Navigation

Gazze’nin Aynasında Emperyalist Savaş Gerçeği

Katil İsrail devleti, 22 gün boyunca soluk aldırmaksızın havadan ve karadan bombardımana tuttuğu Gazze’den, bozulması pamuk ipliğine bağlı göstermelik bir ateşkesin ardından geri çekildi. Haftalarca devam eden bu akıllara durgunluk verici vahşet esnasında, ABD, AB ve onların dümen suyundaki Arap devletleri, var güçleriyle, “Hamas’ın saldırılarına karşı kendini savunma hakkını kullandığını” iddia ettikleri İsrail’in arkasında yer aldılar.

İsrail’in yalnızca Hamas militanlarını ve onların üslenip silah deposu olarak kullandıkları binaları hedef aldığı yalanı İsrail’de de Batı’da da medya aracılığıyla günün 24 saati insanların beyinlerine şırınga edildi. Bombalanan evlerin, okulların, hastanelerin, ölen çocukların ve kadınların görüntüleri sansürlenirken, Hamas’ın attığı el yapımı üç beş füzenin İsraillileri büyük bir yıkım tehdidi altında bıraktığı, İsrailli çocukların psikolojisinin bozulduğu vs. yalanlarıyla kitleler uyutulmaya çalışıldı. Emekçi kitleler medya aracılığıyla korkunç bir karartma ve çarpıtma operasyonuna maruz bırakıldılar. Ancak tüm bu karartma çabalarına rağmen, gerek muhalif televizyon kanalları gerekse internet sayesinde, Gazze’de olanların işçi-emekçi kitlelere yansıması tam olarak engellenemedi. Sonuçta Avrupa’dan Amerika’ya, Asya’dan Ortadoğu’ya milyonlarca insan sokaklara dökülerek Flistinlilerin yanında olduklarını haykırdılar ve katil İsrail devletine ve kendi işbirlikçi devletlerine öfke kustular.

Bir yandan bu öfkenin daha da yükselmesinin getirdiği korku, diğer yandan “barış adamı” maskesi kuşanan Obama’nın başkanlığı devralacağı günün gelmiş olması, ikiyüzlü emperyalist devletlerin “ateşkesin zamanıdır” deme noktasına gelmelerine yol açtı. İsrail Dışişleri Bakanı Livni’nin ABD’ye gitmesinin ertesi gününde Birleşmiş Milletler İsrail’e “derhal” ateşkes ilan etmesi çağrısında bulundu ve kısa bir süre sonra İsrail Meclisinden tek taraflı ateşkes kararı çıktı. Böylece İsrail de, ABD de, BM de üzerine düşeni yapmış göründü.

Ne var ki, bu süre zarfında Gazze, çok şiddetli bir deprem geçirmiş ya da nükleer savaştan çıkmışçasına harabeye dönmüştü. Yıkılmış binaların enkazından ceset kokularının yükseldiği Gazze Şeridi’nde, 450’ye yakını çocuk, 100’ü kadın olmak üzere 1300’ü aşkın Filistinli ölmüş, 6 binden fazlası yaralanmıştı. Oysa suçlu ilan edilen Hamas’ın İsrail’in sınır kasabalarına attığı ilkel Kassam füzeleri nedeniyle yedi yılda ölen İsraillilerin sayısı toplam 10’u geçmiyordu. Çoğu kadınlardan ve çocuklardan oluşan 110 sivili bir apartmana toplayıp binayı bombardımana tutacak kadar vahşileşen İsrail ordusunun cehenneme çevirdiği Gazze’de binlerce bina yerle bir edilirken, 100 binden fazla insan evsiz bırakıldı. Altyapı ağır tahribata uğratılarak yüzbinlerce Filistinli susuzluğa ve elektriksizliğe mahkûm edildi. Gazze’nin yeniden inşa edilmesi için 2 milyar dolara ihtiyaç olduğu söylenirken, halen devam eden ambargo ve abluka yüzünden, insanlar yiyecek ekmek, içecek temiz su, yaralarını saracak ilaç bile bulamıyorlar.

22 gün boyunca, evlerin, okulların, hastanelerin, camilerin, alışveriş merkezlerinin yanı sıra Birleşmiş Milletler’e ait binalar ve gazetecilerin büro olarak kullandığı binalar da bombalandı. Kışkırtma o kadar açıktı ki, İsrail ordu sözcüsü Reuters ajansını arayarak bürolarının koordinatını soruyor, hedef alınmayacakları konusunda teminat veriyor, fakat kısa bir süre sonra basın mensuplarının kullandığı bu binaya bombalar yağdırılıyordu.

İkiyüzlü emperyalistlerin ve onların uşaklarının en fazlasından “orantısız güç” kullanmakla eleştirdikleri İsrail’in, bu savaşta, uluslararası sözleşmelerle kullanımı yasaklanan fosfor bombasının ve seyreltilmiş uranyumun yanı sıra şimdiye dek hiç bilinmeyen birtakım silahları denediği de ortaya çıktı. İsrail’in ABD’den aldığı fosfor bombaları ciltte derin yanıklara ve iç organlarda tahribata yol açarak ölüme neden olurken, söz konusu bilinmeyen bomba, şarapnel parçası olmaksızın ölümcül kesiklere yol açıyor. Nitekim Gazze’de yüzlerce insan bu tür derin yanıklar ve kesikler yüzünden hastanelerde yaşam savaşı veriyor.

Peki neden? İsrail, dünyanın gözü önünde gerçekleştirdiği bu vahşetin, başta bölge halkları olmak üzere tüm dünya halklarında büyük bir öfke ve nefrete yol açacağının ve sadece İsrail devletine değil genel olarak Yahudilere yönelik büyük bir tepki doğuracağının farkında değil midir? Elbette farkındadır. Ama onun hedefi, yangını körüklemek ve yürüyen emperyalist paylaşım savaşında safları netleştirerek savaş cephesini genişletmektir. Bu niyet görülmeksizin İsrail’in yaptıklarına anlam vermeye çalışmak beyhude bir çaba olarak kalacaktır. İsrail bu hamleyle bölgede bir güç gösterisinde bulunmuş ve emperyalist savaşın ileriki aşamaları için tüm dünyayı saflaşmaya davet etmiştir.

Elif Çağlı, Üçüncü Dünya Savaşının uzun süreden beri bir emperyalist savaşlar zinciri şeklinde yaşandığını ve savaşın alanının sürekli genişlediğini söyleyerek şu tespitte bulunmuştu: “Zincir kapanmamıştır, emperyalist güçlerin kozlarını paylaştıkları bölgeleri ateşe vererek sürdürdükleri bu Üçüncü Dünya Savaşının arkası gelecektir.”[1] İşte Filistin cephesi, bu emperyalist savaşlar zincirinin kilit halkalarından birini oluşturmaktadır.

Emperyalist savaş yayılıyor

Obama’nın barış elçisi olacağını, Amerika’nın Irak’ta batağa battığı için çekilme kararı aldığını ve Büyük Ortadoğu Projesinin hezimete uğrayıp gündemden düştüğünü düşünenlerin aksine emperyalist paylaşım savaşının en kanlı rauntları daha yeni başlıyor. Obama’yı pazarlayanlar, onun İsrail’i dışlayarak Hamas’la gizli gizli görüşeceği ve sorunu çözeceği yanılsamasını yaymaya ve onu Bush’tan farklı göstermeye çalışıyorlar. Oysa ABD Senatosu ve Temsilciler Meclisi, İsrail’in arkasında olunduğunu vurgulayan bir kararı, savaşın en kanlı günlerinde Demokrat Partinin tam desteğiyle çıkarmıştır. İsrail’in Gazze’den gelen saldırılar karşısında kendini savunma hakkının bulunduğunun söylendiği bu kararda, “güvenli sınırlara sahip demokratik bir Yahudi devleti olarak İsrail devletinin refahı, güvenliği ve hayatta kalması için güçlü ve kararlı destek” taahhüdünde bulunulmuştur. Aynı karar, terörist olarak nitelendirilen ve savaşın sorumlusu ilan edilen Hamas’ı, roket saldırılarına son vermeye, şiddeti terk etmeye, İsrail’i tanımaya ve İsrail ile Filistin arasında daha önce imzalanan tüm anlaşmaları kabul etmeye çağırmaktadır. Dolayısıyla, Obama’nın temsil ettiği Demokratlar, İsrail’e koşulsuz ve tam destek verilmesi ve Filistin ulusal kurtuluş hareketinin tek mücadeleci temsilcisi konumunda olan Hamas’ın ortadan kaldırılması konusunda Cumhuriyetçi Bush ekibiyle aynı çizgiyi paylaşmaktadırlar.

ABD, Büyük Ortadoğu Projesinden vazgeçmek bir yana, onu daha da genişleterek uygulamaya sokmak için var gücüyle çalışıyor. Bu proje Asya’da savaşın Pakistan ve Hindistan’ın yanı sıra Kafkaslar’a sıçratılması, Ortadoğu’da ise Şii-Sünni cepheleşmesinin yaratılması doğrultusunda adım adım hayata geçiriliyor.

İsrail’in 2006 yazında Hizbullah’ı gerekçe göstererek Lübnan’a saldırmasının ardından, bunun Suriye ve İran’la kozların paylaşıldığı bir ilk raunt olduğunu söylemiştik. İsrail’in daha sonraki rauntları bir an önce hayata geçirmeye hazırlandığını da dile getirmiştik.[2] İşte son İsrail saldırısı, hem Lübnan’da alınan yenilginin rövanşı hem de Suriye-İran cephesine karşı girişilen bir ikinci raunt niteliği taşımaktadır. Lübnan Hizbullahının ve Suriye’nin müttefikliğindeki Şii İran’a karşı Suudi Arabistan’ın ve Mısır’ın başını çektiği Sünni cephe her vesileyle bir parça daha tahkim edilmektedir. Nitekim son Gazze saldırısı, bu cephenin yeterince sağlamlaştığını net bir şekilde göstermiştir. Filistin sorununda önemli bir unsur olarak daima devrede olan Mısır’ın, Hamas’ın karşısında tartışma götürmeyecek bir biçimde İsrail’in yanında saf tutması, Şii-Sünni cepheleşmesinde Suudi Arabistan’la birlikte bir kutup başı rolüne soyunduğunu açıkça gösteriyor.

Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün, Körfez emirlikleri gibi ülkeleri kapsayan Sünni kutup, ABD’nin ve İsrail’in emperyalist planlarıyla da çakışan bir biçimde, İran’ın bölgedeki nüfuzunu kırmak üzere bir araya gelmiş bulunuyor. Hamas’ın tasfiye edilmesi, İran’ın Arap yarımadasının Batı ucuna uzanan elinin kırılması anlamına da geliyor ve bu yüzden söz konusu cephe İsrail’in Hamas’ı yok etme operasyonuna sessiz kalıyor.[3] Mısır Dışişleri Bakanı Ahmed Ebul Geyt, Filistinlilerin başına bombalar yağarken El Arabiya televizyonuna verdiği bir mülakatta, İran’a ve Suriye’ye yönelik olarak şunları söylemişti: “Arap dünyası dışında İran gibi bir ülke var ve yeni gelen ABD yönetimine «Körfez’deki güvenlikten ya da nükleer dosyadan söz etmek istiyorsanız bizimle konuşmalısınız» demek için bütün kartları elinde tutmak istiyor. Bazı Arap olmayan ülkelerin ve bazı Arap ülkelerinin Filistin meselesinden ellerini çekmelerini sağlamalıyız.”

Geyt, “Arapların Gazze saldırısı konusunda sadece İsrail’i suçlayan dengesiz bir dil kullanmaktan kaçınmaları” gerektiğini söyleyerek, Mahmut Abbas’ın başkanlığını yaptığı Filistin Özerk Yönetimi’ne karşı mücadele eden Hamas’ı desteklemesinden ötürü Suriye’yi de ağır bir dille eleştirdi. Mısır’ın Hamas’ı tanımayacağını ve sınır kapılarını açmayacağını da net bir şekilde ifade etti.

Sünni cephede yer alan diğer Arap devletleri de saldırının sorumlusu olarak Hamas’ı gösterecek kadar pervasız birer işbirlikçi olduklarını kanıtlamışlardır. Kendi çıkarlarını Amerikan emperyalizminin çıkarlarıyla ortaklaştıran Sünni Arap devletleri “Müslüman” İran yerine açıkça “Yahudi” İsrail’i tercih etmektedirler. Bu vesileyle bir kez daha görülüyor ki, emperyalist ideologların “medeniyetler çatışması” safsatasının aksine, yaşanan şey bir Müslüman-Yahudi-Hıristiyan çatışması değil, burjuva devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda kurdukları ittifaklar zemininde yürüttükleri kanlı bir emperyalist savaştır.

Türkiye’nin emperyalist planları

Yaşanan tüm gelişmeler, bu savaşta Mısır’a Arap ülkelerini İsrail karşısında hizaya getirme görevi verilirken, Türkiye’ye de Hamas’ı ıslah ve ikna etme rolünün biçildiğini gösteriyor. Bilindiği gibi, İsrail saldırısından hemen önce dışişleri bakanı Livni Mısır’a giderken, başbakan Olmert de Türkiye’ye gelmişti. Saldırının arkasından bu görüşme nedeniyle muhalefet tarafından topa tutulan Erdoğan, Olmert’in gelişinin Türkiye’nin Suriye-İsrail görüşmelerindeki dolaylı arabuluculuğuyla ilgili olduğunu, saldırıdan kesinlikle haberdar edilmediğini iddia ederek İsrail’e ateş püskürmeye başladı. Hatta diplomatik dil sınırlarını öylesine aştı ki, (sayesinde ne kadar İsrail sevdalısı olduklarını öğrenme fırsatını bulduğumuz) burjuva köşe yazarları, yorumcular, medya gülü burjuva akademisyenler, emekli büyükelçiler vs. bu durumdan fazlasıyla rahatsız olarak, başbakanının devlet adamlığına yakışmayan bir üslupla Türkiye’nin ulusal çıkarlarını hiçe saydığından dem vurmaya başladılar. Onlara göre Erdoğan yaptığı sert açıklamalarla diplomaside ne kadar acemi olduğunu göstermiş, Araplardan çok Araplık yapmış, İsrail’le köprüleri atacak kadar ileri gitmiş, Batı ekseninden uzaklaşmış, arabuluculuk rolüne zarar vermiş, bölgeye asker gönderme şansını tehlikeye atmıştı!

Ancak Erdoğan, diplomasi ve politika konusunda, bu “diplomasi üstatlarını” suya götürüp susuz getireceğini bir kez daha kanıtladı. Başbakan esip gürlerken, başbakanlık başdanışmanı Ahmet Davutoğlu ve Dışişleri görevlileri, Hamas’ı ateşkese ikna etmek ve işbirlikçi Mahmut Abbas yönetimiyle milli birlik hükümeti kurmaya zorlamak üzere Ortadoğu turuna çıkmışlardı. İran ve Suriye’nin aşırı tepki vermelerini engelleyip onları “sağduyulu” hareket etmeye ikna etmek de, bu görevin bir parçasıydı. Bunda son derece başarılı olunduğu, ateşkes sonrası yapılan açıklamalardan ve bizzat ateşkes sürecinden gayet net olarak ortaya çıkıyor.

Erdoğan bir yandan yaklaşan yerel seçimler nedeniyle konuyu iç politika malzemesi haline getirip, Filistin’e destek mitinglerinde onbinleri toplayan Saadet Partisi gibi rakiplerine karşı meydanı boş bırakmadığını göstererek seçmen kitlesinin gönlünü okşamıştır. Öte yandan Ortadoğu halklarının gönlünde taht kurmuştur. Yemen’deki mitinglerde Erdoğan’ın resimleri Chavez’le birlikte yan yana taşınmış, Hamas sözcüleri “komşumuz Mısır yerine Türkiye olsaydı İsrail bunu yapamazdı” diye açıklamalarda bulunmuş, Mısır halkı Mübarek’e Erdoğan’ı örnek göstermeye başlamıştır. Başbakan bunları duydukça coşmuş, coştukça İsrail’e daha sert çıkışlarda bulunmuştur.

Ne var ki Erdoğan, gürleyen ama yağmayan bulut misali, İsrail’le diplomatik ve ekonomik ilişkilerin kesilmesi, askeri anlaşmaların feshedilmesi gibi konuları ağzına bile almamaktadır. Tersine, Venezuela, Bolivya, Katar ve Moritanya İsrail’le diplomatik ve ekonomik ilişkilerini keserken, Suriye ve İran tüm Arap devletlerine diplomatik ilişkiyi kesme çağrısı yaparken, o, devlet adamlığını hatırlatmayı tercih etmiştir: “Devletler arasında esas olan ulusal çıkarlardır”, “bekâra karı boşamak kolaydır”, “bakkal dükkânı yönetmiyoruz”…

Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek’in, bir gazetecinin, Türkiye’nin İsrail saldırısından bir gün önce İsrail ile imzaladığı 167 milyon dolarlık silah alımı anlaşmasını iptal edip etmeyeceği sorusuna verdiği yanıt, AKP’nin ve TC’nin konuya yaklaşımını gayet güzel özetlemektedir: “Ülkeler arasındaki işbirliği nedeniyle askeri bağların koparılması söz konusu olamaz, çünkü askeri işbirliği Türkiye’nin ulusal çıkarlarına hizmet etmektedir.” Türkiye ve İsrail arasındaki askeri ve ticari ilişkiler, başbakanın sert açıklamalarıyla bozulamayacak kadar sağlam bir zemine sahiptir. İsrail’le “savunma sanayii işbirliği” adı altında gerçekleştirilen askeri anlaşmaların parasal boyutu 1,8 milyar dolara ulaşmıştır. Zaten Olmert de, “her politikacı kamuoyunu rahatlatmak için bu tür açıklamalarda bulunmak zorunda kalır” diyerek, devletler arası ilişkilerin iç ya da dış politika gereği yapılan bu tür açıklamalarla bozulamayacak kadar derin dinamiklerce koşullandırıldığını ifade etmiştir.

Türkiye ABD’nin şekillendirdiği Büyük Ortadoğu Projesinin önemli aktörlerinden biridir ve TC’nin Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerde attığı her adım bu çerçevede değerlendirilmelidir. Emperyalistleşme dürtüsüyle hareket eden Türkiye, Ortadoğu’nun ABD emperyalizmi eliyle yeniden biçimlendirilmeye çalışıldığı bu süreçte, bölgenin önemli siyasi aktörlerinden biri olma gayretindedir. Gerek Musul-Kerkük meselesinde, gerek İsrail’in Lübnan’a saldırmasının ardından bölgeye gönderilen emperyalist askeri gücün (sözde barış gücü) içinde yer alınmasında, gerekse şimdilerde Mısır’la Gazze arasında konuşlandırılması planlanan emperyalist gücün Türkiye’nin komutasında şekillendirilmesi çabalarında, baskın olan daima bu dürtüdür.

Bilindiği gibi emperyalist güçler, Mısır’dan Gazze’ye silah kaçakçılığı yapıldığı ve İran ve Suriye’nin bu yoldan Hamas’ı silahlandırdığı iddiasıyla, Gazze-Mısır sınırına uluslararası bir askeri gücün yerleştirilmesini planlıyorlar. Bunun adına da “barış” gücü ya da “gözlemci” güç diyorlar. Peki bu gücün işlevi ve niteliği ne olacaktır? Egemenlerin, gerçek niteliğini gizlemek için söz konusu güce insanların vicdanlarına seslenecek şu ya da bu adı koymaları hiçbir şeyi değiştirmiyor. Çok açıktır ki böylesi bir güç tıpkı Lübnan’da, Somali’de, Afganistan’da, Darfur’da ve dünyanın daha pek çok bölgesinde olduğu üzere emperyalist bir güçtür. İşlevi ise Filistinlileri İsrail saldırısından korumak değil aksine Gazze’yi bir açıkhava hapishanesi olarak tutmaya devam etmektir. Savaş İsrail’le Gazze arasında olduğu halde, söz konusu birlik Mısır sınırına konuşlandırılacaktır. Görevi ise Mısır’dan Gazze’ye İsrail’in onayı dışında hiçbir şeyin geçmemesini sağlamak olacaktır. Böylelikle Filistin halkı açlığa ve sefalete mahkûm edilerek Hamas’a isyan etmeye zorlanırken, Filistin’in direnen en büyük gücü olan Hamas’ın kolu kanadı da kırılacaktır. Ardından İsrail Filistin’i dilediği politikalara zorlayabilecektir.

Kabul edilemez olan, bu emperyalist plana, sendikalar aracılığıyla işçi sınıfının da ortak edilmeye çalışılıyor oluşudur. Barış gücü, gözlemci güç vs. adı altındaki bu tür güçleri ya da Birleşmiş Milletler gibi kuruluşları, emperyalist niteliklerini perdeleyerek kurtarıcı olarak görmek ve göstermek, çok açık ki işçi sınıfını burjuvaziye yedeklemekten öte bir anlam taşımıyor. Örneğin DİSK, KESK gibi konfederasyonlar ve meslek odaları, geçtiğimiz günlerde yayınladıkları bir bildiriyle, “hükümeti ve bütün siyasal partileri BM Güvenlik Konseyi’nde varlık göstermeye” çağırıyor, “Türkiye’nin içinde yer alacağı bir barış gücünün hemen bölgeye gönderilmesini” talep ediyorlardı. Fakat hiçbir konfederasyon, TC İsrail’le diplomatik, ticari ve askeri ilişkilerini kesene kadar bir genel grev örgütlemeye kalkmadı meselâ.

Oysa çok açık ki, İsrail ancak, işçi sınıfının yükselteceği vurucu eylemler (sektörel ya da genel grevler, kitlesel protesto gösterilerinin örgütlenmesi, işbirlikçi devletlerin İsrail’le ilişkilerini kesmeye zorlanması, bu ülkeye giden her türlü silah ve mühimmat akışının fiilen durdurulması vs.) sayesinde baskı altında tutulabilir. Bu noktada, ABD’nin Yunanistan limanları üzerinden İsrail’e göndereceği 325 konteyner silahın sevkiyatını limanı basarak engelleyen Yunan işçi sınıfının geçtiğimiz günlerdeki önemli eylemini vurgulamak gerekiyor.

Filistin sorununun barındırdığı devrimci dinamik

Filistin sorununun tüm bölge için önemli bir devrimci dinamik oluşturduğu son İsrail saldırısı vesilesiyle bir kez daha ortaya çıkmıştır. İsrail katliamına sessiz kalmayarak sokaklara dökülen yüzbinlerce emekçi, bölgedeki burjuva rejimlerin ödlerini koparmıştır. Bu rejimlerin, ayağa kalkan emekçi kitleler karşısında bir fiskelik canı vardır ve buna Siyonist İsrail rejimi de dahildir.

İsrail’in, son yıllarda iyice keskinleşen toplumsal çelişkilerin üzerini örtmek için kitleleri sürekli bir kâbus atmosferinin içinde yaşatması boşuna değildir. Artan işsizlik, yoksulluk, sık sık tekrarlanan genel grevler, binbir parçalı koalisyon hükümetleri, yolsuzluk, tecavüz gibi yüz kızartıcı suçlardan yargılanıp koltuğunu terk etmek zorunda kalan cumhurbaşkanları, başbakanlar, dikiş tutmayan hükümetler… Tüm bunlar kitlelerin mevcut düzenden hoşnutsuzluklarının ve burjuvazinin yönetme sorunuyla yüz yüze olduğunun ifadesidir. İsrail burjuvazisi, Filistinli “teröristlerin” tehdidi altında olduklarını, her an tepelerine Hamas roketleri inebileceğini, Arapların Yahudilerin can düşmanı olduğunu, İsrail’in İran’ın nükleer saldırısıyla yok edilmek istendiğini, kitleleri derin bir korku cehennemine hapsetmekte ve egemenliğini sürdürmenin çaresini savaşı sürekli kılarak tüm bölgeye yaymakta bulmaktadır. Ne var ki, tüm bu baskı, sindirme ve gerçekleri karartma operasyonlarına rağmen, Yahudi işçi ve emekçilerin Siyonist rejime duydukları öfkelerinin artmasının, savaşmayı reddetmelerinin ve her geçen gün daha güçlü bir muhalefet yükseltmelerinin önüne geçilememektedir.

İsrail’in katliam operasyonundan sonra Mısır’dan da küçük çaplı ayaklanma haberleri gelmiştir. Mısırlı işçilerden genel grev çağrıları yükselirken, tüm bastırma çabalarına rağmen halk muhalefeti patlama noktasına ulaşmıştır. İsrail-ABD işbirlikçisi Mübarek diktatörlüğü, işçi ve emekçilerin yükselen tepkisini uzun zamandır polis ve asker gücüyle bastırmaya uğraşarak varlığını korumaya çalışıyor. Ancak bölgedeki her olay işçilerin ve emekçilerin ayağa kalkmasına yol açan bir kıvılcım görevi görebiliyor. Son İsrail saldırısı esnasında Gazze’ye gönderilmek üzere toplanan yardım konvoylarına polisin saldırması, gösterilerin yasaklanması ve göstericilerin gözaltına alınması, rejimin nasıl bir sıkışmışlık içinde olduğunu da göstermektedir. Sadece Mısır’ın değil, bölgedeki tüm devletlerin, İsrail saldırılarının uzaması durumunda ciddi halk ayaklanmalarıyla yüzyüze kalacakları açıktır. Türkiye’de Erdoğan’ın İsrail’e ateş püskürüyor görünmesinin önemli bir nedeni de, İsrail’e karşı yükselen halk tepkisinin AKP iktidarını sallamasını engellemektir.

Yaşanan son vahşet, bölge halklarının can düşmanını Siyonist İsrail devletiyle ve onun arkasındaki emperyalist güçlerle sınırlamanın ne kadar yanlış olduğunu bir kez daha göstermiştir. İşçi ve emekçilerin can düşmanı, bir bütün olarak burjuvazi ve onun kapitalist-emperyalist sömürü sistemidir. On yıllardır barış dolu günlere duydukları özlemle yaşayan Filistin halkının ve diğer Ortadoğu halklarının bu özlemlerine kavuşmasının, burjuvazinin egemenliğindeki bir Ortadoğu’da olanaksız olduğu her vesileyle tekrar tekrar ortaya çıkıyor. İşte tam da bu nedenledir ki, emperyalist senaryoların sahneye koyulmasında her gün yeni bir aşamayla karşı karşıya kaldığımız Ortadoğu’da, proleter devrim, bugün her zamankinden daha yakıcı ve daha hayati bir ihtiyaç olarak kendini dayatıyor. “Tüm halkların ve azınlıkların ayrılma hakları da dahil olmak üzere bütün demokratik haklarını güvence altına almış, gönüllü birlik temelinde oluşturulmuş bir Ortadoğu İşçi ve Emekçi Sovyetleri Federasyonunun kurulmasına yol açacak bir Ortadoğu devrimi olmaksızın, bölgedeki sorunlar yumağına kalıcı, yaşayabilir, adil ve demokratik bir çözüm bulmak olanaksızdır. Bu ise ancak işçi sınıfının enternasyonalist bilinç ve örgütlülük düzeyinin yükseltilmesiyle mümkündür. Biz enternasyonalist komünistlere düşen görev, böyle bir örgütlülüğü enternasyonal düzeyde gerçekleştirmek ve bu bilinci tüm dünya işçi sınıfına taşımaktır.”[4]

 



[1] Elif Çağlı, Uzak ve Yakın Tarihin Prizmasından Yansıyan Gerçekler, MT, Ekim 2008

[2] İlkay Meriç, Ortadoğu’ya Barış İşçi İktidarıyla Gelecek, MT, Ağustos 2006

[3] “İran ve Suriye tarafından desteklenen Hamas 2006 Ocağında seçimleri kazandığından beri başta ABD ve İsrail olmak üzere tüm «uygar dünya», Filistin halkını bu «yanlış demokratik seçimleri» yüzünden cezalandırmaya koyuldu. Derhal siyasi ve ekonomik ambargolar yürürlüğe konularak Filistin halkı açlıkla terbiye edilmeye çalışıldı. Amaç, radikal Hamas’ın yerine tekrar ılımlı El Fetih’in işbaşına gelmesini sağlamaktı. Çünkü El Fetih, bir parçası olduğu FKÖ ile birlikte düşünüldüğünde, 1993’teki Oslo görüşmelerinden bu yana emperyalistler nezdinde rüştünü ispat etmişti. Hamas ise daha militan ve mücadeleci çizgisiyle halkın «bağımsızlık» umutlarını yeşertiyor, ABD ve İsrail’e karşı direnmesine öncülük ediyordu. Hamas’ın tecrit edilerek gözden düşürülmeye ve yok edilmeye çalışılması bundandır.” (Kerem Dağlı, Filistin’de İç Savaş ve Kaynayan Ortadoğu Kazanı, MT, Temmuz 2007)

[4] Zeynep Güneş, Filistin Sorununa Marksist Yaklaşım, www.marksist.com

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:47, Şubat 2009