Navigation

GDO’lara Nasıl Bakmalı?

Genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO) ilişkin hükümetin çıkardığı yeni yönetmelik, GDO’lu ürünler konusundaki tartışmaların hararetli bir şekilde gündeme taşınmasını da beraberinde getirdi. Ancak insan sağlığını yakından ilgilendiren böylesi bir konuda bile akıl almaz bir bilgi kirliliği yaratmaktan geri durmayan burjuva medya, bilimsellikten son derece uzak yayınlarla kitleleri büyük bir kafa karışıklığına sürükledi. Bunun yanı sıra meselenin bir de burjuvazinin iç kapışmasına malzeme edilmeye çalışılması kafa karışıklığını iyice derinleştirdi.

Hükümet yanlısı burjuva medya, genetiği değiştirilmiş ürünlerde hiçbir risk görmeyen akademisyenlere bolca yer vererek GDO’ları sorgusuz sualsiz aklama operasyonuna girişti. Normal koşullarda sorunu bu kadar gündeme oturtmaya asla yanaşmayacak olan hükümet karşıtı burjuva medya ise, hükümete yüklenme fırsatını kaçırmayarak, konuya hâkim geçinen birtakım akademisyenlerin ve meslek odalarının milliyetçi yaklaşımları eşliğinde felâket tellâllığına soyundu. GDO’lara toptancı bir yaklaşımla karşı çıkan kesimler, bilim dışı argümanlarla, GDO’ların tümünü zehir saçan ürünler olarak lanse ederlerken, GDO savunucuları da, gıda tekellerinin propagandif söylemlerini papağan gibi tekrarlayarak, GDO’lu tohumların verimliliği arttırarak açlığa çare olacağından, daha az tarım ilacı kullanımıyla yeraltı sularının ve toprağın korunmasını sağlayacağından, çiftçileri zengin edeceğinden dem vurdular.

Bütün bu karmaşa arasında, emekçi kitlelerse, bir yandan pazardan en ucuz ürünü alabilme telâşındayken bir yandan da “yediğimiz ürünler GDO’lu mu acaba” tedirginliğini yaşıyorlar. “GDO’lara Hayır” kampanyaları yürütenlerse, tedirgin kitleleri küçük-burjuva muhalefetin dar sınırlarına hapsetmeye çalışıyorlar. Son derece yaygın olan bu yaklaşım, en başta, dar milliyetçi bakış açısının ve “istemezükçü” tavrın sığlığını göstermektedir. Bunun yanı sıra, sermayenin insan sağlığını hiçe sayan girişimleri karşısında kapitalizmi temelden sorgulayan ve bu sistemi mahkûm eden bir anlayış benimsenmeksizin doğru bir mücadele hattı örülemeyeceğini de gözler önüne sermektedir. Yaratılan bu karmaşa tablosu karşısında, Marksistlerin, akıntıya kendilerini kaptırmadan, GDO’ların yarattığı riskleri ve insanlığa sunduğu olanakları bilimsel bir bakış açısıyla değerlendirmeleri elzemdir.

GDO’lar ve yarattıkları riskler

Kendi türünden ya da kendi türü dışındaki bir canlıdan gen aktarılarak genetik özellikleri değiştirilen canlılara “transgenik” ya da “genetiği değiştirilmiş organizma” adı veriliyor. Kısaca GDO olarak anılan bu tür ürünler son 15 yıldır pek çok alanda kullanılıyor. Bunların başındaysa tarımsal ürünler gelmekte.

Aslına bakılacak olursa, insanoğlu bin yıllardır klasik ıslah yöntemiyle bitkilerin ve hayvanların genetik yapılarını değiştirerek yeni türler yaratıyor. Bugün tarıma konu olan ürünlerin neredeyse tamamı, insan eliyle, doğada bulunan ilk hallerinden farklılaştırılmış durumdadır. Daha iri taneli ve başağından kolayca dökülmeyen buğdaylar, uçma özelliğini kaybeden tavuklar, yabanisine göre devleşen meyveler, günde 20 litre süt veren inekler ve soğuğa, kuraklığa ve diğer olumsuz dış etkenlere karşı dayanıklı ve çok daha verimli hale getirilen yüzlerce tür… Ancak yeni türlerin üretilmesinde, melezleme ya da seçilimle karakterize olan klasik ıslah yönteminin doğal bir sınırı bulunuyor. İşte genetik alanındaki gelişmeler, bu noktada doğal engellerin aşılmasını sağlıyor ve doğal yollarla mümkün olmayan farklı türler arasında gen aktarımını olanaklı kılıyor. Bu alandaki araştırma ve uygulamalar, tarım zararlılarına, ot öldürücülere, soğuğa, sıcağa, tuza, aside vb. karşı dayanıklı yeni türler elde ederek verimi arttırma amacını güdüyor. Örneğin mısıra aktarılan bakteri geni, mısırın bir toksin (zehir) üreterek zararlı böceklerden etkilenmemesini sağlıyor. Benzer şekilde, ot öldürücülere (herbisitler) karşı dayanıklı kılmak için de mısır, soya, pamuk gibi bitkilere çeşitli genler ekleniyor.

Ne var ki, söz konusu olan kapitalizm olunca, canlıların genleriyle dilediği gibi oynama olanağı, sermayenin elinde, insanlığa yönelik büyük bir tehdit potansiyeli de taşımaktadır. Yüksek bir teknoloji gerektiren GDO araştırmaları birkaç emperyalist şirketin tekeli altında yürütülmekte ve geliştirilen tohumlar yine bu tekeller tarafından patentlenerek dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca çiftçiye satılmaktadır. Gelinen noktada, GDO’lar, insan ve diğer doğa canlıları üzerindeki yan etkileri yeterince araştırılmadan tarım sektöründe önemli bir pay tutar hale gelmiş bulunmaktadır. 1996 yılında 1,7 milyon hektarlık alanda GDO’lu tarım yapılırken, bugün bu alan 125 milyon hektara çıkmıştır. Günümüzde dünya ölçeğinde 12 milyon çiftçi GDO’lu tarım yapıyor ve genetiği değiştirilmiş bitkilerin üretimi büyük bir hızla artıyor. Bu bitkilerden özellikle dördü (mısır, soya, pamuk ve kanola) dünya ölçeğinde yaygın bir şekilde üretiliyor. Bugün dünyada soya üretiminin yüzde 64’ü, pamuğun yüzde 43’ü, mısırın yüzde 24’ü, kanola’nın yüzde 20’si genetiği değiştirilmiş tohumlarla yapılıyor. Basit bir karşılaştırma için, 2002 yılında bu oranın soya için yüzde 51, pamuk için yüzde 20, mısır için yüzde 9, kanola için yüzde 12 olduğunu hatırlatalım.

Mevcut halleriyle GDO’lu ürünlerin güvenilir bilimsel araştırmalarla aklanmamış olması, risk faktörleri nedeniyle ciddi bir tepki ve muhalefeti de beraberinde getiriyor. Bu tepkinin bindirdiği basınç sayesinde pek çok ülkede bu tür ürünlerin üretilmesine izin verilmemektedir. Ancak burjuvazi de boş durmamaktadır ve tekellerin bindirdiği karşıt basınç yüzünden bu ülkelerin sayısı her geçen gün azalmaktadır. Bugün, ABD, Kanada, Arjantin, Brezilya, Hindistan, Çin ve Avustralya başta olmak üzere yaklaşık 30 ülkede GDO’lu tarım serbesttir. Türkiye, henüz izin verilmeyen ülkeler arasında olmakla birlikte, Bakanlar Kurulunda imzalanma aşamasına gelen Biyogüvenlik Yasasıyla bu yasağın kaldırılmaya çalışıldığı da bilinmektedir.

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekiyor ki, genetiği değiştirilmiş ürünler konusunda bilimsel araştırmaların yetersiz olması ve bu tür araştırmaların bu ürünleri üreten tekeller tarafından ticari kaygılarla engellenmesi, karşı karşıya kaldığımız risklerin ne derece büyük ya da küçük olduğu konusunda sağlıklı bir bilgiye erişmemizi de engellemektedir. Bu yüzden bilinen riskler daha çok insanlardaki alerjik reaksiyonlarla ya da hayvanlar üzerinde gerçekleştirilen az sayıda araştırmanın ortaya koyduğu verilerle sınırlı kalıyor. Bu araştırmalardan birinde, uzun süre GDO’lu ürünlerle beslenmiş farelerde, organ hasarı, organlarda küçülme, kan biyokimyasında bozulma, ölü doğum oranındaki artış, düşük ağırlıklı doğumlar gibi ciddi yan etkilerin saptandığı iddia edilmekle birlikte, araştırmaların yaygınlaştırılmaya ihtiyaç duyduğu kesindir.

GDO’ların insan sağlığı üzerindeki kanıtlanmış en önemli yan etkisi ise yukarıda da dile getirdiğimiz gibi alerjik reaksiyonlardır. İnsan vücudundaki genler gibi bitki ve hayvanlardaki genler de binlerce farklı protein üretmektedir. Ancak bu proteinlerin bir kısmı hayvanlarda ve insanlarda alerjik reaksiyonlara neden olabilmektedir. Çileğe, buğdaya, fındığa, süte, balığa, yumurtaya ve daha pek çok bitkisel ya da hayvansal ürüne karşı alerjisi olan milyonlarca insan bulunmaktadır. Normal koşullarda, insanlar, söz konusu ürünleri tüketmeyerek bu tür alerjilere çare bulabiliyorlar. Fakat tüketilen gıdanın içinde ne olduğunun bilinmemesi ya da hiç karşılaşılmayan bir maddenin bilinmeden vücuda alınması, alerji riskini fazlasıyla arttırmakta ve bu durum bazen ölümcül sonuçlara yol açabilmektedir. İşte GDO’lu besinler bu konuda bir risk unsuru olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin soyaya karşı alerjisi olmadığı halde, genetiği değiştirilmiş (herbiside dayanıklılık geni taşıyan) soyaya alerjik olan insanların sayısı hiç de az değildir. İngiltere’de son yıllarda soyaya karşı gelişen alerjilerde yüzde 50 oranında artış yaşanması durumun ciddiyetini göstermektedir.

Yapılan araştırmalar, genetiği değiştirilmiş ürünlerde işaretleme amacıyla kullanılan antibiyotik direnç genlerinin insan ya da hayvan vücudundaki bakterilere geçebileceğini ve bu bakterilerin söz konusu antibiyotiğe karşı dirençli hale gelmesine yol açabileceğini de gösteriyor. Dolayısıyla bu genler, zararlı bakterilerle savaşmakta kullanılan bazı antibiyotiklerin etkisiz kılınma riskini doğuruyor.

Bunların yanı sıra, bitkinin zararlı böceklere karşı toksin üretmesini sağlamak üzere gerçekleştirilen gen naklinin de sağlık açısından tehdit oluşturma potansiyeli bulunuyor. Örneğin GDO’lu mısırla birlikte insan vücuduna giren toksinin, insan sağlığı açısından uzun vadede ne gibi sonuçlar doğurabileceği ya da tarladaki mısırla beslenen yararlı böcekler, kuşlar ve mikroorganizmalar açısından nasıl bir tehdit teşkil ettiği bilinmiyor.

Peki bu gerçeklerden yola çıkarak, GDO’lara ilkesel olarak karşı çıkmak mı gerekiyor? Açıkça ifade etmek gerekir ki, böylesi bir toptancı karşı çıkış ancak küçük-burjuva sığ mantalitenin ürünü olabilir.

Biyoteknoloji alanındaki gelişmeler, verimi arttırmak, daha dayanıklı ürünler yetiştirmek ve daha pek çok yararlı amaç için, insan sağlığına ve doğaya zarar vermeyecek genetiği değiştirilmiş türlerin yaratılmasını mümkün kılmaktadır. Üstelik GDO araştırmaları ve uygulamaları sadece tarım alanıyla sınırlı değildir ve sağlık alanında çok daha önemli gelişmeler kaydedilmektedir. Biyoteknolojideki ilerlemeler sayesinde, son yıllarda çeşitli genler ilaç olarak kullanılmaya başlanmış, hastalıklı genlerin değiştirilmesi mümkün hale gelmiş, genetik bozukluklara yönelik önemli çalışmaların yolu açılmıştır. Bu amaçla, genetik yapıları değiştirilen bazı bakterilerin özel işlevler yüklenmesi ya da istenen birtakım molekülleri üretmesi sağlanmıştır. Çeşitli pahalı aşı ve ilaçların gen transferi aracılığıyla bitkiler üzerinde üretilmesi konusunda da önemli sonuçlar elde edilmiştir. Örneğin karaciğer hastalıklarında ve kistik oluşumların tedavisinde kullanılan bir protein çeltik bitkisinde üretilerek, daha kısa sürede ve daha bol bir üretim mümkün kılınmıştır. İnsan plasentasından elde edilen ve dünyanın en pahalı ilaçları arasında yer alan bir ilacın tütün bitkisinde üretilmesi ise, bu ilacın maliyetinin düşmesinin ve üretiminin kolaylaşmasının önünü açmıştır. Elbette bunlar sadece birkaç sınırlı örnektir. Ancak bu kadarı bile, bu tür araştırmaların sermayenin güdümünden kurtarılması durumunda, gerek sağlık gerekse tarım alanında insanlık açısından ne denli önemli adımların atılabileceğini tasavvur etmek için yeterlidir.

GDO’lar konusundaki burjuva yalanlar ve milliyetçi sızlanmalar

GDO’lar konusundaki en büyük yalanlar elbette tekeller tarafından üretilenlerdir. Bunların sıkça tekrarlananlarının başındaysa “GDO’ların açlık sorununu sona erdireceği” uydurmacası geliyor. Kapitalist dünyada verimi ve üretimi arttırarak açlığın ortadan kaldırılabileceğini savunan tekellerin sözcüleri, yüz milyonlarca insanı ölümle tehdit eden açlık olgusunu “üretimin yetersiz oluşu”yla açıklıyorlar. Onlara göre dünyadaki üretim mevcut haliyle tüm insanları doyurmaya yetmemekte ve bu yüzden de nüfus arttıkça açların sayısı da artmaktadır! Oysa en temel gıda maddelerine ulaşamadıkları için açlığa sürüklenen 1 milyardan fazla insan bulunurken, yüz milyonlarca ton gıda maddesi üreticisine kâr getirmediği için imha edilmekte ya da satılamadığı için raflarda çürümektedir. Daha geçtiğimiz günlerde Avrupa’da 40 milyon litre süt çiftçiler tarafından tarlalara dökülmüştür. Yani sorun mevcut tekniklerle yeterli üretim yapılamaması değil, her şeyin pazar için üretildiği bu sistemde milyarlarca insanın en hayati ürünlere bile ulaşamayacak kadar yoksul olmasıdır. Bu yoksulluğu yaratansa bizzat kapitalizmdir.

Çiftçilerin GDO’lu ürünler sayesinde daha az tarım ilacı kullanacakları ve böylece doğanın ve canlıların korunacağı iddiası da tekellerin uydurmasından ibarettir. GDO’lu tohumları üreten büyük şirketler aynı zamanda tarım ilacı üretimini de tekellerinde bulundurmaktadırlar. On yıllardır, çiftçileri aşırı ilaç tüketimine teşvik eden, toprağı, mikroorganizmaları, suları, kuşları, böcekleri ve hepsinden önce de insanları zehirleyenler şimdi çevre dostu pozlar keserek insanlardan buna inanmalarını bekliyorlar.

Bunların yalanlarına inandırmak istedikleri bir diğer kesimse çiftçilerdir. Daha çok üretecek, daha çabuk zengin olacaksınız diyorlar GDO tekelleri çiftçilere. Oysa yukarıda da belirttiğimiz gibi, kapitalizmin akıldışılığı nedeniyle, bolluk, çoğu durumda küçük üretici için felâket anlamına geliyor. Küçük üreticinin “korunması” ise bir başka akıldışılıkla, fiyatların daha fazla düşmesini engellemek için ona üretim yaptırmamakla ya da stoklarda oluşan ürün dağlarını fiilen imha etmekle mümkün oluyor. Bu durumdan tek kazançlı çıkan, küçük çiftçiye gübresinden ilacına, tohumundan ürettiği ürüne kadar her alanda dilediği gibi fiyat dayatmasında bulunan gıda tekelleri olmaktadır kuşkusuz.

GDO’lar konusundaki yanlış bilgilerin bir bölümüyse, GDO’lara küçük-burjuva muhalefet zemininde ve çoğu kez milliyetçi temellerde karşı çıkan kesimler tarafından üretilmektedir.

Bu konuda, kimi zaman kafa karıştırmak için bilinçli kimi zamansa bilinçsiz olarak en sık yapılan yanlışlardan biri, genetiği değiştirilmiş tohumlarla hibrit tohumların birbirine karıştırılmasıdır. Hibrit tohumlar, verimi arttırmak için melezleme yöntemiyle üretilen tohumlardır ve bunlar GDO’lu olmadığı gibi sağlık açısından herhangi bir sakıncaları da bulunmamaktadır.

Milliyetçi küçük-burjuva muhalifler, hibrit tohumları çiftçiyi tekellere mahkûm ettiği gerekçesiyle tepki odağı haline getirmeye çalışırken, bunun kanıtı olarak çiftçinin her yıl yeniden tohum almak zorunda kalmasını göstermekteler. Oysa çiftçiler bu tohumları daha verimli olduğu ve her yıl aynı verim oranını yakalamak için tercih etmektedirler. Öte yandan, tekellerden azade bir kapitalizm düşü gören ve bu ütopyayı mücadele ekseni haline getiren küçük-burjuva muhalifler, söz konusu tekellerin çok uluslu emperyalist tekeller olduğundan ve “ülkemiz tarımını” dışa bağımlı hale getirdiklerinden dem vurmaktadırlar. Ne var ki bu kesimler, bir zamanlar bu alanda tümüyle ithalatçı durumda bulunan Türkiye’de, şu anda özel şirketlerin milyonlarca dolarlık yurtiçi pazarına sahip olmanın yanı sıra yurtdışına da hibrit tohum satar hale geldikleri gerçeğinden hiç söz etmiyorlar. Çünkü onlara göre, kapitalistlerin yabancısı düşmanken yerlisi mubahtır, tekel olsa bile.

GDO karşıtlarının öne çıkardıkları bir diğer husus, “GDO’lar yabani hayatı yok ediyor” şeklindeki isabetsiz itirazdır. Herkesin malûmudur ki, bizzat klasik ıslah yöntemi, verimli tohumların varlığına izin veren ve verimsiz gördüklerini eleyen bir seçilim mantığına dayanmaktadır. Binlerce yıldır yürütülen tarımsal faaliyet sonucunda pek çok türün yok olduğu ve insanın doğayla mücadelesinin doğada bir değişim yarattığı ve bunun kimi zaman tahribat anlamına geldiği doğrudur. Ancak burada asıl sorgulanması gereken, kapitalizmin çok küçük bir azınlığın çıkarları uğruna bunu kontrolsüz ve geri dönüşsüz şekilde gerçekleştiriyor olmasıdır. Çok açık ki, hormonlar, sağlığa zararlı genetik değişiklikler, zirai ilaçlar, yapay gübreler vb. daha fazla kâr olanağı sunmaya devam ettikçe, zehirlenen ve kuruyan yeraltı suları, tehdit altındaki doğal yaşam, sebze ve meyvelerin değişen tatları sermayeyi zerrece ilgilendirmeyecektir. Bu tehdidin önüne geçilmesinin tek yoluysa, bunu doğuran kapitalist sistemi ortadan kaldırmaktan geçmektedir, ilkel tarıma geri dönmekten değil.

GDO’lu tohumların daha verimli olmadığı, hatta verimsiz olduğuna dair iddialar da doğrusu fazla inandırıcı değildir. Bu argümanı ileri sürenler, çiftçilerin neden bu tür tohumları daha yüksek maliyetlerine rağmen almaya devam ettiklerini de açıklamak zorundadırlar. GDO’lu tarım tüm dünyada yayılarak artarken bu durumu tekellerin dayatmasıyla izah etmek hiç de gerçekçi değildir. Çok açıktır ki, tıpkı tekeller gibi çiftçiler de kâr için üretim yaparlar ve hiçbir güç çiftçilere kârlı olmayan bir alana yatırım yapmayı uzun süreliğine dayatamaz. İkinci bir soruysa şu olmalıdır: Tekeller, verimli olmadığı söylenen bu tür ürünlerin satış sürekliliğini sağlayamayacaklarına göre neden son derece yüksek maliyetli araştırmalara katlanarak “verimi düşük” GDO’lu tohumlar üretmeye devam ediyorlar? İşte bu noktada küçük-burjuvazinin milliyetçi ve gerçeklerden bir o kadar kopuk yanıtları çıkıyor karşımıza: “Ülkemizin gen zenginliğini yok etmek”, “çiftçiliği bitirmek”!..

Aslına bakılacak olursa, GDO’ya Hayır Platformu ya da onun çeşitli bileşenlerince kaleme alınan bildiri ve broşürlerde söz konusu küçük-burjuva ruh halinin tezahürlerine sıkça rastlanmaktadır. Bunun bir biçimi olarak, tehdidin küçük-burjuva sızlanmaları gerekçelendirmek üzere abartılmasının şu tür örnekleri mevcuttur:

“GDO’lu tohumlar topraklarımız ve dünyamıza bırakılmış birer saatli bombadır!”

“GDO, insanlık tarihinde bugüne kadar yaşanan sömürü biçimlerinin çok ilerisinde ilk kez karşılaşılan küresel bir tehdittir. Ekolojik krizin bu denli derinleştiği bir dünyada yaşayan tüm canlıların mülkiyet altına alınması operasyonu, canlı yaşamı tümden yok edecek bir tehdit oluşturmaktadır.”

Şu türden ifadelerse bu tepkinin sınıfsal niteliğini belirgin biçimde ortaya koymaktadır: “Şirketler kendi kârları için biyolojik çeşitliliği yok edecek olan mono kültüre (tek ürün ekimine) dayalı üretime zorluyorlar. Mono kültür üretimde fazla işgücü kullanılmadığı için çiftçiler toprağından işinden olur, işçileşir. Bütün bu topraksızlaşan ve işsiz kır işçilerine dönüşen çiftçiler ne olacak? Bu üretimin ve çiftçiliğin devamlılığı açısından önemli bir risk değil midir?”

Aşağıdaki ifadeyse, milliyetçiliğe savrulan küçük-burjuvanın her türden gerici ve tutucu argümana sarılabildiğinin basit bir örneğidir:

“Sonuç olarak, gen bankası niteliğindeki ülkemizin biyolojik çeşitliliği, tarım potansiyelimiz, halkımızın satın alma gücü ve tüketim alışkanlıkları değerlendirildiğinde, GDO’lu ürünlere Türkiye’nin ihtiyacının olmadığı, üstelik bu ürünlerin kullanımının halk sağlığı yanında halkımızın dinsel-kültürel inanç ve alışkanlıklarına da aykırı olduğu ortadadır.”

Küçük-burjuva muhalifler, “köylü tarımı yok oluyor, köylüler kır işçisine dönüşüyor” diye sızlanırken, kapitalist tarımın tarihsel açıdan ilerici bir adım olduğu gerçeğini görmezden geliyorlar. Bu kesimin iddialarının aksine, tarımın kapitalistleşmesi ve makineleşmesi tarımın devamlılığı açısından da bir risk oluşturmayıp, tersine çok daha az insanla çok daha büyük ölçekli bir üretimin gerçekleştirilmesini olanaklı kılmıştır. Büyük ölçekli kapitalist tarımla birlikte çok sayıda köylünün işsiz proleterler haline geldiği doğrudur, ancak bu sorunun kaynağı “GDO’lu tarım”, “mono kültür” vs. değil bizzat kapitalist üretim tarzıdır. Marksistlerin görevi, tarım emekçilerine kurtuluşun gerçek yolunun kapitalizme karşı mücadeleden geçtiğini göstermek ve onları sosyalizm mücadelesine omuz vermeye çağırmak olmalıdır.

Canlıların genetiğiyle oynanmasının son derece hassas bir konu olduğu ve burjuvazinin bunu sınıfsal çıkarları uğruna sınırsızca sömürebileceği açıktır. Böylesi konularda sermayeye, onun devletine, üniversitelerine, laboratuarlarına ve bilim kurullarına güvenilemeyeceği de ortadadır. Ancak bu tehlike sadece GDO’larla sınırlı olmayıp insan hayatını ve dünyanın geleceğini ilgilendiren her konuda karşımıza çıkmaktadır. Bugün bilimin geldiği nokta insanlığın önüne çığır açan ufuklar sererken, kapitalist kâr düzeni gezegenimiz için tüm canlı yaşamı yok edecek bir tehdit oluşturmaktadır. Bilim sermayenin emrinde olmaya devam ettikçe bu tehdidin her geçen gün daha yıkıcı hale geleceğinden şüphe edilmemelidir. Bu tehdidi bertaraf etmenin ve bilimi insanlığın hizmetine sunarak, tüm insanlar için bolluk üreten, sınıfsız, sömürüsüz ve gerçek anlamda “çevre dostu” bir dünya inşa etmenin yoluysa, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet prangasını kırmaktan ve kapitalizmi yıkmaktan geçmektedir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:57, Aralık 2009