Navigation

Fransa'da Cumhurbaşkanlığı Seçimleri

Fransa’da 22 Nisan ve 6 Mayısta iki tur halinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri, ülkedeki siyasal-toplumsal iklime ve Haziran ayında yapılacak parlamento seçimlerine dair önemli veriler sunarak sona erdi. İlk turu Sosyalist Parti adayı François Hollande %28,6 oyla birincilikle tamamlarken, Nicolas Sarkozy %27,2 oyla onu az farkla geriden takip etti. Bu iki aday arasında geçen ikinci turu da Hollande 4 puan önde bitirerek cumhurbaşkanı seçildi. Böylece ekonomik krizin yükünü daha fazla sırtlanmak istemeyen, işsizliğe ve kötüleşen yaşam ve çalışma koşullarına dur demek isteyen işçiler ve ayrımcılığa, ırkçılığa maruz kalmayı reddeden göçmenler, 1995’ten bu yana ilk kez bir “sosyalist” adayı bu ölçüde yüksek oyla destekleyerek, yıllardır izlenen kapitalist saldırı politikalarına, yabancı düşmanlığına hayır dediklerini de göstermiş oldular.

Seçimlerin altını çizdiği bir başka çarpıcı olgu ise, yukarıdakiyle çelişik görünen, fakat derinlemesine bakıldığında krize ve neo-liberal saldırılara tepki olarak geliştiği görülen faşist yükseliş oldu. Görevi babası Jean-Marie Le Pen’den devralan faşist Ulusal Cephe partisinin adayı Marine Le Pen, ilk turda beklentilerin oldukça üstüne çıkarak %18 oy aldı. Le Pen bu oy oranıyla, seçimlerden üçüncülükle çıkması umulan Sol Cephe adayı Jean-Luc Melenchon’u da 7 puan geride bıraktı.

Melenchon, seçimlere, ana gövdesini Fransız Komünist Partisi’nin ve Sol Parti’nin oluşturduğu Sol Cephe’nin adayı olarak girmişti. Geçmişte Sosyalist Parti hükümetinde bakanlık da yapan Melenchon, 2009’da bu partiden ayrılarak Sol Parti’yi kurmuştu. Seçim propagandasında işçi sınıfına yönelik vaatlerde bulunan ve “yurttaşların devrimi”nden dem vuran Melenchon, kısa sürede oy oranını %5’lerden %10’un üzerine çıkarmıştı. Yakın dönemde gerçekleştirilen anketler, Melenchon’un %15’e yakın oyla üçüncülüğe oynadığına işaret ediyordu. Ancak Melenchon tahminlerin gerisine düşerek %11’de kaldı.

İlk tura Troçkist kesimden de iki aday girmişti. Bunlardan Dördüncü Enternasyonal-Birleşik Sekretarya çizgisindeki Yeni Anti-Kapitalist Parti’nin (NPA) adayı Philippe Poutou %1,1 oy alırken, Lutte Ouvriere’nin (LO- İşçi Mücadelesi) adayı Nathalie Arthaud %0,6’da kaldı. Oysa 2002 seçimlerinde LO %5,7, NPA’nın öncülü LCR ise %4,3 oy almıştı. 2007’de LO’nun oyu %1,3’e düşerken, LCR %4,1’le oy oranını korumayı başarmıştı. Ancak son seçimlerde her iki örgütün de belirgin bir şekilde güç kaybettikleri görüldü.

1995, 2002 ve 2007 seçimlerinde sırasıyla %8,7, %3,4 ve %1,9 oy alarak keskin bir düşüş eğilimi gösteren FKP açısından ise ibre yukarıya yöneldi. Ancak FKP’nin ve içinde bulunduğu Sol Cephe’nin oylarındaki bu artış, son tahlilde Sosyalist Parti’nin işine yaradı. Zira yenilgiyle çıktığı ilk turun ardından Melenchon, 6 Mayısta gerçekleştirilecek ikinci turda Hollande’ı destekleyeceğini açıkladı. Benzer bir açıklama NPA’dan da geldi. Böylece Fransız sosyalist solu “ehveni şer” politikasından vazgeçmediğini bir kez daha göstermiş oldu. Bu politikanın çok daha beteri, 2002 seçimlerinde Chirac ile Jean-Marie Le Pen ikinci tura kaldığında, aşırı sağa karşı ılımlı sağı destekleme mantığıyla Chirac desteklenerek sergilenmişti. Şimdi de aynı mantık Sarkozy için işletilerek ikinci turda Hollande desteklendi. Böylece, gerçekte sosyal-demokrat bir düzen partisi olan Sosyalist Parti’ye yönelik yanılsamalar da bir kez daha alabildiğine beslendi.

Aslına bakılırsa, Fransa’da sadece Sosyalist Parti değil, FKP, Sol Parti ve NPA da tümüyle düzen sınırları içine hapsolmuş reformist partilerdir. Bunlar, on yıllardır, işçi sınıfının bağımsız devrimci siyasetini güçlendirmek ve böylesi bir mücadeleyi örgütlemek yerine seçimlere endekslenmiş bir politik hat benimsiyorlar. Düzeni kökten yıkmayı değil, sermaye üzerindeki vergileri arttırarak, özelleştirilen kamu kuruluşlarını yeniden devletleştirerek ve işçi sınıfının ekonomik-sosyal haklarında iyileştirmeler yaparak onu ehlileştirmeyi savunuyorlar. Melenchon’un seçim kampanyasında öne çıkardığı vaatlerin başında “altıncı cumhuriyet”in gelmesi gayet manidardır. Bu sözde komünistlerin “yurttaşların devrimi”yle yapmak istedikleri şey, reforme edilmiş bir burjuva cumhuriyetin ötesine geçmemektedir.

Avrupa’nın pek çok ülkesinde merkez sağ partilerle dönüşümlü olarak iktidara gelen bu tür reformist partilerin, hoşnutsuz olan proletaryanın gazını alarak ve onu 4-5 yıl boyunca oyalayarak kapitalist sisteme yaşam soluğu üfledikleri çok açıktır. Ancak bu soluk aynı zamanda faşizme de hayat vermektedir. Daha ağır sömürü koşullarına, işsizliğe ve yoksulluğa mahkûm kılınan ve hoşnutsuzlukları umutsuzluğa dönüşen işçi kitlelerin giderek artan bir kesimi, solun bu alanı boş bırakması ve düzen içi politikalar izlemesi sonucunda, radikal ve düzen karşıtı demagojik bir söylem tutturan faşist partilerin etki alanına girmektedir. Dolayısıyla, bu boşluğu değerlendiren Marine Le Pen’in, babasının 2007 seçimlerinde aldığı 3,8 milyon oyu bu seçimlerde 6,4 milyona çıkarması hiç de tesadüf değildir.

Bunda elbette, reformist partilerin sol adına milliyetçiliğe savrulmalarının da önemli bir rolü bulunmaktadır. Milliyetçi temellerde yürütülen AB karşıtlığı, korumacılık savunusu, burka yasağı gibi yasakların desteklenerek İslamofobiye katkıda bulunulması, sendikaların göçmenleri örgütlemekten uzak durması vb, işçi sınıfı içindeki şoven damarı besleyerek faşizme güç katmaktadır. Yurtseverlik adına milliyeçiliğin sol eliyle yükseltilmesi, son derece tehlikeli bir şekilde, faşizmi kitlelerin gözünde “sıradan”laştırmakta ve ona meşruiyet kazandırmaktadır. Fransa’da yapılan anketlerde, faşist Ulusal Cephe’yi diğerlerinden farkı olmayan bir parti olarak görenlerin oranının %50’ler civarında seyretmesi tam da bunun işaretidir.

Le Pen, bu düzene öfke duyan işçi ve emekçi kitleleri peşine takmak için her türlü demagojiye başvurmaktadır. Fransız ulusunun, seçkinlerin, bankaların, tekellerin ve Avrupa Birliği’nin tahakkümünden kurtulup kendi öz gücüyle ayağa kalkması gerektiğinden dem vuran Le Pen’in, oy oranını işsizliğin ortalamanın üzerinde seyrettiği bölgelerde belirgin bir şekilde arttırmış olması boşuna değildir. Milliyetçi gururu okşayan ve düzen karşıtı bir söyleme bürünen bu çıkışlar, solun bıraktığı boşluk nedeniyle örgütsüz durumda olan ve öfkesi doğru yere kanalize edilemeyen işçileri ve yıkıma uğrayan küçük-burjuvaziyi cezbetmektedir.

Faşist hareket son on yıldır sadece Fransa’da değil tüm Avrupa’da çarpıcı bir hızla yükselişe geçmiştir. Bugün çok sayıda Avrupa ülkesinde aşırı sağ partiler iktidar ortağı durumundalar. Üstelik ırkçılık, yabancı düşmanlığı, göçmen karşıtlığı, İslamofobi, sadece faşist partilerle sınırlı kalmayıp, tüm sağ partileri kuşatmış bulunuyor. Fransa’daki son iki seçimde Sarkozy’nin Le Pen’le yarışacak denli güçlü bir faşizan dil kullanması bunun sadece bir örneğidir.

Seçim kampanyasının esasını göçmen karşıtlığına oturtan Sarkozy, göçmenleri işsizliğin baş sorumlusu ve her türlü melanetin kaynağı ilan etmektedir. Hem o hem de Merkel, Avrupa Birliği göçmenlere karşı gerekli önlemleri almadığı takdirde, vizesiz seyahat anlamına gelen Schengen Anlaşması’nı askıya alabilmek için mevzuatın değiştirilmesini savunmaktadır. Göçmenlerin önemli bir bölümünü Müslümanların oluşturduğu Almanya ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinde, göçmen düşmanlığı aynı zamanda Müslüman düşmanlığıyla örtüşmektedir.

Sarkozy, ABD ile ilişkileri yakınlaştırırken, emperyalist saldırganlıkta da sınır tanımamıştır. Libya’ya emperyalist saldırı sürecinde başı çeken Fransa, Suriye meselesine de aynı hararetle yaklaşmıştır. Bütün bunlar, dizginsizce hayata geçirilen saldırı programlarıyla çalışma ve yaşam koşulları kötüleşen ve işsizlik girdabında boğuşan işçi sınıfını gerçek sorunlarından uzaklaştırmak için başvurulan milliyetçi hamasetin malzemesi de yapılmıştır. Ancak Sarkozy, izlenen neo-liberal politikaların ve ekonomik krizin cenderesi altında ezilen işçi sınıfını daha fazla yatıştıramamış ve seçimlerde yenilgiye uğramıştır. Böylelikle, ikinci dönemi göremeden koltuğundan inen ilk cumhurbaşkanı olarak da tarihe geçmiştir.

Onun karşısında, işçi sınıfının artan tepkisini oya dönüştürmeyi başaran Hollande ise, 1995’ten bu yana cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan ilk “sosyalist” cumhurbaşkanı olmuştur. Daha da geriye gidersek, aslında 1958’den bu yana, 1981-1995 yılları arasında iki dönem cumhurbaşkanlığı yapan Mitterrand’dan sonra bu koltuğa oturan ikinci Sosyalist Partili olma unvanını da elde etmiştir.

Eğer bu eğilimde bir kırılma yaşanmazsa, Fransa’da Haziranda yapılacak parlamento seçimlerinde de Sosyalist Partinin önderliğinde bir sol hükümetin iktidara gelmesi olasılığı yüksek görünüyor. İşçi sınıfının önemli bir kesimi, kemer sıkma politikalarının sona erdirileceği, işsizliğe çözüm bulunacağı, ücretlerin yükseltileceği, emeklilik yaş ve yılında iyileştirmelere gidileceği, kısacası Chirac ve Sarkozy dönemlerindeki kayıplarının karşılanacağı ve krizin yükünün vergilerin arttılması yoluyla sermayeye yükleneceği umuduyla sola oy vermiştir. Ne var ki bu sol, düzen soludur ve pompalanan umutların aksine, Sarkozy’nin izlediği politikaların benzerini izlemek zorunda kalacaktır. Elbette Hollande Sarkozy gibi saldırgan bir şoven dil kullanmayacak ama benzer bir ekonomik politikayla kesintileri ve işçi sınıfına yönelik diğer saldırıları sürdürecektir. Bu partinin Yunanistan’daki kardeş partisi PASOK’un yaptıkları ortadadır.

Sarkozy’nin gitmesiyle birlikte Fransa’nın emperyalist saldırganlıktan vazgeçeceğini düşünenler de fena halde yanılmaktadırlar. Libya’ya yönelik emperyalist saldırı esnasında, Sosyalist Parti, bu saldırıyı “insani müdahale” adı altında meşrulaştırmaktan gayri hiçbir şey yapmamıştır. Suriye konusunda da aynı çizgi izlenmektedir.

Fransız işçi sınıfı, içinde bulunduğu zorlu durumdan kurtulmak için Sarkozy’yi başından defetme kararlılığını göstermiş, ancak bu kez de reformizm tuzağına düşmüştür. İşçi sınıfını bu tuzaktan kurtarmak, ona bağımsız çıkarlarının nereden geçtiğini göstermek ve bu doğrultuda öncülük etmek devrimci Marksistlerin görevidir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 86, Mayıs 2012