastalıkları, yüksek tansiyon, sindirim sistemi rahatsızlıkları da vardiya işçileri arasında oldukça yaygın olan rahatsızlıklar. Örneğin İtalyan işçiler üzerinde, ülserli işçilerin işe başladıktan kaç yıl sonra bu rahatsızlığa yakalandıklarına ilişkin bir araştırmada şu sonuçlarla karşılaşılmış: düzenli olarak gündüz çalışan işçilerde ortalama 12 yıl sonra, sürekli gece çalışan işçilerde 5,6 yıl sonra, dönerli 8 saatlik vardiya sisteminde çalışan işçilerde 5 yıl sonra.

Gece vardiyasında çalışan işçilerin uyanık kalmak için sigara, çay, kahve ve kola tüketimini arttırmaları da, onların çeşitli hastalıklara yakalanma riskini yükseltmektedir. Aynı şekilde, gece vardiyasında çalışan kadınlarda meme kanseri riskinin daha yüksek olduğu, gebe kadınlarda ise düşük riskinin yarı yarıya arttığı tespit edilmiştir.

Olayın en az diğerleri kadar önemli bir diğer boyutu ise vardiya işçisinin sosyal yaşamının neredeyse yok olmasıdır. İnsan toplumsal bir varlıktır ve toplumsal ilişkilerinin sağlıklı olup olmaması onun ruh ve beden sağlığını da doğrudan etkilemektedir. Oysa vardiya işçilerinin toplumsal ilişkilerini sağlıklı bir şekilde düzenleyebilmeleri fiilen olanaksızdır. Herkes uyurken onlar çalışmakta, herkes uyanıkken ise onlar çoğu kez uykuda ya da işte olmaktadırlar. Bu durum, hafta sonlarında bile eşiyle, çocuklarıyla, dostlarıyla birlikte zaman geçiremeyen işçinin sosyal yaşamdan yalıtılmasına ve bedensel sorunların yanı sıra ruhsal sorunlarla da karşılaşmasına yol açmaktadır.

Daha önce dergimizde yayınlanan bir mektupta, bir vardiya işçisi, yaşadıklarını şöyle anlatıyordu:

“Ben vardiyalı bir fabrikada çalışan bir işçiyim. 3 vardiya, yani günün 24 saati fabrika açık, dolayısıyla biz işçiler de günün 24 saati uyanık ve her an çalışmaya açığız. Çalışma saatlerimizin her hafta değişmesi patronuma göre düzenli bir değişim. Ancak her hafta değişen bu saatlere alışmak bütün işçi arkadaşlarım ve benim için organizmamızda altüstlüklere neden oluyor. Uyku saatlerimin düzensizleşmesi, bilincimin açık olmamasına, beynimin sürekli yarı uyur bir halde olmasına ve yaşadıklarımı hatırlamakta zorluk çekmeme neden oluyor. (…) Yemek saatlerimin değişmesi vücudumun sindirim sistemini bozuyor. Tuvalete gitmek işkence. Sürekli olarak karnımızda şişlik hissediyoruz. Tüm bunlarla birlikte bir de aileme, arkadaşlarıma ayıracağım vakit sınırlı. Çünkü ailemin diğer fertleri uyurken, ben işe gitmek için evden çıkıyorum. Ya da onlar sabah evden işe gitmek için çıktıklarında benim için gün çoktan bitmiş oluyor. Aynı evde yaşadığımız halde kimi zaman birbirimizi dahi göremiyoruz. (…) Özellikle gece vardiyasında çalıştığımızda ayakta kalabilmek ve uyumamak için kendi kendimizle savaş veriyoruz. Gece boyunca uykusuz çalışmak –vücut ağırlığı iki katına çıkıyor, ayaklar zonkluyor, sırt ve bel ağrıları, ellerin titremesi, gözlerin iğne gibi batmaya başlaması, yarı baygın bir vaziyette çalışmanın sonunda geliyorum diyen iş kazaları– tam bir işkence. Tüm bunları ne pahasına çekiyoruz; açlık sınırının altındaki asgari ücreti alabilmek ve işsiz kalmamak için.”

Gece çalışması ve iş kazaları

Sorunun bir diğer önemli ayağını iş kazaları oluşturmaktadır. Vardiya işçilerinin yaşadığı uykusuzluk ve yorgunluk sonucu ortaya çıkan konsantrasyon bozuklukları, ciddi hatalara ve ölümle sonuçlanan iş kazalarına neden olabilmektedir. Yapılan araştırmalar, vardiya işçilerinin işyerinde, evde ve yolda kaza yapma oranlarının gündüz çalışan işçilere göre 40 kat fazla olduğunu gösteriyor.

Başta metal sektörü olmak üzere pek çok sektörde gece vardiyasında meydana gelen ölümlü kazalara sıkça tanık olmaktayız. Sadece fabrikalarda değil, konusu doğrudan insan sağlığı olan kurumlarda, yani hastanelerde bile benzer bir durum yaşanıyor. Hastanelerin gece vardiyalarında, hem de bazen kesintisiz 16 saat çalışan sağlık çalışanları, yorgunluk ve uykusuzluğun yol açtığı dikkat kaybı,yargılama bozukluğu ve karar vermede gecikmeler nedeniyle, hastaların yaşamını tehdit eden ciddi hatalar yapabiliyorlar. Çoğu kez dışarı yansıtılmayıp hastane yönetimlerince örtbas edilse de, geç ya da hatalı müdahaleler ve yanlış ilaç uygulamaları sebebiyle pek çok hastanın yaşamını yitirdiği sır değil. Bunun yanı sıra, aşırı süreyle çalışan sağlık personeli, dikkat kaybı nedeniyle kendisine de zarar veriyor (ölümcül virüsler taşıyabilen iğne uçlarının ele batması vs.).

Bıçak kemikte

İşçinin bedensel ve ruhsal sağlığı açısından son derece sakıncalı olduğu kuşku götürmez olan vardiya sistemi bugün sendikal örgütlenmenin önünde de ciddi bir engel haline gelmiş bulunuyor. Bir fabrikadaki işçileri ikiye ya da üçe bölerek bunların işyerinde karşılaşmalarını dahi olanaksız hale getiren bu sistem, patronlar tarafından işçilerin birlikte hareket etmelerinin önüne geçmek için bilinçli bir şekilde kullanılıyor. Buna rağmen, ölüm sessizliğine bürünen sendikalardan çıt çıkmıyor. Oysa gece çalışmasının yasaklanması konusu, uzun yıllardan bu yana işçi hareketinin en temel taleplerinden biri olagelmiştir. Örneğin Alman Sosyal Demokrat Partisinin 1891 tarihli Erfurt Programında bu talep şu şekilde dile getirilmişti: “Nitelikleri gereği teknik gereklerle olsun, toplumun gereksinmeleri yüzünden olsun gece çalışmasını gerektiren sanayi kolları dışında, gece çalışmasının yasaklanması.”

Aynı şekilde Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi Programında da “teknik nedenlerden ötürü mutlaka gerekli olduğu işçi örgütlerince onaylanan durumlar haricinde, ulusal ekonominin bütün dallarında gece çalışmasının (gece 9’dan sabah 5’e kadar) yasaklanması” talep ediliyordu. Dikkat edilecek olursa, burada Erfurt Programından farklı olarak, teknik nedenlerle sınırlı durumların tespitinde işçi örgütlerinin onayı zorunlu kılınıyordu ki, bu oldukça önemli bir eklemedir.

1917 Şubat devrimini izleyen dönemde yürüyen program tartışmaları sırasında Lenin’in yaptığı değişiklik önerileri (Mayıs 1917) arasında bu maddeye ilişkin olan bir öneri de bulunuyordu. Lenin, zorunlu haller diye sözü edilen hallerde dahi gece çalışmasının “4 saati geçmemesini” ve çalışmanın yasaklanacağı saat dilimlerinin “akşam 8’den sabah 6’ya” şeklinde değiştirilmesini öneriyordu (Seçme Eserler, c.6 İnter Y., 1995, s.121). Devrimin ateşi içerisinde RSDİP programı değiştirilemeden kalsa da, söz konusu maddeye Lenin’in verdiği son hal, bugün de işçi sınıfı açısından, gece çalışmasının yasaklanması talebinin formüle edilişinde önemli bir örnek teşkil etmektedir. (Bugün Türkiye’de geçerli olan İş Kanununda yapılan gece çalışması tanımı da “akşam 8’den sabah 6’ya” kadar olan dönemi içermektedir.)

Sınıfa yönelik saldırıların doruğa tırmandığı, 12 saatlik vardiyaların Amerika, Japonya, Avustralya gibi en ileri ülkelerde bile norm haline geldiği günümüzde, işçi hareketinin en temel tarihsel taleplerinden biri olan “gece çalışmasının yasaklanması” talebinin yeniden güçlü bir biçimde yükseltilmesinin ve sendikalara bu yönde basınç bindirilmesinin proletarya için gerçekten yaşamsal bir önem taşıdığı çok açık. Şunu biliyoruz ki, sınıf mücadelesinin yükselişe geçtiği dönemlerde, işçi sınıfından gelen güçlü basınç sonucunda, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülkede, burjuvazi, en azından kadınların ve çocukların gece çalıştırılmasının yasaklanmasını kabul etmek zorunda kalmıştı. Örneğin şu anda yürürlükten kalkmış bulunan 1475 sayılı İş Kanununda, 18 yaşın altındakiler ve kadınlar için gece çalışması (18 yaşını doldurmuş kadınlar için tüzüklerce belirlenecek istisnai haller olabileceği söylenerek) yasaklanıyordu. Oysa işçi hareketinin dibe vurmasının ve sendikal mücadeleye sınıf işbirlikçiliğinin damgasını basmasının bir ürünü olarak, 4857 sayılı yeni İş Kanununda kadınların gece çalıştırılmasına dair yasak tümüyle ortadan kaldırılmıştır. İşçi hareketindeki ve sendikal hareketteki bu gerileme devam ettikçe, çocuk emeğinin 24 saat sömürüsünün önünü açacak yeni yasalar da kapıyı zorlamakta gecikmeyecektir.

Gerici yasalarla taçlanan tüm bu saldırılar sadece Türkiye’de değil tüm dünyada gemi azıya almıştır. Şairin dediği gibi, bıçak kemiktedir artık!

Bugün işçilerin önüne şu iki seçenek çok daha yaşamsal öneme sahip bir netlik içinde dikilmiş bulunuyor: Ya artı-değer sömürüsünü arttırabilmek için saldırılarını sınır tanımaz biçimde amansızlaştıran bu insanlık dışı sisteme karşı mücadeleye atılmak ve onu tarihe gömmek; ya da kendi gelecekleriyle birlikte çocuklarının geleceğini de zifiri karanlıklara gömmek. Kapitalizm üçüncü bir seçenek tanımıyor!

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 23, Şubat 2007