Navigation

Özelleştirilmiş Savaş Aygıtları ve Profesyonel Ordular

Geçtiğimiz Eylül ayında Irak’ta faaliyet gösteren ABD merkezli bir “özel güvenlik şirketi”ne bağlı paralı askerlerin 17 sivili tarayarak öldürmesi ve 20’den fazlasını yaralaması, gözlerin bir kez daha bu özelleştirilmiş savaş aygıtlarına çevrilmesine neden oldu. Söz konusu olayın sorumlusu olan ve askerlerine ateş açıldığını iddia ederek sorumluluktan kaçmaya çalışan Blackwater adlı kiralık katil şebekesinin, aynı zamanda Felluce katliamından da sorumlu olması bir başka dikkat çekici noktaydı. 2004 yılında Felluce’de dört Blackwater askerinin öldürülmesini bahane eden ABD ordusu, bu kenti kimyasal ve radyoaktif silahlarla ağır bir bombardıman yağmuruna tutmuş ve 2 binden fazla insanı hunharca katletmişti.

Çeşitli ülkelerdeki vukuatları saymakla bitmeyen Blackwater türü özel ordular, yasal muafiyetleri nedeniyle dokunulmazlık zırhına bürünmüş durumdalar. Bu savaş örgütlerinden suç teşkil eden eylemlerinden ötürü hesap sorulamıyor. Blackwater türü şirketlerin ana üssü konumunda bulunan Amerika ve İngiltere’de, hükümetler, suçun inkâr edilemeyecek kadar aşikâr olduğu tüm vakalarda, ölenlerin ailelerine tazminat ödeyerek pisliklerinin üzerini kapatma yoluna gidiyorlar. Ancak yaşanan her olay, tepkileri daha fazla yükseltiyor. Sonuncu vakada da böyle oldu ve Amerikan hükümeti tüm örtbas etme girişimlerine ve mazeret üretme çabalarına rağmen Irak’tan yükselen sesi kısmayı başaramadı. Nihayetinde, Irak hükümeti ABD’den Blackwater askerlerinin Irak’taki faaliyetlerine son verilmesini ve suçluların Irak’ta yargılanmasını istedi.

Tüm bunlar olurken ABD Temsilciler Meclisi ise Ekim ayı başlarında, Irak’taki “özel güvenlik şirketleri” mensuplarının suç işledikleri takdirde ABD’de yargılanmalarını öngören bir yasa tasarısını kabul etti. Ne var ki, Demokratların hazırladıkları bu tasarıyı şiddetle eleştiren Bush yönetimi, “onaylanması durumunda ulusal güvenlik açısından istenmeyen ve telâfi edilemeyecek ağır sonuçlar doğurabileceği” gerekçesiyle tasarının Kongreden geçmemesi yönünde çaba harcayacağını duyurdu. Aslında Demokratların tasarısı söz konusu şirketleri suç işledikleri ülkelerin elinden kurtararak güvenli sularda koruma altına alma operasyonundan başka bir şey ifade etmiyor. Dolayısıyla gerek Demokratlar gerekse Cumhuriyetçiler için bu tür şirketlerin gözden çıkarılması diye bir durum asla söz konusu değil. Zira emperyalist savaşı tüm dünyaya yaymayı bir devlet politikası haline getiren ABD’nin bu şirketlere fazlasıyla ihtiyacı var.

Peki nasıl pıtrak gibi çoğaldılar bu şirketler ve neden resmi orduların bu tür taşeronlara başvurması giderek yaygınlaşıyor? Bunun yanıtı elbette, son tahlilde, izlenen ekonomik politikalarda saklı.

Elif Çağlı’nın da vurguladığı gibi, “1980’ler, dünya burjuvazisinin krizin sonuçlarının rea­lize olacağı yeni bir döneme hazırlandığı dönemeç oldu. Ekonomik koşullardaki değişime bağlı olarak, egemen ekonomi politikalarında da değişiklik ihtiyacı kendini dayattı. Bu nedenle kapitalist sistemin II. Dünya Savaşı sonrası yükseliş dönemine eşlik eden Keynesçi politikalar, ilerde tekrar ihtiyaç duyulacağı günler gelinceye dek gözden düşürüldü. Yüksek kamu harcamalarını gerektiren kapitalist devletçilik politikası krizlerin yaratıcısı olarak ilân edilip suçlandı, artık yeni dönemin gereksinmeleriyle bağdaşmayan mali politikaların tasfiyesi yoluna gidildi. Bunun yerini ise, kapitalist devletin, iktisadi devlet teşebbüslerinden ve eğitim, sağlık, ulaşım, iletişim gibi kamusal alandan elini çekerek ekonomiyi tamamen piyasanın serbest rüzgârlarına bırakmasını ve tüm bu kuruluşların özelleştirilmesini savunan neo-liberalizm aldı.” (Kapitalizmin Krizleri ve Devrimci Durum, Tarih Bilinci Y., s.56)

Böylece, çeşitli mal ve hizmetlerin üretiminde doğrudan rol oynayan kapitalist devletler, 70’li yılların sonlarından itibaren bu alanlardan çekilerek yerlerini özel şirketlere terk etmeye başladılar. Ancak bu uygulamalar, temel kamusal hizmetlerin ya da devlet tekelindeki çeşitli üretim alanlarının piyasaya açılmasıyla ve bu işlerin özel şirketlere devredilmesiyle sınırlı kalmadı. Şiddet tekelini elinde tutan ulus-devletlerin hapishaneleri ve iç ve dış savaş aygıtları (polis ve ordu) da söz konusu özelleştirme furyasından nasiplerini aldılar. Gelinen noktada, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülkede, fabrikalardan alışveriş merkezlerine, özel okullardan bankalara, üniversitelerden tersanelere, hastanelerden havaalanlarına, otellerden lüks sitelere kadar çok geniş bir sahada, sermayenin güvenliğini sağlama görevi özel şirketlere devredilmiş durumda. Dolayısıyla özel “güvenlik” şirketleri pek çok alanda polisin yerini alıyor. Ancak çoğu emekli subay ya da polisler tarafından kurulan bu şirketlerin sundukları “hizmetler”, yukarıda saydıklarımızla sınırlı değil. Bu şirketler aracılığıyla artık ordular da özelleştiriliyor.

Savaş makinelerinin profesyonel ordu adı altında paralı askerlerden oluşan aygıtlara çevrilmesine ek olarak, devletler ve ordular, kimi zaman savaştırmak üzere, kimi zaman eğitim verdirmek üzere, kimi zamansa üst düzey devlet adamlarının korunmasını sağlamak üzere özel şirketlerden “hizmet” satın alıyorlar. Orduların lojistik, yemek, temizlik vb. ihtiyaçlarının özel şirketler tarafından karşılanmasından söz etmeye bile gerek yok. Bu politikaların bir sonucu olarak, örneğin ABD ordusu Soğuk Savaş döneminin sona ermesini takiben yüzde 35 oranında küçültülmüş durumda. Ne var ki, aynı ABD ve müttefikleri, bir yandan da dünyanın jandarmalığına soyunup tüm gezegeni savaş alanına çevirmeyi planlıyorlar. İşte burada karşımıza, ihtiyacı özelleştirilmiş savaş aygıtlarıyla karşılama modeli çıkıyor. Yani özelleştirmeci zihniyet, her sektörde olduğu gibi savaş sektöründe de kendini gösteriyor: benim çok büyük ordular beslememe gerek yok, ihtiyaç duyduğumda özel ordularla anlaşarak eksiğimi takviye ederim! Böylece ulus-devletlerin kuruluş dönemlerinin yaygın işleyiş modeli olan zorunlu askerliğe dayalı ordular artık yerini tüm dünyada profesyonel ordulara ve giderek de bunlara destek olarak düşünülen özel ordulara bırakıyor. Önce profesyonel ordu olgusuna değinelim.

Profesyonel ordular: para için askerlik

Dünyanın en büyük profesyonel ordusuna sahip olan ABD’de, bu ordu yapısına geçiş esas olarak Vietnam savaşının ardından yaşanmıştı. Bu savaşta yaklaşık 55 bin Amerikan askerinin ölmesi, ülke içinde hükümete karşı büyük bir öfke patlamasına yol açmıştı. Çığ gibi büyüyen tepkiler sonucunda savaşı sona erdirmek zorunda kalan ABD, buradan gerekli dersleri çıkarmakta da gecikmedi. “Ülke savunması”yla bağlantısı olmayan, dolayısıyla emekçi kitleleri savaşın haklılığına ikna etmenin çok daha zor olduğu sınır ötesi savaşlarda (yani emperyalist niteliği çok daha açık olan savaşlarda) “gönüllü” askerlerin ölmesi bir süre sonra büyük bir tepki doğurmaya başlıyordu. Bunun önüne geçmek için bulunan çare ise, askerliği bir meslek olarak, yani para karşılığında yapmak isteyenlerden oluşturulacak bir profesyonel orduydu.

Avrupa’da ise bu dönüşüm SSCB ve Doğu Bloku’nun çöküşünün ardından gerçekleşti. Soğuk Savaşın sona ermesinin ardından en büyük düşmanı komünizmden kurtuluşunu ilan eden ABD öncülüğündeki NATO’da bu dönemde yeni bir “konsept” benimsendi ve bu doğrultuda NATO üyesi ülkelerin orduları teker teker profesyonelleştirilmeye başlandı. Bu, zorunlu askerliğe dayalı büyük orduların yerini paralı askerliğe dayalı daha küçük ve vurucu gücü fazla profesyonel orduların alması anlamına geliyordu. 11 Eylül sonrasında bu sürecin iyice hızlanması sonucunda, bugün NATO ülkelerinin büyük bir bölümünde profesyonel orduya geçilmiş durumda. Bunun yanı sıra uzun bir süreden beri profesyonel ordu NATO’ya üye olmak isteyen ülkeler için önkoşul halini almış bulunuyor. Asker sayısı azaltılan bu ordular, teknolojik bakımdan oldukça üstün ve pahalı silahlarla donatılıyorlar. Böylece onlarca ülkenin ordusunda yeniden yapılanmaya gidilmesi, aynı zamanda silah tekellerine de gün doğması anlamına geliyor.

Profesyonel orduya geçiş, NATO üyesi bir ülke olan Türkiye’de de uzunca bir süredir tartışılıyor. İlk adımları atılmaya başlanan bu tür bir orduya geçiş için askeri kurmayın kafasında belli ki bazı soru işaretleri mevcut. Sorunun bir boyutunu geçişin ekonomik yükü oluştururken, daha önemli bir boyutunu zorunlu askerliğin avantajlarının önemli ölçüde ortadan kalkması meydana getiriyor. Bu ikinci boyutun doğrudan Kürt savaşıyla ilgili olduğu da şüphe götürmüyor. Yaşar Büyükanıt, geçtiğimiz günlerde, profesyonel orduya ilişkin bir soruya verdiği yanıtta şunları söylüyordu: “Şu anda Türk Silahlı Kuvvetleri bütçeden önemli pay alıyor, ama profesyonelleşme olursa bu payın iki katına çıkması gerekir. Bu olayın bir yönü, ama asıl olan Mehmetçiğin vatan sevgisidir. Kurtuluş Savaşını da bu Mehmetçikle yapmadık mı?”

Emekçi çocuklarını milliyetçilik bombardımanına tutup, “vatan savunusu” adı altında, “düşman” belletilen insanların üzerine sürmek, “vatan görevi yapıyorsunuz” diye askere alınan bilinçsiz genç çocuklarda oldukça başarılı sonuçlar verebiliyor. Buna bir de şahadet edebiyatı eklendiğinde, burjuva devlet, ana-babalarda bile “çocuklarımız vatana feda olsun, ötekini de göndereceğim, ben de gideceğim” ruh halini kolaylıkla yaratabiliyor. Ancak belli bir sınır aşıldığında, yani ölü sayıları psikolojik sınırı zorlamaya başladığında, olayın boyutu değişiyor ve toplumsal infialler yaşanabiliyor. Paralı askerliğe dayanan profesyonel orduların avantajları da burada devreye giriyor. İşte bir burjuva gazetecinin ağzından bu avantajlar:

“Profesyonel askerlik bazı avantajlar sağlar siyasetçilere. Örneğin askerinizi savaşa yollarken fazla düşünmezsiniz çünkü bir kontrat vardır aranızda ölmeye yolladıklarınızla... Onlar gerektiğinde tehlikeye atılabileceklerini bile bile bu mesleği seçmişlerdir. Yani öyle yaşı geldi diye evden alınıp asker ocağına gönderilen askerlere benzemez onlar. Öyle alınan askerlerin komutanı da siyasetçi de bu tür orduyu savaşa yollarken iki kez düşünür. Çünkü kendi isteği dışında, vatan vazifesi diye asker olanın tabutunu eve teslim etmek çok zor iştir. (…) Profesyonel askerin ölümünde ise «Ne yapalım işin gereği buydu» deme şansınız vardır.” (Serdar Turgut, Akşam, 14 Temmuz 2003)

Profesyonel ordunun bir başka avantajı daha bulunuyor. Grevlerin, direnişlerin, mitinglerin, çeşitli halk hareketlerinin ve günü geldiğinde devrimlerin bastırılmasında kullanılan ordular içindeki halk çocukları, tarihte pek çok örneği görüldüğü üzere, bu tür durumlarda kolayca saf değiştirebilirler ve sınıflarının safına geçebilirler. Oysa bu işi para karşılığında yapan askerler gerekli bilinç yıkama ve yeniden oluşturma işleminden derinlemesine geçirildikleri için, içinden geldikleri sınıf sonuçta aynı olsa da, bunların diğerleriyle benzer tepkiler verme, dolayısıyla burjuvazi için sağlam durmama riski, önemli ölçüde azaltılmıştır. Devrimci durumlarda polisteki yarılmanın erler içindeki yarılmaya göre çok daha zor gerçekleşmesi bunun bir sonucudur ve burjuvazi paralı askerler aracılığıyla orduları da böylesi bir yarılmaya karşı daha bağışık hale getirmek istemektedir.

İşin emekçiler boyutuna gelecek olursak, işsizliğin kol gezdiği, hiçbir iş garantisinin olmadığı, düzenli sigortanın bile azınlığa ait bir “ayrıcalık” haline geldiği günümüzde, paralı askerlik, işsiz ve çoğu mesleksiz gençler için her şeyden önce, piyasa koşullarına göre ortalamanın oldukça üzerinde bir maaş, sigorta, emeklilik gibi bulunmaz nimetler anlamına gelmektedir. Durum böyle olunca, burjuvazi “yemlik” bulmakta da zorluk çekmemektedir.

Profesyonel orduların şemsiyesinde özel ordular

Özel ordularsa, yukarıda da söz ettiğimiz gibi, özelleştirmeci zihniyetin ve profesyonel orduların mantıki bir uzantısı olarak hayat buluyorlar. Askerlik bir kez paralı hale getirildiğinde, bu “iş”in özel ya da devlet şirketi tarafından organize edilmesi, neo-liberal zihniyete tali bir sorun olarak görünüyor. Zira akıl almaz kârlı bir alanın ve devasa yekûnlar tutan ihalelerin söz konusu olması, siyasetçisiyle, askeriyle, kapitalistiyle bir bütün olarak burjuvazinin ağzının suyunu akıtmaya fazlasıyla yetiyor. Ardından kurulsun şirketler, aksın paralar, bölüşülsün kârlar…

Özel orduların ve genel olarak “özel güvenlik şirketlerinin”, esas olarak 90’lı yıllardan itibaren belirgin bir artış gösterdiği biliniyor. SSCB ve Doğu Bloku’nun çöküşü sonucunda bu ülkelere ait orduların ve istihbarat örgütlerinin de çökmesi ve izleyen dönemde emperyalist ülke ordularının da belirgin bir şekilde küçültülmesi, 90’lı yıllarda dünya ölçeğinde sayıları milyonları bulan bir ordu personeli kitlesinin boşa çıkmasına yol açmıştı. Bundan daha da önemlisi, “sosyalist” blokun çöküşüyle, milyonlarca savaş aracının (makineli tüfeğinden tankına, uçağından füzesine kadar) ortaya saçılmasıydı. Ortaya saçılan bu savaş araçlarından bir kısmının da Türkiye’ye girdiğine hiç kuşku yoktur. Nitekim eski Genel Kurmay Başkanlarından Doğan Güreş geçenlerde gazeteci Fikret Bila’yla yaptığı bir söyleşide, Doğu Almanya’nın çöküşünden sonra, oranın genelkurmay başkanıyla olan dostluğu sayesinde100 bin kalaşnikof tüfeği hiçbir ücret ödemeden, kayıtsız kuyutsuz bir şekilde nasıl temin ettiğini ve sonradan bu silahları PKK ile savaşan koruculara ve özel timcilere nasıl dağıttırdığını övünerek anlatmıştı. Üstelik bu silahlara sadece devletler düzeyindeki ilişkilerle ve askeri personel eliyle değil, parayı bastıran siviller eliyle de rahatlıkla ulaşılabilmesi durumun vahametini ve yaşanan rezaletin boyutlarını ortaya koymaktadır.

Böylece, ucuz silahlar ve eğitimli personelin bir araya gelmesiyle oluşan fazlasıyla bereketli ortam, özel savaş şirketleri için bulunmaz bir cennet olarak ortada duruyordu. Ardından bunlar, çeşitli devletlerle, uluslararası kuruluşlarla ya da özel şirketlerle yaptıkları anlaşmalar sonucunda, Balkanlar’dan Ortadoğu’ya, Afrika’dan Asya’ya ve Latin Amerika’ya, dünyanın tüm çatışmalı bölgelerine ve emperyalist savaşın hüküm sürdüğü bütün coğrafyalara akbaba gibi üşüşmeye başladılar. Savaş, milyonlarca insan için ölüm, sakatlık, hastalık, açlık, sefalet demekken, onlar için tatlı bir kâr kaynağıydı.

11 Eylül ise bunlar için bir başka dönüm noktası oluşturdu. Bu ordular aracılığıyla “özelleştirilmiş savaş” Afganistan’da tırmanışa geçerek Irak’ta doruğa ulaştı. Özel orduların ve lojistik hizmet sağlayan özel şirketlerin, ABD’nin Irak ve Afganistan’da yüz milyarlarca doları bulan askeri harcamalarından yüzde 20-25 oranında pay aldıkları tahmin ediliyor. Bugün Irak’ta asker sayıları toplamda 50 bine yaklaşan özel ordular, ABD ordusundan sonraki ikinci büyük gücü oluşturuyorlar. Amerikan ve İngiliz şirketlerinde, Güney Afrika’daki apartheid rejiminin deneyimli SAS komandolarının, Sırp ve Hırvat paralı askerlerin, Pinochet döneminin eğitimli faşist askerlerinin de aralarında bulunduğu, onlarca farklı ülkeden toplanmış binlerce profesyonel katil bulunuyor. İşgal altındaki ülkede onlarca özel ordu firması faaliyet gösteriyor ve ABD ve İngiltere bunlarla milyarlarca dolarlık sözleşmeler imzalamış durumda. Bunlardan sadece biri olan Blackwater ile ABD ordusu ve Dışişleri Bakanlığı arasında, paralı asker temini, ordu personeline ve polise eğitim verme, üst düzey ABD’li diplomatların korumalığını yapma gibi pek çok konuda imzalanan sözleşmelerin her biri yüz milyonlarca dolar bedelinde.

Bu firmalarla iç içe olmanın siyasetçilere, askerlere ve bürokratlara sağladığı karşılıklı maddi çıkarların yanı sıra, savaşlarda özel ordulara başvurmanın devletler düzeyinde sağladığı birtakım avantajlar da mevcut. Her şeyden önce, riskli bölgelerde özel orduların kullanılması, resmi orduların asker kaybını azaltabiliyor ve bu da hükümetlerin kamuoyu karşısında hesap verme yükünü hafifletiyor. Çünkü devletler, özel şirketlere bağlı paralı askerleri kendi askerleri olarak görmüyorlar ve onların kaybını ülkenin verdiği resmi kayıplara dahil etmiyorlar. Örneğin Irak’ta ölen özel ordu askerlerinin ABD’nin ya da İngiltere’nin vs. kaybı olarak gözükmemesinin yanı sıra, bunların sayısı hakkında hiçbir resmi açıklamada da bulunulmuyor. Bunun yanı sıra, devletler, bu şirketlerin personelinin işledikleri suçların, insan hakları ihlallerinin vs. sorumluluğunu da yüklenmiyorlar. Dolayısıyla bu, özel şirketler için de, burjuvaların “kolektif şirketi” olan kapitalist devlet için de her açıdan son derece kârlı bir iş.

Ancak dezavantajlar da yok değil. Çoğu alanda orduların emir-komuta zincirine tâbi olmayan bu askerlerin denetim dışı faaliyetlerde bulunuyor olmaları, devlet tekeli dışında oluşumlara silahlı güç hakkı tanınmasının ne gibi sorunlar doğurabileceği benzeri konular burjuva ideologlar tarafından yüksek sesle tartışılmaya başlanmış durumda. Fakat burjuvazi, kirli işlerini bir şekilde yürütmek ve belli riskleri göze almak zorunda. O öncelikle bugünün hesabını yapıyor. Yarın sorun çıktığında başka bir yöntem arayışına girmesi ve o an için kendisine en az sorunlu görünen yöntemi uygulamaya sokması onun için çok makul ve mantıklı bir iş.

Bugün, Ebu Garip cezaevinde yaşanan insanlık dışı uygulamaların sorumluluğunu orada görev alan “özel güvenlik şirketlerine” yıkıp vicdan rahatlatan, Irak’ta, Afganistan’da, Afrika’da, Balkanlar’da, Kolombiya’da ve daha nice coğrafyada ortaya çıkan benzer uygulamaları özel orduların kendi başlarına buyrukluğuyla açıklama yoluna giden, böylelikle burjuva orduları masumlaştırıp aklayarak onlara insani, demokratik, özgürlükçü vs. misyonlar biçen ve tüm bunlardan yola çıkarak burjuvaziyi aklıselime davet eden burjuva ideologların sayısı hiç de az değil. Ama bunlar, emperyalist-kapitalist orduların, devletlerin ve burjuva sömürücülerin yarattığı pisliğin üzerini ne kadar örtmeye çalışırlarsa, gerçek apaçık ortada duruyor. Tüm bu gerçekler karşısında insanlığın ortak aklı ise, savaşsız, sömürüsüz, sınıfsız, sınırsız bir dünya için kapitalist sistemin ortadan kaldırılmasını emrediyor. Bunun ötesinde bir akılcılık aramak beyhudedir!

 

----------------------------------------------

Blackwater: Savaşın kârlı “karasu”larında bir ölüm mangası

Blackwater, Felluce katliamıyla ve Irak’ta 17 sivilin katledilmesiyle ünlenen ABD kökenli özel ordulardan biri. Amerikan devletinin sözleşme yaptığı üç büyük şirketten biri olma özelliğini taşıyan bu şirketin kuruluş hikâyesi, kurucularının özelliği, Bush ekibine yakınlığı vs., bize bu tür şirketlerin yapıları hakkında da oldukça önemli veriler sunuyor.

Blackwater’ın tarihine baktığımızda, şirketin, ABD ordusundan ayrılmış genç bir deniz komandosu tarafından 1997’de kurulduğunu görüyoruz. Zengin bir ailenin çocuğu olan Eric Prince, aynı zamanda aşırı muhafazakârlığıyla ve ailece Cumhuriyetçilere olan yakınlıklarıyla tanınıyor. Cumhuriyetçi Partinin ve Bush’un finansörleri arasında bulunan Prince, bunun karşılığını, Irak’ta, Afganistan’da, Katrina kasırgası sırasında şirketiyle imzalanan yüz milyonlarca dolarlık devlet sözleşmeleriyle fazlasıyla almış ve almakta. Yani, Bush ikinci kez seçildiğinde bir Blackwater yöneticisinin, çalışma arkadaşlarına sevinçle, “Bush kazandı, dört yıl daha!! Hooyah!!” konu başlıklı bir mail göndermesi boşuna değil!

Blackwater’ın başkan yardımcılığı düzeyindeki iki yöneticisinden biri olan Cofer Black’ın CIA’nın terörle mücadele eski başkanı, Robert Richer’in ise yine CIA bölüm başkanı olması da, bu şirketin gerek Amerikan devletiyle gerekse Bush ekibiyle olan yakınlığını ve “ortaklığını” gösteriyor. Nitekim Bush’un Senato üyelerinden biri, Blackwater’ı, “terörle küresel mücadelenin sessiz ortağı” olarak nitelendiriyor. Özellikle 11 Eylül’den sonra, Afganistan ve ardından da Irak’ta, Blackwater türü özel ordular Amerikan ordusunun tamamlayıcı unsurları olarak değerlendirilmeye başlandılar. Emperyalizmin ateşe verdiği çeşitli bölgelerde faaliyet gösteren 20 binden fazla paralı askeri olan bu “sessiz ortak”, paralı asker kiralamaktan askeri eğitime, üst düzey adamlara korumalık yapmaya kadar pek çok “hizmet” veriyor. Bu “hizmet”lerin alıcılarıysa ABD ile sınırlı değil. Meselâ Azerbaycan da bunlar arasında.

Bugün Irak’ta 750’ye yakını Amerikalı olmak üzere toplam 1000 civarında Blackwater askeri var. Görüldüğü üzere, Blackwater’ın çalışanlarının tamamı Amerikalı değil. Bunlar arasında örneğin Pinochet döneminin tecrübeli faşist askerlerinden olan 60’tan fazla Şilili de bulunuyor. Yani, amacını “her yerde güvenlik, barış, demokrasi ve özgürlüğü desteklemek” olarak açıklayan bu şirket, dünyanın dört bir yanından süzme faşistleri bünyesinde toplayıp, bu “kutsal değerler” için mücadelesini sürdürüyor! Ne de olsa bu “kutsal değerler” için savaşmanın çok daha kutsal olan bir getirisi var: milyarlarca dolar!

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:33, Aralık 2007