Tekellerin İnsafına Terk Edilen Sağlık


Emeklilik yaşını yükselten, sağlık sisteminde emekçilerin aleyhine pek çok düzenleme yapan ve bunu “iflas eden sosyal güvenlik sistemini sağlıklı bir şekilde işler hale getirmek” üzere yaptığını iddia eden AKP hükümeti, SSGSS yasası daha birinci yılını doldurmadan, sosyal güvenlik açıkları artıyor diyerek yeni saldırılara girişti. Oysa hükümetin iddialarına göre yasa bu açıkları kapatacak ve on yıllar boyunca bir daha sosyal güvenlik sistemiyle oynanmak zorunda kalınmayacaktı! “Kuyruklar bitti, isteyen istediği hastanede muayene olup tedavi görebilecek” diyerek yeni sistemi emekçilere cazip göstermeye çalışan AKP hükümeti, bırakalım on yılları, bir yıl bile geçmeden sağlıkta yeni kısıtlamalara, artan katkı paylarına başvurmak “zorunda kalındığını” duyurdu. Yüz yüze gelinen bu manzara, açıktır ki, burjuva hükümetlerin SGK’nın kaynaklarını özel sağlık kuruluşlarına peşkeş çekmeye, döner sermaye uygulamasıyla hastaneleri birer ticarethaneye dönüştürmeye, ilaç tekellerini daha da zengin etmeye dönük sağlık politikalarının doğal sonucudur. Ve her zaman olduğu gibi fatura yine emekçilere kesilmiştir.

1 Ekimden itibaren “2 liradan ne olur” diyerek sağlık ocaklarından başlanıp devlet hastanelerinde 8, özel hastanelerde 15 liraya çıkarılan katkı paylarının önümüzdeki dönemde daha da yükseltileceği açıktır. İlaç alırken emeklilerden yüzde 10, çalışanlardan yüzde 20 olarak kesilen katkı payının, emeklilerde yüzde 20’ye, çalışanlarda yüzde 30’lara çıkarılması da planlar dâhilindedir. Bunun yanı sıra 18 yaş altı nüfusun genel sağlık sigortası kapsamına alınması ile ana ve çocuk sağlığı hizmetlerinin parasız olması gibi olumlu hususlar da çeşitli bahanelerle yokuşa sürülmekte ve uygulanmamaktadır. Burjuvazi, işçi sınıfının, içine atıldığı kazan yavaş yavaş ısınırken suyun sıcaklığının arttığının farkına varmayan kurbağa misali tepki vermeden haşlanması için, kazanı yıllardır yavaş yavaş ısıtmaktadır. Örgütlü ve kitlesel bir tepkiyle bu kazandan çıkılmadığı takdirde haşlanmanın kaçınılmaz olduğu aşikârdır.

Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada

Burjuvazinin sağlık ve genel olarak sosyal güvenlik alanındaki saldırıları sadece Türkiye’yle sınırlı değildir elbette. Bu saldırılar, çeşitli emperyalist kurumların da yönlendiriciliğiyle tüm dünyada organize ve eşgüdümlü bir şekilde yürütülmektedir. Devlete sağlık ve sosyal güvenlik alanlarından el çektirme ve trilyonlarca dolarlık bu alanı ilaç tekellerinin, sigorta şirketlerinin, özel “sağlık” kurumlarının dizginsiz sömürüsüne açma politikası, 1980’lerden bu yana hızlanarak ilerletilen saldırı politikalarının bir uzantısıdır. Emekçilerin primleriyle ve vergileriyle yaratılan kaynaklar, her yıl daha fazla oranda özel hastanelere ve ilaç tekellerine akıtılmakta, tekeller bunun yanı sıra vergi indirimleriyle ve başka bin bir türlü mekanizmayla desteklenip büyütülmektedir. Buna karşılık insanlığın ezici bir çoğunluğu halen en temel sağlık hizmetlerinden bile yoksun durumdadır.

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, 2007 yılı dünya sağlık harcaması toplamı 4,1 trilyon dolardır ve bu harcamaların yüzde 80’ini, dünya nüfusunun yüzde 18’ini barındıran OECD ülkeleri gerçekleştirmektedir. Ancak kişi başına milli gelirin görece daha yüksek olduğu OECD ülkelerinde de gelir dağılımı son derece eşitsizdir. Bu ülkelerdeki yoksulluk, işsizlik, sosyal güvencesizlik de hesaba katıldığında, dünya emekçilerinin ezici bir çoğunluğunun sağlıksızlığa mahkûm edildiği açıkça görülmektedir. Örneğin genel sağlık sigortasının bulunmadığı ABD’de 47 milyon kişi sağlık güvencesinden tümüyle yoksun durumdadır. Özel sağlık sigortasına sahip 50 milyon kişinin sigorta kapsamı ise son derece sınırlı olup, bu insanlar pek çok hastalık karşısında ceplerinden para ödemek ya da tedavi olamamak seçenekleriyle yüz yüzedir. Kişi başına milli gelirin 48 bin dolar olarak göründüğü, ancak korkunç bir gelir dağılımı eşitsizliğinin yaşandığı bu ülkede, her yıl yüz binlerce insan, tedavi masraflarını karşılamak için elinde avucunda ne varsa satarak yoksulluğa ve sefalete sürüklenmektedir.

Ekonomik krizle birlikte bu çelişkinin daha da derinleşmesi ve halkta ciddi bir tepki oluşması üzerine, Obama başkanlık seçimleri öncesinde genel sağlık sigortası vaadinde bulunmuştu. Ne var ki, iflas eden tekelleri kurtarmak için sermayeye trilyonlarca dolar akıtılırken, Obama’nın gündeme getirdiği sağlık sigortası yasası, Cumhuriyetçiler (Bush’un partisi) ve Demokratların (Obama’nın partisi) bir bölümü tarafından, bütçe açıklarını arttıracağı bahanesiyle geçtiğimiz günlerde Senato’da reddedildi. Üstelik Cumhuriyetçiler, devletin sağlık sigortası alanına müdahale etmesi gerektiğini savunduğu için Obama’yı “sosyalist” olmakla suçlayarak protesto gösterileri düzenlediler.

Oysa ne Obama sosyalisttir ne de yapılmak istenen reform genel sağlık sigortasını getirmektedir. Amerikan işçi sınıfı kamusal genel sağlık sigortasından yanayken, Obama’nın önerdiği yasa tasarısında bu dışlanarak özel sigorta şirketleriyle birlikte oluşturulacak son derece dar kapsamlı bir sistem öngörülmektedir. Seçilmeden önce genel sağlık sigortasını vadeden Obama, seçildikten sonra, Kanada’da ve Avrupa’da uygulanan genel sağlık sigortası sisteminin “Amerika’nın geleneklerine pek de uygun olmadığını” keşfetmiştir. Kuşkusuz bu “keşif”te özel sigorta şirketlerinin ve ilaç tekellerinin rolü büyüktür. Sonuçta ABD’de 100 yıldır tartışılıp rafa kaldırılan genel sağlık sigortası, bir kez daha rafa kaldırılmış ve yerini göstermelik bir reform tasarısına bırakmıştır.

Bir zamanlar sağlık ve sosyal güvenlik sistemiyle övünülen Avrupa’da da saldırılar tüm hızıyla sürmektedir. Avrupa’da uygulanan genel sağlık sigortası sistemi, Ekim Devrimi sonrasında Rusya’da herkese parasız ve tam kapsamlı sağlık hizmetinin uygulamaya konmasının ardından, Avrupa işçi sınıfının komünizme kaymasını engellemek için, bir tür emniyet sübabı olarak hayata geçirilmek zorunda kalınmıştı. Bu sistem tüm vatandaşları devlet tarafından sağlık güvencesine alıyordu. Bir karşılaştırma yapacak olursak, Türkiye’de sadece prim ödeyenlerin yararlandığı ücretsiz sağlık hizmetinden Avrupa’da tüm yurttaşlar yararlanabiliyor. Ancak bu sistem SSCB ve Doğu Bloku’nun çöküşünün ardından söz konusu ülkelerde de burjuvazinin saldırısına maruz kaldı. Bir zamanlar “belediye sosyalizmi”yle övünülen İngiltere, Thatcher döneminden bu yana sağlıkta neoliberal uygulamaların en şiddetli savunucularından biri haline gelmiştir ve bugün, maddi kaynak ve personel yetersizliği yüzünden giderek daha da kötüleşen sağlık hizmetleriyle gündemdedir.

Tarih bize, sınıf mücadelesinin yükseldiği dönemlerde işçi sınıfının her alanda olduğu gibi sağlık alanında da önemli kazanımlar elde ettiğini gösteriyor. Genel sağlık sigortası, sosyal güvenlik sistemleri, çalışma koşullarına dair çeşitli iyileştirmeler vb., sınıf mücadelesindeki yükseliş sonucu elde edilen kazanımlardır. Ancak işçi sınıfının örgütlü ve kitlesel bir güç olarak burjuvazinin karşısına dikilemediği dönemlerde bu kazanımlar da birer birer kaybedilmektedir. Yaşanan deneyimler, proletaryanın örgütlü mücadelesinin önemi kadar, bu mücadelenin reform talepleriyle sınırlanmayıp toplumsal devrim mücadelesine bağlanmasının ve bu doğrultuda ilerletilmesinin yaşamsal bir zorunluluk olduğunu da kanıtlıyor.

Sağlık tekellerin insafına terk ediliyor

Üretimin insan ihtiyaçlarını karşılamak için değil kâr için yapıldığı kapitalist sistemde, sermaye kârsız bir yatırım alanı olarak görüyorsa en temel ihtiyaç maddelerini bile üretmeye yanaşmaz. Kâr güdüsünün şekillendirdiği bu sistemde, kapitalistler açısından örneğin daha fazla silah satmakla daha fazla ilaç satmak arasında bir fark yoktur. Nasıl silah tekelleri için savaşlar, ürettikleri ölüm makinelerini satacakları bir pazar anlamına geliyorsa, ilaç tekelleri için de yaygın hastalıklar ilaçların kolaylıkla alıcı bulacağı verimli bir pazar anlamına gelmektedir. Milyarlarca insan için ölüm ve yıkım demek olan savaşlar, salgın hastalıklar, tekeller için yaşam ve daha çok kâr demektir. Örneğin kanser yüz milyonlarca insan için hayatı kâbusa çeviren bir hastalıktır. İlaç ve tıbbi cihaz tekelleri içinse milyarlarca dolarlık bir pazar alanının kapı anahtarıdır. Sermayenin gözünde, yüzlerce dolarlık ilaçlar ve tarama testleri ne kadar çok insan kanser olursa o kadar çok satılacak metalarken, kanser hastaları da bu metaları satın alacak müşterilerdir! AIDS, kuş gribi, domuz gribi gibi akla gelecek tüm bulaşıcı hastalıklar da aynı şekilde, ne kadar yayılırsa o kadar para getirecek bir “nimet” olarak görülür. Hatta bu uğurda gerektiğinde virüsler üretilir, yayılmasına hizmet edilir, öyle olmadığı halde ölümcül bir tehdit olarak gösterilerek milyonlar paniğe sürüklenir ve sonuçta daha fazla ilaç, aşı vb. satılarak kasalar doldurulur.

Dünya çapında 773 milyar dolarlık dev bir pazara sahip olan sağlık sektöründe, “her şey kâr için” şiarıyla hareket eden ilaç tekelleri, kârlı olamayacak kadar sınırlı bir pazar alanı bulunan hastalıklar için ilaç üretmemeyi tercih edecek kadar insan sevgisiyle doludurlar! İlaç tekellerinin çeşitli hastalıklar için ilaç üretmeyi durdurmaları yüzünden yaşanan sıkıntıları gidermek üzere, 1983 yılında, ABD’de, 200 bin hastadan daha az pazar alanı olan ilaçlarda üretici firmalara çeşitli mali teşvikler getiren bir yasa çıkarılmak zorunda kalınmıştır. Bu yasa çıkmadan önce, bu tip ilaçların sayısı, üretimleri kapitalist tekellerin insafına terk edildiği için 10’dan azken, bugün ABD’de bu kapsamda 1200’e yakın ilaç üretilmektedir. Bu, sermayenin ucunda kâr yoksa milyonlarca insanı gözünü kırpmadan ölüme gönderebildiğinin yalnızca bir örneğidir.

Veremden ya da sıtmadan ölen yoksullar için yeni ilaçlar geliştirmek yerine, iktidarsızlığı giderecek, saç çıkaracak, kıl dökecek ürünlere yatırım yapmak ilaç tekelleri açısından çok daha caziptir. Çünkü bu gruptaki ürünler gelişmiş ülkelerde yüksek fiyata kolayca satılabilecek geniş bir pazara sahipken, diğerlerinin alıcıları azgelişmiş ülkelerin “pazar” oluşturamayacak kadar yoksul emekçileridir.

Hastalıklar ilaç tekellerinin beslenme kaynaklarıdır ve bu yüzden de araştırmaları köklü çareler bulmaya değil ömür boyu kullanılması gereken ilaçlara yöneltmek, örneğin AIDS’i, kanseri vb. ortadan kaldıracak nihai çözümler yerine, uzun süreli ve kesin çözüm olmayan tedavilere yönelik ilaçlar geliştirmek, sistemin genel mantığı olarak boy göstermektedir. Kapitalist ilaç tekelleri bu yüzden nihai çözüme yönelik araştırmalara kaynak aktarmamaktadırlar. İşte bir örneği:

“Kanser alanında, 2007’nin başlarında fazlasıyla umut verici bir ilaç bulundu. Alberta Üniversitesi’nden araştırmacılar, basit bir DCA molekülünün kanser hücrelerindeki mitokondriyi yeniden aktifleştirerek normal hücreler gibi ölmelerini sağladığını keşfettiler. Laboratuarda DCA’nın pek çok kanser formuna karşı aşırı derecede etkili olduğu ve gerçek bir kanser tedavisi olma yolunda umut verdiği görüldü. DCA on yıllar boyunca, mitokondri bozuklukları olan insanları tedavi etmek için kullanıldı. Bu nedenle de DCA’nın insan bedeni üzerindeki etkileri iyi biliniyordu ve bu da geliştirme sürecini daha da basitleştiriyordu. Ancak DCA’nın klinik testleri bütçe sorunları yüzünden yavaşladı. DCA patentli ya da patenti alınabilir bir ilaç değil. İlaç şirketleri bu ilacın üretiminden yüklü miktarlarda kâr elde edemezler, bu nedenle de ilgilenmiyorlar. Araştırmacılar bu önemli iş için kendi finansmanlarını sağlamaya zorlanıyorlar. Başlangıç testleri, küçük bir ölçekte sürüyor ve elde edilen öncül sonuçlar oldukça cesaretlendirici. Bu atılım yapılalı 2 sene olmasına rağmen ciddi çalışmalara ancak başlanabildi. Alberta Üniversitesi Tıp Fakültesi hükümetten ve kâr amacı gütmeyen kuruluşlardan para dilenmek zorunda bırakıldı. Şu ana kadar kâr amacı güden kuruluşlardan tek kuruş alamadılar.”[1]

Kimi zaman büyük ilaç tekellerinin keskin eleştirisi ve sektörün işleyişi konusundaki çarpıcı gerçekler eşliğinde pazarlanan “alternatif tıp” da günümüzde devasa bir kapitalist sektör haline gelmiştir. Her derde deva olarak sunulan vitaminler, mineraller, “doğal” ürünler vs. insan vücudunun günlük ihtiyacının kat kat üzerinde doz önerileri eşliğinde pazarlanarak, sektörün pazar alanı büyük bir hızla genişletilmektedir. Bunun yanı sıra, başta kanser olmak üzere çok geniş bir alanda “alternatif tedavi” olarak önerilen yöntemler de, tıpkı diğer yöntemler gibi, emekçi sınıfların ezici bir çoğunluğunun kendi ceplerinden karşılayamayacakları kadar yüksek maliyettedir. Kısacası kapitalizm, pek çok pazarlama yöntemiyle, sağlık alanını çok kârlı bir sömürü alanı haline getirmiştir. Son derece pahalı ilaçlar, gerek zaman gerek enerji gerekse maddi israfa yol açan tedaviler, insanların daha sağlıklı yaşamalarına değil kapitalistlerin daha fazla kâr etmesine hizmet etmektedir.

Emekçilerin yönetiminden ve denetiminden tümüyle uzak tutulan sosyal güvenlik sistemleri de kapitalist tekeller için yağlı bir sömürü kapısıdır. Döner sermaye girdileri artsın ya da özel sektör beslensin diye gereksiz yere bin bir türlü tahlilin ve tarama testinin yaptırıldığı, hastaların ilaca boğulduğu bu sistemin çarkları da emekçilerin sağlığı için değil sermayenin çıkarları için dönmektedir.

Kapitalizm sağlıklı bir toplum yaratamaz

Sağlıkta teknolojik bir devrimin yaşandığı ve piyasaya birbirinden etkili binlerce ilacın sürüldüğü günümüzde, en basit ilaçlara ulaşılamadığı için, kolaylıkla tedavi edilebilir hastalıklar yüzünden her gün 30 bin çocuk yaşamını yitiriyor. Buna rağmen, Dünya Sağlık Örgütü denen emperyalist kurum, her yıl “sadece” 9,5 milyon çocuğun ölüyor olmasıyla övünebiliyor: “Bugün tüm dünyada insanlar 30 yıl öncesine göre daha sağlıklı, daha zengin ve daha uzun ömürlüdür. Eğer çocuklar hâlâ 1978’deki oranlarda ölseydi, 2006 yılında küresel ölçekte 16,2 milyon ölüm olurdu. Oysa sadece 9,5 milyon ölüm oldu.”

Tekellerin ilaçları istedikleri fiyattan satabilmelerine olanak tanıyan patent kanunları, Ar-Ge maliyetlerinin yüksekliği bahanesiyle fahiş fiyattan satılan ilaçlar, yüz binlerce insanın kobay olarak kullanılıp öldürüldüğü ilaç deneyleri,[2] her yıl tedavi olanağı bulamadığı için sistem tarafından katledilen on milyonlarca yoksul emekçi… Tüm bunlarla karakterize olan kapitalizm, özel hastaneleriyle, poliklinikleriyle, muayenehaneleriyle, ilaç ve medikal araç tekelleriyle, sağlık değil sağlıksızlık üreten bir sömürü sistemi olarak hüküm sürmeye devam ediyor. Hastalıkların en kısa zamanda, olabildiğince ucuz yöntemlerle ve kalıcı bir şekilde tedavi edilmesi, hasta insan sayısının çeşitli önlemlerle en aza inmesi gibi insani beklentiler, bu sistemin mevcudiyetiyle temelden çelişiyor. Bunun yanı sıra bu sömürü sistemi, sağlıklı bir toplumun önüne, sağlık alanındaki kapitalist işleyişin ötesine geçen çok daha büyük engeller de dikiyor. İnsanın sağlıklı olması ve sağlıklı kalması için, her şeyden önce sağlıklı ürünlerle yeterli miktarda beslenmeye, sağlıklı koşullarda barınmaya, çalışmaya, dinlenmeye ve sağlıklı sosyal ilişkilere ihtiyacı vardır. Oysa kapitalizm, milyarlarca insanı, son derece düşük ücretlerle, uzun saatler boyunca ve en kötü koşullarda çalışmaya, en sağlıksız koşullarda barınmaya mahkûm etmektedir. Çalışmak dışında hiçbir şeye ayıracak zamanı kalmayan insanlar, sosyal yaşamdan tümüyle koparak sadece fiziksel değil psikolojik rahatsızlıklarla da boğuşmak zorunda kalmaktadırlar. Kapitalistlerin en basit önlemleri almamasından kaynaklı olarak yaşanan iş kazalarının ve meslek hastalıklarının aldığı milyonlarca canın yanı sıra, iş yaşamının ve yaşam koşullarının yarattığı stres, en basitinden en ölümcülüne kadar pek çok hastalığı tetiklemektedir.

Bu vahşi sistem, yaşam alanımız olan doğayı da acımasızca tahrip etmektedir. Üretim araçlarının mevcut gelişmişlik düzeyi çok daha fazlasını mümkün kıldığı halde, sağlıklı içme ve kullanım suyuna ulaşmak bile milyarlarca insan için hâlâ büyük bir hayaldir. Kapitalist kentlerde yüz milyonlarca insan temiz hava değil zehir solumaktadır. Yediğimiz tarım ürünlerinin büyük bir bölümü, yapay gübrelerle, kimyasal atıklarla ve tarım ilaçlarıyla zehirlenen toprağın, yan etkileri araştırılmadan genetiğiyle oynanmış tohumların ürünüdür. İnsan sağlığına zararlı binbir türlü katkı maddesi, havayı, suyu ve vücudu zehirleyen temizlik ürünleri ve sayılabilecek daha yüzlerce olumsuz faktör. Sermayenin kâr hırsının şekillendirdiği böylesi bir dünyada insanın sağlıklı kalması elbette mümkün değildir.

Bütün bunlar, kârı değil insanı merkezine oturtan bir sağlık anlayışının egemen kılınması için her şeyden önce insanlığın önüne devasa bir bariyer olarak dikilen üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet engelinin parçalanıp atılmasının şart olduğunu göstermektedir. İşçi sınıfının iktidarı ele geçirerek bu deli gömleğini yırtıp atmasıyla ve demokratik bir planlamayı hayata geçirmesiyle birlikte, insanlık daha ilk andan itibaren çok daha sağlıklı bir dünyaya gözlerini açacaktır. Sömürücülerin değil üretenlerin yönetiminde bir genel sağlık sigortası sayesinde toplumun tüm üyeleri eşit, parasız, tam kapsamlı ve kaliteli bir sağlık hizmetine kavuşacaktır.

Üretim araçlarının mevcut gelişmişlik düzeyi, dünya üzerindeki tüm insanların 4-5 saatlik bir çalışmayla bugünkü zenginliği yaratmasını mümkün kılmaktadır. Oysa kapitalizm yüz milyonlarca insanı işsiz ve aç bırakırken, yüz milyonlarcasını sefalet ücreti karşılığında günde 10-12 saat çalışmaya mecbur etmektedir. İktidarı ele alan işçi sınıfının ilk yapacağı şeylerden birisi elbette bu akıldışılığa son vermek olacaktır. İş saatleri düşürülerek çalışabilir durumda olan herkesin çalışması mümkün kılınacak, çalışamayacak durumda olanların tüm bakımıysa işçi devleti tarafından üstlenilecektir. İnsan sağlığını tehdit eden çalışma koşulları ortadan kaldırılacak, herkesin bedensel gelişimi için spor yapmasına olanak sağlamak üzere, insanların mahallelerinde kolayca ulaşabilecekleri şekilde yaygın ve parasız spor tesisleri inşa edilecektir. Toplumsal bir devrimle kurulacak işçi iktidarı, çok daha bol ve sağlıklı gıdaların üretilmesi için gerçekleştirilecek bilimsel araştırmaların önünü açacaktır. Koruyucu sağlık hizmetleriyle, hastalıkların ortaya çıkmasını daha baştan engellemeye dönük bir sağlık politikası uygulanacaktır. Sermayenin tıbbi araştırmaların önüne koyduğu engeller kalktığında, bugün insanlığın kâbusu olan pek çok hastalığın önlenmesine ve tedavi edilmesine dönük sıçramalı gelişmeler kaydedilecektir.

Emperyalist-kapitalist sistemin silahlanma harcamalarına ayırdığı para ve genel olarak israf ekonomisi dikkate alındığında, tüm bu kaynakların emekçilerin çıkarına kullanılması durumunda yukarıda sözünü ettiklerimiz, mevcut olanaklarla en kolay yapılabilecek şeylerdir. İktidarı ele geçiren ve gelişmenin önündeki sınırlayıcı özel mülkiyet engellerini yıkan işçi sınıfı, sağlıklı bir dünyanın yaratılması için neler yapılması gerektiğini özgürce tartışma ve aldığı kararları uygulama olanağına kavuştuğunda, bugün hayal edemeyeceğimiz kadar kısa bir zaman zarfında her alanda dev adımlar atacaktır. Yeter ki, bugün bu güce sahip olduğunun farkına varabilsin ve iktidar hedefiyle mücadele bayrağını yükseltsin!



[1] Mike Palecek, Kapitalizm Bilime Karşı, sendika.org

[2] Bkz. Kerem Dağlı, İnsanlık Kapitalizmin Deneme Tahtasında, MT, Ocak 2008

(Kaynak: Marksist Tutum dergisi, no:56, Kasım 2009)