Navigation

Kamusal Emeklilik Sisteminin Tasfiyesine Doğru

AKP hükümeti Haziran ayında Meclis’ten geçirdiği bir yasayla, bireysel emekliliği teşvik eden yeni bir karara imza attı. Buna göre devlet, bireysel emeklilik sigortası için ödenen primlere yüzde 25’i oranında katkıda bulunacak. “Tasarrufu teşvik” adı altında meşrulaştırılmaya çalışılan bu uygulamayla, bir yandan bankacılık ve sigortacılık alanında faaliyet gösteren büyük sermaye grupları ihya edilirken, öte yandan emeklilik sisteminin özelleştirilmesinin yolu açılıyor. Aynı dönemde, OECD’nin emeklilik yaşının arttırılması ve bireysel emeklilik sisteminin yaygınlaştırılması gerektiğini dile getiren bir rapor yayınlamasıysa, atılan bu adımların sermayenin uluslararası programının parçası olduğunu gösteriyor.

Kamusal sağlık ve emeklilik sigortasının tasfiye edilerek bu alanda biriken fonların özel sermayeye devredilmesi, burjuvazinin küresel ölçekte uygulamaya koyduğu saldırı programlarının temel unsurlarından birini oluşturuyor.[1] Emeklilik yaşının yükseltilmesi, aylık bağlama oranlarını daha da düşürerek emekli maaşlarının azaltılması ve bireysel emeklilik sistemine geçilmesi bu programın başlıca maddeleridir. Bu uluslararası programı Türkiye burjuvazisi adına yürütmekte olan AKP hükümeti, işe önce emekli yaşını yükseltmekle başladı. Kadınlarda 58, erkeklerde 60 olan emeklilik yaşını 68’e çıkarmayı planlayan ve gelen tepkiler üzerine 65’te karar kılan AKP, aylık bağlama oranlarını (yani emekli maaşlarını) düşürüp prim gün sayısını yükselten yeni yasalar çıkararak yoluna devam etti. Diğer tüm burjuva hükümetler gibi AKP hükümeti de, her seferinde, bu reformların gelecek kuşakların rahat etmesi için yapıldığını ve sosyal güvenlik sistemine bir daha el atılmayacağını söyledi. Ancak aradan birkaç yıl geçtiğinde eski argümanlara yeniden sarıldı ve sosyal güvenlik harcamalarının bir “karadelik” gibi devlet kaynaklarını yuttuğundan dem vurarak yeni saldırı yasalarını gündeme getirdi. Son günlerde Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in bütçe açıklarından dem vurarak emekli ve memur sayısının fazlalığından yakınması ve yeni bir sosyal güvenlik reformunun zorunlu olduğunu dillendirmeye başlaması, bu alanda yeni saldırıların hazırlıklarına girişildiğini gösteriyor. Bu “reform”la, yolları döşenmekte olan bireysel sigorta sistemi konusunda daha ileri adımların atılacağı da aşikârdır. Türkiye’de sigortalı sayısı 18 milyonu aşmıştır ve bu büyük pasta ne zamandır sermayenin ağzını sulandırmaktadır. Üstelik, gündemde olan “kıdem tazminatı fonu”nun da özel şirketlerin tasarrufunda oluşturulması düşünülmekte ve böylelikle pasta giderek daha cazip hale getirilmektedir.

Çalışanların yaşlılıkta sefalete düşmelerini engellemek amacıyla oluşturulan bir toplumsal koruma ve dayanışma programı olan kamusal emeklilik sisteminin yerine bireysel tasarrufu ikame eden ve bireyi riskler karşısında yalnız bırakan bireysel emeklilik sistemi, 80’li yıllardan itibaren bütün kapitalist ülkelerde aynı ideolojik argümanlar eşliğinde propaganda edilmeye başlanmış ve yürütülen bu saldırı dalgası ilk meyvelerini Şili’de vermiştir. Faşist diktatörlüğün hüküm sürdüğü Şili, tüm dünyada yürürlüğe konmaya başlanan neo-liberal politikaların deney merkezi işlevini görmüştür. Sosyal güvenlik sisteminde de bu Latin Amerika ülkesi tam bir laboratuvar rolü oynamıştır. Emeklilik yaşını kadınlarda 60, erkeklerde 65’e çıkaran, emekli maaşlarını düşürüp primleri yükselten ve prim yükünü tümüyle çalışanların sırtına yıkan faşist diktatörlük, 1981 yılının 1 Mayısında, kamusal emeklilik sisteminin yerine özel sigorta fonlarına dayalı bir bireysel emeklilik sistemini geçirmişti. Sistemin kurucusu Jose Pinera, işçilerin bu sistem sayesinde özgürleştiklerini iddia edecek kadar da aymazdı: “Şili’de de 1 Mayıs İşçi Bayramı olarak kutlanmaktadır. Bu tarihin seçilmesi tesadüf değildir. Simgelerin önemi dikkate alınarak, işçilerin 1 Mayıs’ı bir sınıf mücadelesi günü olarak değil, kendi sosyal güvenlik sistemlerini seçme özgürlüğünü elde ettikleri ve devlete bağlı sosyal güvenlik sisteminin «zincirlerinden» kurtuldukları gün olarak kutlamalarına imkân tanınmıştır.”[2]

Burjuva ideologlar, bugün de, emeklilik güvencesinin devlet meselesi olmaktan çıkartılmasının bireye kendi yaşamı üzerinde daha çok söz sahibi olma özgürlüğü kazandırdığını iddia ederek, faşist Pinera’nınkilere benzer argümanlarla sistemi cazip kılmaya girişmektedirler. Onlara göre, bireysel emeklilik sistemi, ekonomik gücün halkla paylaşılmasını, bireysel özgürlüğün artmasını ve kişilerin geleceğe daha güvenle bakmalarını sağlamaktadır! Gerçek niyetlerse hemen ardından sıralanmaktadır: Tasarrufların “verimli alanlara” yönlendirilmesi (onlara göre devletin eli altında verimsiz alanlarda kalmaktadır), rekabetçi bir piyasa ekonomisinin gelişmesi, sermaye piyasasının derinleşmesine katkıda bulunacak yeni finansal kurumların (emeklilik fonları ve şirketleri) gelişmesi, borsanın güçlenmesi vb.

Nitekim Şili’de bireysel emeklilik fonlarını yöneten sigorta şirketlerinin varlıkları gayri safi milli hasılanın %70’ine yaklaşmıştır, ne var ki “özgürleştiği” iddia edilen işçilerin hali pür melali hiç de parlak değildir. Yeni çalışmaya başlayanlar için zorunlu tutulan bu sistemin yirmi yıl içinde görülen ilk sonucu, sisteme dahil olan işçilerin oranının giderek düşmesi ve nüfusun önemli bir bölümünün emeklilik güvencesinden mahrum hale gelmesi olmuştur. Emekliliği hak etmenin zorluğu ve prim yükünün ağırlığı karşısında çok sayıda işçinin sisteme kaydolmadığı Şili’de, sisteme dahil olanlar da primlerini düzenli ödeyememektedir. Emekliliği hak edenlerin gelirlerinin kaderi ise borsa spekülasyonlarına ve piyasa dalgalanmalarının seyrine terk edilmiştir. Bunun yanı sıra, yeni prim gelirlerini özel şirketler toplarken eski sistemden emekli olanların maaşlarının devlet tarafından ödenmeye devam edilmesi nedeniyle “açıklar” kapanmamıştır. Dolayısıyla, bireysel emeklilik sisteminin rasyonalize edilmesinde sıkça dile getirilen bu argümanın bir kandırmacadan ibaret olduğu görülmüştür.

90’lı yıllardan itibaren başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere çeşitli ülkelerde ara geçiş formlarıyla birlikte uygulamaya konan bu sistem şimdi daha da yaygın hale getirilmeye çalışılıyor. Bu doğrultudaki politikalar uluslararası ölçekte hazırlanıp yine uluslararası kurumlar aracılığıyla gündeme sokuluyor. IMF ve Dünya Bankasının yanı sıra OECD de bu kurumlardan biridir.

OECD’den “bireysel emekliliği yaygınlaştır” komutu

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı OECD’nin 2012 Emeklilik Görünüm Raporu adıyla yayınladığı raporda, ortalama ömrün yükselişine paralel olarak, ulusal emeklilik sistemlerinin sürdürülebilirliği açısından emeklilik yaşının da yükselmesi gerektiği fikri işleniyor. Mevcut kriz ortamında “kamu yükü”nün azaltılması için de bunun zorunlu olduğu söyleniyor. Raporda, önümüzdeki 50 yıl içinde ortalama ömrün yedi yıldan daha fazla uzayacağı ve bu nedenle de emeklilik yaşının OECD ülkelerinin yarısında 65, on dördünde ise 67-69 arasında seyredeceği dile getiriliyor. OECD Genel Sekreteri Angel Gurria da, “Cüretkâr davranmak gerek. Çocuklarımızın ve torunlarımızın iş yaşamları sona erdiğinde yeterli bir emeklilik maaşı almalarını sağlamak için, yaşlıların geleneksel emeklilik yaşlarının ötesinde çalışmalarını engelleyen bariyerleri kırmak zorunludur” diyerek, emeklilik yaşında cüretkâr yükselişlere gitmek gerektiğinden dem vuruyor.

OECD, hükümetlerden, tıpkı Danimarka ve İtalya’da olduğu gibi emeklilik yaşını ortalama yaşam süresine bağlı hale getirmelerini isterken, bir taraftan da bireysel emekliliği özendirmeleri çağrısında bulunuyor. OECD’ye göre, emeklilerin hayatlarını idame ettirecek bir emekli maaşı alabilmelerinin yolu, bireysel emeklilik sistemleriyle takviye edilmiş geç emeklilikten geçmektedir. Aslında bunun hayata geçirilmesine dönük politikalar uzun zamandan beri yürürlüktedir ve arttırılan emeklilik yaşı nedeniyle, işçi sınıfının büyük bir kesimi için çalışma yaşı sınırı zaten kalkmış durumdadır. İnsan kaynakları şirketi Randstad’ın çeşitli ülkelerde yaptığı bir araştırmaya göre, örneğin Türkiye’de çalışanların yüzde 63’ü yasal emeklilik yaşından sonra çalışmak zorunda kalmaktadır.

OECD üyesi ülkelerin yarısında, kamusal emeklilik sistemlerinden emekli olan işçilerin emekli maaşları, emekliye ayrılmadan önceki ücretlerinin yüzde 50’sinden daha düşüktür. OECD bu oranın bireysel emeklilik katkısıyla yüzde 69’lara çıktığını söyleyerek, temel propaganda argümanını da ifade etmiş oluyor. Raporda bireysel emeklilik sisteminin 13 OECD ülkesinde zorunlu olduğu, İngiltere’de de Ekim ayından itibaren zorunlu olacağı belirtiliyor ve burjuva devletlere akıl veriliyor. Bireysel emekliliğin zorunlu hale getirilmesi sonucunda yapılacak prim kesintilerinin ek vergi olarak algılanmasının doğuracağı olumsuzluklara dikkat çekilerek, alternatif olarak, kişilerin otomatik olarak kayıtlı oldukları ve belirli bir süre sonra dışında kalmayı seçebilecekleri bir otomatik kayıt sistemi öneriliyor. OECD’nin burjuva ideologları, böylelikle psikolojik direncin kırılması nedeniyle tepkilerin azalacağını ve “doğal atalet” nedeniyle, aradan zaman geçtikten sonra sistemden çıkışların oldukça düşük bir düzeyde kalacağını öngörüyorlar. Raporda, düşük gelirlileri ve genç işçileri bu sisteme katmanın getireceği zorlukların çeşitli teşviklerle ve katkılarla aşılabileceği de belirtiliyor. Tıpkı Türkiye’de yürürlüğe giren yeni yasanın, %25 prim katkısı getirmesi gibi!

Bireysel emeklilik fonları pek çok ülkede muazzam büyüklüklere ulaşmış ve borsanın önemli kalemlerinden biri haline gelmiştir. Avustralya, Kanada, Şili, Finlandiya, Hollanda, İsviçre, ABD, İngiltere gibi ülkelerde bu fonların varlıkları söz konusu ülkelerin gayri safi milli hasılalarının %65 ilâ %130’una ulaşmış durumdadır. Bu devasa fonların Türkiye’de de sermayenin iştahını alabildiğine kabarttığı açıktır.

1990’ların başlarından itibaren ivmesi giderek yükselen bir ideolojik saldırıya girişen burjuvazi, kamusal sosyal güvenlik sisteminin çökme noktasına geldiği tezini işlemektedir. Bu noktada, “aktif sigortalı başına düşen emekli sayısı çok yüksek” argümanını öne çıkaran burjuva ideologlar, SGK’nın bizzat devletin uyguladığı politikalar nedeniyle zarara uğradığı hakikatini gizlemeye çalışmaktadırlar. SGK sıkı bir denetimden kaçınarak burjuvazinin yasadışı uygulamalarına göz yummakta, böylece gerçek gün sayısı ve tam ücret üzerinden primi yatırılan işçilerin sayısı son derece düşük kalmaktadır. Yaygınlaştırılan ve yasal güvenceye alınan taşeron sistemi ve kısa süreli sözleşmeli çalışma biçimleri de kayıtdışı işçi çalıştırmanın yasal örtüleri haline getirilmiştir. Bunun yanı sıra, primlerin oluşturduğu fonlar düşük faizli devlet tahvillerinde ya da düşük faizlerle devlet bankalarında değerlendirildiği için büyük bir zarara uğratılmakta, yani devlet tarafından gasp edilmekte, sonra da SGK’nın açık vermesinden yakınılmaktadır.

Kuşkusuz tüm bunlar bilinçli bir politikanın ürünüdür. Özelleştirmeye giden yolun taşları pek çok devlet kurumunda benzer argümanlarla döşenmiştir. Bugün SGK için de aynı sürecin işlediği görülmektedir. TÜSİAD’ın ve diğer sermaye örgütlerinin kamusal emeklilik sisteminin yanı sıra zorunlu bireysel emeklilik sisteminin de devreye sokulması için yoğun bir çaba harcadığı Türkiye’de, Bireysel Emeklilik Kanunu 2001 yılında yürürlüğe girmiştir. Şu anda Türkiye’de çoğu bankalara ait 17 şirket bu alanda faaliyet gösteriyor ve katılımcı sayısı 3 milyona yaklaşmış bulunuyor. Emekli aylığı bağlanabilmesi için en az 10 yıl prim ödenmesini ve 56 yaşın doldurulmasını şart koşan bu sistemde, emekli aylığı alınabilecek süre de sınırlı tutulmakta, kamusal emeklilik sisteminde olduğu gibi ömür boyu emeklilik garantisi bulunmamaktadır. Yeni çıkan yasayla ve yolda olan diğerleriyle, koşulları daha da ağırlaştırılacak olan bu sistemin uzun vadede kamusal sosyal güvenlik sisteminin yerini alması hedeflenmektedir. Yakın vadede ise SGK’ya paralel olarak varlık gösteren bireysel emeklilik şirketlerine pastadan olabildiğince büyük bir pay verilmesi amaçlanmaktadır.

Emeklilik yaşını ortalama ömre endeksleme pervasızlığı

Burjuvazinin işçi sınıfını azami ölçüde sömürme ve ona toplumsal gelirden mümkün olduğunca az pay verme anlayışı, emeklilik yaşının belirlenmesi konusunda da kendini apaçık bir şekilde ortaya koyuyor. Burjuva ideologların emeklilik yaşını belirleme kriteri genel olarak ortalama yaşam beklentisine endekslenmiş durumdadır. Bu beklentinin yüksek olduğu ülkelerdeki yaygın burjuva anlayış, emeklilik yaşının mevcut yaşam beklentisinin %77-85’i olması gerektiği yolundadır. Yani ortalama ömür beklentisi 100 yıla çıktığında, emeklilik yaşının 77-85 olması gerektiği savunulmaktadır.

Kapitalizmin güdülediği bu insanlık dışı yaklaşım, yaşlılığın insanın fiziksel ve zihinsel aktivitelerini kısıtlayan bir olgu olduğunu tümüyle gözardı ederek, bu aktivitenin uzunluğunu tamamen sermayenin çıkarları doğrultusunda ortalama ömre endeksliyor. İşçi sınıfının yarattığı artı-değeri gasp ederek yaşayan asalak burjuvazi hiçbir değer üretmediği halde yaratılan zenginliğin büyük bir kısmına el koyarken, bu zenginliği yaratan işçilere, 70 hatta 80 yaşına kadar sermayenin kölesi olmalarını dayatıyor.

Bir zamanlar sosyal-demokrasinin kalesi ve “refah devleti”nin sembolü olarak gösterilen İsveç’in mevcut başbakanı Reinfeldt, hiç utanıp sıkılmadan, emeklilik yaşının 65’ten 75’e çıkarılması gerektiğini söyleyebiliyor. Sigorta devi American International Group’un CEO’su Benmosche ise daha da ileri giderek, bugün doğan bir bebeğin 100 yaşına kadar yaşama ihtimali bulunduğunu ve bu yüzden emeklilik yaşının 80’e çıkması gerektiğini savunuyor.

Bu burjuvalara göre, yaşanan kriz tüm dünyada emeklilik yaşının artması gerektiğini göstermekteymiş. Çalışanların onyıllar boyu ücretlerinin %10 ilâ 20’sini sigorta primi olarak ödeyerek oluşturdukları fonlara gözünü diken açgözlü burjuvazi, işçilerin bu fonları bir ömür boyu beslemesini ama tek kuruş alamadan bu dünyadan göçüp gitmesini istemektedir.

Emeklilik yaşının sürekli olarak yükseltilmesi ya da emekli maaşının düşük olması nedeniyle emekli işçilerin çalışmak zorunda kalması, işsizliği de tırmandırmaktadır. Mezarda emeklilik yasalarıyla 60 yaşın üstündeki insanları günde 8-12 saat çalışmaya mecbur eden burjuvazi, bir yandan verimlilikten bahsederken öte yandan gençleri işsiz bırakmaktadır. Mevcut kriz ortamında genç nüfustaki işsizlik oranı pek çok ülkede %25-30’lar düzeyinde seyretmekte, yani on milyonlarca genç atıl durumda tutulmaktadır. Yaşlıları da, gençleri de süründüren kapitalizmin insancıllığı işte bu kadardır.

Sermaye için önemli olan, insanların sağlığı, mutluluğu ve refahı değil kârdır. Burjuvazi, daha çok kâr için 5 yaşındaki çocuğu da, 85 yaşındaki ihtiyarı da kanını kurutana kadar çalıştırmaktan kaçınmamaktadır. Bir zamanlar “emeklilikte rahat edeceğiz” diyerek zorlu çalışma koşullarına katlanan işçilerin çocukları ve torunları bugün böyle bir umuttan da yoksun durumdadırlar. Onları yaşlandıklarında bekleyen şey emeklilik değil, iş bulma kaygısı, bulduklarında da o yaşta saatler boyunca çalışmaya mecbur edilme işkencesidir. Çoğunluğun çıkarları değil küçük bir azınlığın kârı temelinde işleyen kapitalizm yıkılmadıkça, sermayenin gözünde çocuklarımızın da, yaşlılarımızın da hayatının hiçbir kıymeti olmayacak, yüz milyonlarca emekçi sömürücülerin çıkarlarına kurban gitmeye devam edecektir.



[1] Bu konuda dergimizde yayınlanan şu yazılara bakılabilir: Levent Toprak, Kapitalizmde Sosyal Güvenlik (Nisan 2006) ve Sosyal Güvenlik Saldırısı (Mayıs 2008)

[2] Akt. Recep Kapar, “Şili Sosyal Güvenlik Sisteminde Sağlık ve Emeklilik Sigortalarında Yaşanan Değişimler”

Kaynak: 
Marksist Tutum; no: 90; Eylül 2012