Navigation

Chavez’e Endeksli Bir Sosyalizm Hikâyesi

Venezuela’da 7 Ekimde yapılan başkanlık seçimleri bir kez daha Chavez’in zaferiyle sonuçlandı. Burjuvazinin geniş bir cephe halinde desteklediği Henrique Capriles Radonski’nin %44’lük oy oranı karşısında %55 ile galibiyet elde eden Chavez, böylece dördüncü kez başkanlık koltuğunda oturmaya hak kazandı. Katılım oranının %81 ile rekor düzeyde gerçekleştiği bu seçimlerde, Chavez 19 milyon kayıtlı seçmenin 8 milyonunun oyunu alırken, rakibi Capriles 6,4 milyon oyda kaldı.

Ne var ki, Chavez, 2006’da yapılan bir önceki başkanlık seçimlerine göre 7,6 puanlık bir oy kaybına uğradı. Chavez karşıtı burjuva kamp ise oy oranını 7,2 puan arttırarak ilk kez bu ölçüde güç kazandı. 2006 seçimlerindeki oy sayısı dikkate alındığında da benzer bir tablo söz konusudur. Gerek nüfus artışı gerekse katılım oranındaki artış yüzünden seçmen sayısının 2006 seçimlerine göre epeyce arttığı bu seçimlerde, Chavez bir önceki seçimlere göre oy sayısını yaklaşık 825 bin arttırırken, burjuva cephenin oy artışı 2,2 milyona ulaştı. Sonuç olarak 2007’deki anayasa referandumu haricinde Chavez’in seçmen desteğinin ilk kez bu kadar düştüğü görüldü. Üstelik bu sonuç, Chavez’in hastalığının seferberlik ruhunu canlandırmak üzere başarılı bir şekilde kullanıldığı koşullarda alındı.

Bu gerilemede kuşkusuz çeşitli etmenler rol oynuyor. Bunların başında da, emekçi kesimlerin sosyalist geçinen Chavez yönetiminin izlediği oyalama politikalarına duydukları tepkinin artması geliyor. Bunu daha ayrıntılı olarak ele almadan belirtmemiz gereken bir diğer unsur ise, bu uzun süreçte sürekli olarak seçim başarısızlığına uğrayan oligarşinin, bu kez farklı bir taktik kullanarak, Chavez’e rakip olarak çıkardığı adayı “sol” soslara bulanmış bir söylemle piyasaya sürmüş olmasıdır. Venezuela’nın nüfusu en yüksek ikinci eyaleti Miranda’nın eski valisi olan Capriles, tam da bu senaryo gereğince, “merkez sol”da yer aldığını ve Chavez’in yoksullara karşı uyguladığı destek programını devam ettireceğini açıklayarak adaylığını ilan etmiştir. Gerçekte ulusal ve uluslararası sermayenin çıkarlarını savunup korumak üzere seçim yarışına dahil olan Capriles, kendine Brezilya’nın solcu devlet başkanı Lula’yı örnek aldığını sıkça tekrarladığı bir kampanya yürütmüştür. Bunun sonucunda da muhalefet emekçi sınıflardan aldığı oyları arttırarak şimdiye dek tanık olduğu en yüksek oya ulaşmıştır.

On dört yıllık Chavez iktidarı

1998 Aralığındaki başkanlık seçimlerinde Chavez, yoksulluğun, yolsuzluğun, gelir dağılımındaki adaletsizliğin önüne geçme, petrol gelirlerini halkın yararına kullanma, demokratik bir anayasa yapma ve demokratik, katılımcı yeni bir cumhuriyet kurma vaatlerinde bulunmuş, bunun sonucunda %56’lık bir destekle başkanlık koltuğuna oturmuştu. Chavez’i destekleyenlerin ağırlıkta olduğu Kurucu Meclis’in hazırladığı yeni anayasa ise bir yıl sonra yapılan referandumda %72 gibi ezici bir çoğunlukla kabul edilmişti.

Chavez’in iktidara adım attığı dönemde Venezuela, ekilebilir toprakların %77’sinin ülkenin en zengin %3’ünün elinde toplandığı, yoksul köylülerin toprakların yalnızca %1’ine sahip olduğu, birkaç ailenin elinde toplanan tarım arazilerinin büyük bir kısmında hiçbir tarımsal faaliyet yapılmadığı, nüfusun yarısının yoksulluk sınırının altında yaşadığı, milyonlarca insanın hayatı boyunca eğitim ve sağlık hizmeti alamadığı bir ülkeydi. Chavez yönetimi, gerçekleştirdiği reformlarla bu tabloyu belirgin şekilde değiştirerek halktan önemli bir destek aldı. Eğitim ve sağlık alanında çarpıcı bir iyileşme yaşanırken, topraksız köylülere toprak dağıtımı, kooperatiflerin teşvik edilmesi, işçi sınıfının çalışma koşullarında iyileştirmelere gidilmesi, burjuvazinin vergi takibi yoluyla sıkıştırılması, yerlilerin demokratik haklarının tanınması bu reformların belli başlılarıydı. Petrol şirketinin devletleştirilmesi, sosyal hizmetlere önemli bir kaynak aktarılmasını sağlayarak Chavez’in elini rahatlatmıştı.

Bu süreçte Chavez’in politik vurguları da değişti. 2006’da başkanlık seçimlerine Chavez’in sosyalist söylemi damgasını vurdu. Darbe tehditlerine karşı koymak ve iktidarını güçlendirmek için emekçi sınıflara ve ulusal ve uluslararası alanda sola muhtaç olunması nedeniyle başvurulan bu politika, “Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi”nin (PSUV) kuruluşuyla taçlandırıldı. Bolivarcı hareketin temsiliyet bulduğu PSUV 2007’de kuruldu ve iktidar partisi haline geldi. Chavez’in “21. yüzyıl sosyalizmi” söyleminin yanı sıra bu parti de sosyalist kesimin büyük ilgisine mazhar oldu. Oysa söz konusu olan, daha baştan her türden ikbal avcısı bürokrata mevki-makam sunan ve kitlelerin gözünü boyayıp Chavez’in iktidarını güvence altına almak üzere kurulan bir devlet partisi idi.

Bu süreç, aynı zamanda, yaratılan yanılsamaların aksine, “sosyalizme doğru ilerlemek” yerine, reformların hız kesip giderek durma noktasına gelişinin başlangıç dönemine işaret ediyordu. Nitekim iktidar koltuğunu uzun yıllar işgal etmiş her burjuva hareket gibi Chavezci hareketin de reformcu yönü giderek dumura uğradı ve yerini iktidarın maddi-manevi olanaklarından yararlanma çabalarına bıraktı. Yoksulluk oranı 1999-2006 yılları arasındaki reformlarla %49’dan %36’ya düşerken, bunu izleyen altı yılda sadece 3 puanlık bir düşüş kaydedildi. Petrol fiyatlarındaki artışa bağlı olarak petrol gelirlerinde ciddi bir yükselme yaşanırken ve bu kişi başı milli gelire sahte bir artış olarak yansırken, gerçekte gelir dağılımındaki adaletsizlikte ciddi bir düzelme yaşanmadı. En yoksul %5’lik dilimin milli gelirden aldığı pay 2000-2011 yılları arasında sadece 1 puan artarak %5,7’ye çıkarken, en zengin %5’lik diliminki yarım puanlık bir azalışla %44,8’e indi. “Sosyalist” Venezuela’nın “eşitlik” tablosu buyken, söz konusu tablo emekçi kitleleri giderek daha fazla rahatsız eder oldu.

PSUV’un ilk dönemlerde yarattığı heyecan dalgası da kısa sürede sönümlendi. Bugün Chavez’in en ateşli destekçileri bile, PSUV’un sadece seçim kampanyalarında aktif olduğunu, devrimci kitlelerin PSUV’un bürokratik liderliğine karşı büyük bir hoşnutsuzluk içinde olduklarını itiraf etmek zorunda kalmaktadırlar. Valisinden belediye başkanına çeşitli kademelerdeki devlet görevlilerinin yaptıkları yolsuzlukların ayyuka çıkmasının yanı sıra, “Bolivarcı devrim” yeni bir sermaye kesimini de palazlandırmıştır. Bolivarcı yönetime yakın duran, ihalelerden ve çeşitli devlet kaynaklarından beslenen bu sermaye kesimi, “boliburjuvazi” olarak anılmaktadır. Tüm bunlar, yolsuzlukla mücadele iddiasıyla iktidara gelen ve sosyalizmden dem vuran Bolivarcı hareketin güvenilirliğini ve inandırıcılığını sarsmıştır.

Bolivarcı yönetimin mücadeleci işçilere yönelik tutumu da, Chavez’in kitle desteğinin azalmasında önemli bir rol oynamaktadır. “Sosyalist” Chavez, işçilerin bağımsız inisiyatifini bastırmakta, kamu kurumlarında toplu sözleşme hakkını fiilen gasp etmekte, sendikaların devletten bağımsız olmasını “karşı-devrimci zehir” olarak nitelendirip reddetmektedir. Kamu sektöründeki grev ve protesto eylemleri “ulusal güvenliği savunma yasası” bariyeriyle karşılaşmaktadır. Tam da bu yüzden, kamulaştırılması için büyük mücadeleler verilen ve nihayetinde kamulaştırılan SİDOR gibi fabrikaların işçilerinin bir zamanlar Chavez’e duydukları sempati yerini öfkeye bırakmıştır. Sadece kamu sektöründe değil, özel sektördeki mücadeleci işçiler de polis terörüyle karşı karşıya kalmaktadır ve benzer bir tepki buralarda da boy vermektedir.

Burjuvazinin mülksüzleştirilmek bir yana ekonomik gücünü daha da arttırması, yoksul emekçilere verilen sözlerin tutulmaması, devlet yardımlarının seçimlere endekslenmesi, yoksulluğun yıllardır %33’ün altına düşmemesi, enflasyonun %30’a tırmanması, konut sorununun tüm yakıcılığıyla varlığını koruması, suç oranlarının (cinayet, adam kaçırma, hırsızlık vs.) patlamalı bir şekilde artması, özetle kapitalizmin yarattığı tüm sorunların varlığını devam ettirmesi işçi ve emekçi yığınları Chavez iktidarından giderek uzaklaştırmaktadır. İşte 14 yılın ardından, “Venezuela devrimi”nin geldiği nokta budur.

Reformist cephe Chavez’e kan veriyor

Emekçi yığınların hoşnutsuzluğunun derinleşmesi, Venezuela’da yaşananları devrimci Marksist bir bakış açısıyla değerlendirenler için şüphesiz hiç de şaşırtıcı değildir. Venezuela’ya ilişkin çeşitli yazılarımızda, Chavez’in “karşı-devrim ve Amerikan emperyalizmi kapıda bekliyor” propagandasına dayalı bir kitle seferberliğiyle elde ettiği seçim zaferlerinin ilanihaye devam edemeyeceğini, Chavez’in devrimci bir önder değil popülist bir Bonapart olarak sivrildiğini ve bunun eninde sonunda dönüp onu da vuracağını ifade ettik. Venezuela’da proleter devrimin bizzat Chavez tarafından engellendiğini, sosyalist solun önemli bir kesiminin Chavez’e alkış tutarak buna alet olduğunu söyledik. İzlenen çizginin devrimci değil burjuva reformist bir çizgi olduğunu ve kısa süre içinde tıkanacağını, bu tıkanmışlığın görülmesinin ise emekçi kitlelerde büyük bir hayal kırıklığı yaratacağını vurguladık.

Ne var ki, gerçeklik alenen ortadayken, sosyalist solun büyük bir kesimi “Venezuela devrimi”ne övgüler düzmekle ve onun kazanımlarını savunmak adına gerçekliğe gözlerini kapamakla meşguldü. Bugün de yaygın durum açısından değişen bir şey yok. 2010’daki parlamento seçimlerini yorumlarken vurguladığımız gibi, “Sosyalizme ancak proleter devrim aracılığıyla kurulan bir işçi devleti sayesinde geçilebileceğini, böylesi bir devletin işçilerin özörgütlülüklerine dayanan ve bürokrasisiz bir devlet olması gerektiğini oportünistler hatırlamaya hiç mi hiç yanaşmıyorlar. Burjuva devletin ve bürokrasinin tasfiyesini hiç dillerine almıyorlar. Yalnızca kötü bürokratların değiştirilmesinden ve devletin dönüştürülmesinden dem vuruyorlar! «Bolivarcı devrimin ilerleyişinin yavaşlığı»ndan yakınırken ve son seçimin ortaya çıkardığı gerçekleri yorumlarken, ister Troçkist geçinsin ister Stalinist, tüm oportünist ve reformistlerin, Chavez’e toz kondurmayarak, onun “danışmanları”nı, bürokrasiyi ya da «reformlara ayak direten devlet aygıtı»nı hedef olarak göstermesi ilginçtir. Bakanlarından valilerine ve bürokratlarına, danışmanlarından parti yöneticilerine kadar dayandığı ve tepesinde bulunduğu tüm ekibi kişisel kariyer ve zenginleşme peşindeki «sonradan görme kalın bir tabaka» olarak adlandırarak, Chavez’i bu burjuva kariyeristler ordusu içindeki yalnız ve mağrur devrimci general olarak pohpohlamak mide bulandırıcı bir oportünizmdir.” (Oktay Baran, Venezuela’da Chavez’in Pirus Zaferi, MT, Kasım 2010)

Yıllardır “bu seçimler devrim için hayati önem taşıyor” diyerek Chavez’e koşulsuz destek verenler, aynı şeyi son seçimlerde de yapmışlardır. Üstelik bunu “nihai zafere ilerlemenin” önkoşulu olarak lanse etmişlerdir. Oysa Chavez 14 yıldır iktidarda olmasına rağmen burjuva devlet aygıtı olduğu gibi yerinde duruyor. Kamulaştırmalar ham petrol üretim alanıyla sınırlı kalırken, özel sektörün ekonomideki ağırlığı Chavez iktidarını izleyen on yılda %65’ten %71’e çıkmış durumda. Bankaların kâr rekorları kırdığı Venezuela’da, temel sanayi kuruluşları ve toprak halen oligarşinin tekelinde bulunuyor. Emperyalist tekeller petrol başta olmak üzere her alanda faaliyet gösteriyor. Reformistler bu gerçeklerin üstünü ikiyüzlü bir şekilde örtmeye çalışırlarken, işçi ve emekçi kitlelerin artan öfkesi, son iki seçimdir tepki oyları şeklinde oligarşi cephesinin hanesine artı puan olarak yansıyor.

Venezuela’da yaşananları “sosyalizme ilerleyen bir devrim” olarak nitelendiren reformistler, üzerinden yıllar geçmesine rağmen kapitalizmin halen yıkılmamış olduğu gerçeğini dillendirenlere karşı “devrim bir süreçtir” yanıtını veriyorlar. Venezuela’daki bu epey uzun sürecin ne zaman ve nasıl sona ereceğine dairse hiçbir şey söylemiyorlar. Bunlar, bir zamanlar “devrimin kazanımlarını korumak” adına SSCB’yi ve benzeri bürokratik diktatörlükleri körlemesine nasıl savundularsa, Chavez yönetimini de aynı mantıkla savunmaya devam ediyorlar.

Venezuelalı işçi ve emekçiler, 2000’li yılların başından bu yana burjuvazinin karşı-devrimci saldırılarına var güçleriyle karşı koydular. Onlar, baskı ve sömürünün sona erdiği, eşitlikçi, adil bir Venezuela için mücadele ettiler ve kendi temsilcileri olarak gördükleri Chavez’in ardından gittiler. Ne var ki yıllar geçtikçe, değiştirilmesini istedikleri düzenin sacayaklarının yerli yerinde durduğunu görerek hayal kırıklığına uğradılar. 14 yıldır her seçimde, Chavez’i desteklememenin burjuvaziyi desteklemek anlamına geldiğini vaaz eden, Chavez’i devrimci bir lider olarak alkışlayıp melanetin kaynağını bürokraside gören reformistlerse, emekçi kitleleri Chavez’in kuyruğuna takmaya çalışmayı sürdürüyorlar. İşçi hareketinden gelen ve son seçimlerde başkanlığa adaylığını koyan Orlando Chirino gibi sosyalistleri ise burjuvazinin değirmenine su taşımakla suçlayarak aforoz ediyor ve dolayısıyla seçimlerde devrimci alternatifleri saf dışı bırakıyorlar. Yıllardır Chavez’e kan veren bu reformist cephe, gerçekte proleter devrimin önündeki en büyük engel haline gelmiştir. Bunların desteğiyle Chavez altı yıl daha başkanlık koltuğunda oturarak emekçileri oyalayıp dizginleme şansını yakalamıştır. Venezuela’da devrimci durumun yolundan saptırılıp heba edilmesinin vebali Chavez’in olduğu kadar bunların da boyunlarındadır.

Kaynak: 
Marksist Tutum; no: 92; Kasım 2012