Navigation

Büyüyen Yerli Silah Sanayii ve Sanayinin Militarizasyonu

İçinden geçtiğimiz kriz ve savaş sürecinde tüm dünyada hummalı bir silahlanma yarışı yaşanıyor. Kapitalist devletler arasında kızışan rekabet savaş makinelerine olan talebi olağanüstü ölçüde arttırırken, silah sanayii kârlı bir sektör olarak her geçen gün daha da büyüyor. Son on yılda dünya askeri harcamaları iki katına çıkarak 1,5 trilyon doları aştı.[*]a Bu rakam dünyanın toplam gayri safi hasılasının %2,7’sine karşılık geliyor. Yani her 100 dolardan yaklaşık 3’ü savaş tekellerinin cebine giriyor. Son yıllarda emperyalist hamleleri giderek hız kazanan Türkiye de, bir yandan milyarlarca dolarlık silah alımlarıyla askeri harcamalarını tırmandırırken diğer yandan silah sanayiine büyük yatırımlar yapıyor. Dış düşman algısını sürekli canlı tutarak ve Kürt halkına karşı 30 yıldır kanlı bir savaş sürdürerek bütçeden milyarlarca dolar alan TSK’nın yanı sıra, özel sermaye de giderek artan oranlarda bu kârlı alandan nemalanıyor.

Yerli silah sanayiinde özellikle son 20 yılda sıçramalı bir gelişme kaydedilirken, bugün gelinen aşamada, dünyanın çeşitli ülkelerine silah ihraç eden, NATO’nun birtakım tedariklerini ve TSK’nın silah alımlarının %45’ini yerli üretimle karşılayan dişe dokunur bir askeri-sınai kompleks yaratıldığını görüyoruz. Kuşkusuz silah sanayisi gelişmiş emperyalist ülkelere göre Türkiye bu alanda henüz oldukça geri durumda bulunmaktadır. Ancak son on yılda bu alanda önemli bir mesafe katedildiği de ortadadır. Savunma Sanayii İmalatçılar Derneği (SASAD) verilerine göre “savunma sanayii” şirketlerinin cirosu son 10 yılda yaklaşık üç katına çıkarak 2,3 milyar doları aşmıştır. Sektörün ihracatı ise beş kattan fazla artarak 669 milyon dolara ulaşmıştır. “Sivil havacılık” alanındaki ihracatla birlikte toplam 950 milyon dolara çıkan bu rakamın 2010 yılı sonu itibarıyla 1 milyar doları aşması öngörülüyor. Bunun yanı sıra, NATO birliklerinin askeri malzeme ihtiyacının karşılanmasında Türk silah sanayiinin payının da 2011 sonuna kadar yüzde 20’ye çıkarılması (2008 yılında yüzde 4’tü) planlanıyor.

Türkiye’nin 2006’dan bu yana en çok silah ihracatı yaptığı ülkelerin başında Pakistan, Irak, Gürcistan, Malezya ve Birleşik Arap Emirlikleri geliyor. İhracat kalemlerinin ağırlıklı bir bölümünü zırhlı araçlar, top ve gemiler oluşturuyor. Gelinen noktada elektronikten bilgisayara, kauçuktan makineye pek çok alanda faaliyet gösteren yaklaşık 200 özel şirketin de içinde bulunduğu bir askeri-sınai kompleks yaratılmış durumdadır. Bu şirketler içinde Uzel Makine, Petlas, Mercedes-Benz Türk, MAN, Kalekalıp, Aksa Makine, İşbir, Nurol Makine, Sinter Metal, Dearsan Tersanesi, Asil Çelik, Öztiryakiler, Siemens, Çukurova grubuna bağlı BMC, Sabancı grubuna bağlı Temsa, Zorlu grubuna bağlı Vestel, Koç grubuna bağlı Otokar ve RMK Marine Tersaneleri gibi büyük bir kısmı askeri faaliyetleri pek göz önünde olmayan çok sayıda büyük şirket bulunuyor. Bunların yanı sıra Bilkent, ODTÜ, İTÜ, Yıldız Teknik Üniversitesi, TÜBİTAK gibi güzide “bilim yuvaları” da savaş sanayiinin aktif unsurları olarak vazifelerini icra ediyorlar. Tüm bunlar bir yandan Türkiye’nin sadece ekonomik ve siyasi değil askeri bir güç olarak da sivrilmeye çalıştığını, öte yandan sanayinin giderek daha artan oranda militarize olduğunu gösteriyor.

Bugün gelinen nokta esasında 1980’lerin ortalarından itibaren hayata geçirilmeye başlanan bir devlet politikasının ürünüdür. Nitekim “mevcut milli sanayinin savunma sanayiinin ihtiyaçlarına göre reorganize ve entegre edilmesi”, 1985 tarihli ve 3238 sayılı kanunla kurulan Savunma Sanayii Müsteşarlığının temel görevlerinden biri olarak saptanmıştır. 12 Eylül askeri faşist darbesinin ardından Özal iktidarıyla birlikte bu alanda önemli adımlar atılarak sistemin kurumsal altyapısı döşendi. Savunma Sanayii Müsteşarlığının, Savunma Sanayii Destekleme Fonunun (SSDF) ve Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfının (TSKGV) kuruluşları o döneme denk gelirken, arzulanan hedef doğrultusunda ancak on yıl sonra yol alınmaya başlandı.

Bilindiği gibi TSK 50 yıldır OYAK aracılığıyla mali sermayenin önemli bir unsurudur. Cuntanın ilk faaliyetlerinden biri olarak 27 Mayıs 1960 darbesinin hemen ardından kurulan OYAK, çimentodan otomotive, kimyadan demir-çeliğe, gıdadan inşaata, bankacılıktan sigortacılığa, ulaşımdan özel güvenliğe pek çok alanda yatırımları olan dev bir tekele dönüşmüştür. 27 Mayıs darbesi ordunun OYAK aracılığıyla aktif bir şekilde piyasaya dâhil olmasının yolunu açarken, 12 Eylül darbesi sonrasında da TSKGV aracılığıyla ekonominin militaristleştirilmesinin yolu döşenmiştir.

1987 yılında çıkarılan bir kanunla, daha önce var olan deniz, hava ve kara kuvvetlerini güçlendirme vakıflarının birleştirilmesiyle oluşturulan TSKGV’nin kuruluş amacı, TSK’nın güçlendirilmesi, ihtiyaç duyulan silah, araç ve gereçleri yurt içinde üretecek seviyede bir savunma sanayii kurularak dışa bağımlılığın asgariye indirilmesi olarak belirlenmiştir. Vakıf bugün doğrudan ve dolaylı olarak toplam 18 şirkete iştirak ediyor. Bu iştiraklerden vakıf payı doğrudan %50’nin üzerinde olanlar TAI, Aselsan, Havelsan, İşbir ve Aspilsan iken, dolaylı olarak %50’nin üzerinde olanlar STM, EHSİM ve MİKES olarak sıralanmaktadır. 2008 verilerine göre, silah sanayiindeki toplam cironun %36’sı özel, %31’i kamu, %33’ü ise TSKGV’ye bağlı şirketlere aittir. Kamuyu ve TSKGV’yi birlikte değerlendirdiğimizde ağırlığın bariz bir şekilde kamuda olduğunu görüyoruz.

Gelirleri 2 milyar doları aşan Savunma Sanayii Destekleme Fonu ise bizzat savaş sanayiini fonlamak üzere oluşturulmuştur. Milli piyango, sayısal loto, kazı-kazan gibi şans oyunlarından, müşterek bahislerden elde edilen gelirlerin ve akaryakıt, tütün ürünleri ve alkollü içkilerden elde edilen vergi gelirlerinin bir bölümü bu fona gitmektedir.

Her yıl milyarlarca dolar yerli ve yabancı silah tekellerine akıtılıyor

Yukarıda da değindiğimiz gibi, yerli silah sanayiinin oluşturulmasına yönelik olarak 1980’lerin ortalarında altyapıya ilişkin yasal düzenlemeler yapıldıysa da, pratikte ancak 1990’lardan itibaren ciddiye alınabilecek adımlar atılmaya başlandı. Bu süreç aslında uluslararası alanda önemli değişimlerin yaşandığı bir konjonktüre denk geliyordu. Özellikle 1990’lardan itibaren, ekonomik olarak palazlanmaya başlayan ülkelerde ulusal üretime ağırlık verme eğilimi güç kazanmıştı. Bunda kuşkusuz, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından emperyalist Batı ittifakının “sosyalist” kampa karşı oluşturduğu NATO gibi askeri paktların eski önemini yitirmesi de etkiliydi. 1952’den itibaren NATO üyesi olan Türkiye uzun yıllar boyunca ABD’ye ve NATO’ya doğrudan bağımlı bir silahlanma modeli izledi. Ancak SSCB’nin yıkılmasının yarattığı yeni koşullar, askeri alanda da Türkiye’ye daha büyük bir serbestlik alanı tanıyacaktı.

“Soğuk Savaş”ın sona erdiği ve emperyalist devletlerin silahlanma harcamalarında belirgin bir düşüşün yaşandığı bu dönemde silah sanayiinde dünya ölçeğinde büyük bir merkezileşme ve tekelleşmeye de tanık olundu. Bu değişim sonucunda, onlarca şirketin birleşmesiyle oluşan ve her biri farklı bir alanda uzmanlaşmış dev tekeller doğdu. Örneğin ABD’de 50’den fazla silah şirketinin birleşmesiyle dört büyük tekel (Lockheed Martin, Northrop Grumman, Raytheon ve Boeing) meydana geldi. Avrupa’da da görülen bu artan sermaye yoğunlaşması ve tekelleşme süreci, en büyük silah şirketlerinin pazar payının da hızla artmasını beraberinde getirecekti. Örneğin en büyük beş tekel 1990 yılında tüm silah satışlarının %22’sini yaparken, bu oran 2005 yılında %43’e yükselmiştir.

Silah tekellerinin yöneldiği bir diğer politika ise gerektiğinde yerli şirketlerle ortaklıklar geliştirerek üretimi yurtdışına kaydırmaktı. Orta büyüklükteki kapitalist ülkelerin “ulusal savunma sanayiini geliştirme” eğilimleriyle de örtüşen bu strateji sonucunda Türkiye, Tayland, Singapur, Malezya, Arjantin gibi ülkelerde genellikle yerli firmalarla ortaklıklar biçiminde pek çok üretim tesisi açıldı.

Türkiye’de “ulusal savunma sanayii”nin gözdelerinden biri olarak sunulan ve paletli ve tekerlekli zırhlı muharebe araçları ile silah sistemleri üreten FNSS de bu yönelimin bir ürünüydü. 1989 yılında Nurol Holding ile Amerikan FMC’nin oluşturduğu bir ortaklık olarak faaliyete geçen FNSS, Türkiye’de savunma sanayiine yönelik olarak kurulan ilk özel sektör kuruluşu idi. FNSS’nin %49 hissesi Nurol Holding’e, %51 hissesi FMC’ye aitti. Ancak FMC ilerleyen yıllarda başka bir şirketle birleşmiş ve daha sonra bu şirketin hisseleri de el değiştirerek BAE Systems’e geçmişti. Şu anda FNSS %51 hissesi Nurol Holding’e, %49 hissesi ise BAE Systems’e ait bir yerli-yabancı ortaklığıdır.

1990’lardan itibaren yerli sermayeli firmalar da bu kârlı alana giderek artan paylarla entegre oldular. Çukurova Holdinge bağlı BMC geçtiğimiz yıl TSK ile 1859 adet tekerlekli ve mayına karşı korumalı zırhlı araç satış anlaşması imzalarken, imza töreninde konuşan Mehmet Emin Karamehmet, BMC’nin savunma sanayii alanında büyük yatırımlar yaptığını ve Çukurova Holding olarak “ülkenin milli menfaatleri konusunda her türlü destek ve fedakârlığa hazır olduklarını” söylüyordu. 1859 araçlık bu “milli menfaat”in bedeli ise 300 milyon euroydu. Yani emekçilerin en temel ihtiyaçlarından inanılmaz kesintiler yapan devlet, 300 milyon euroyu katliam araçları üretmesi için “fedakâr” Karamehmet’in kasasına aktarmıştır.

“Türkiye’nin, güçlü ordu ve güçlü savunma ihtiyaçlarının daha da belirgin hale geldiği bir dönemdeyiz” diyen Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi Ali Koç ise, savunma sanayiinin önemli oyuncularından biri olmak istediklerini söylemektedir. TSK’nın dünyanın en modern orduları arasında olmasının “gurur ve şans” olduğunu da sözlerine eklemektedir. Koç grubuna ait Otokar’ın sadece 2007 yılında aldığı savunma sanayii siparişlerinin toplamının 270 milyon dolar olduğunu düşünürsek, ne kadar “şanslı ve gururlu” olduklarını daha iyi kavrayabiliriz.

Türkiye son sekiz yılda silah ihracatında on basamak birden atlayarak 20. sıraya yükselirken, 2003-2007 yılları arasındaki ortalama silah ithalatı sıralamasında 9. sırada yer almıştır. 2000’lerin başında ithalat sıralamasında ilk dört içinde yer aldığı düşünülürse, son yıllarda yerli üretimin payının ne ölçüde ağırlık kazandığı daha net olarak anlaşılabilir. Şunu da belirtelim ki, ihracatın sıçramalı bir şekilde artmasının önemli bir nedeni de Savunma Sanayii Müsteşarlığının benimsediği “offset” anlaşma modelidir. Bu sektörde ihracatın %70’e yakın bir kısmı bu model sayesinde gerçekleşmektedir. Savunma Sanayii Müsteşarlığının yaptığı offset anlaşmalarda, yabancı ülkelerden silah ve askeri malzeme alınırken, Türkiye’den %50 oranında alım yapma şartı getirilmektedir. Bu sayede, yapılan her ithalatın yaklaşık yarısı kadar bir ihracat gerçekleştirilmekte, böylelikle özel şirketler devlet eliyle beslenmektedir.

Milyarlarca dolarlık silah alımlarında yerli tekeller ihya edilirken yabancı tekeller de unutulmamaktadır. Hatta pastanın daha büyük bölümünü bu tekeller paylaşmaktadır. Türkiye’nin son on yıllık silah ithalatına baktığımızda, en çok silah alımının Almanya ve ABD’den yapıldığını görüyoruz. Bunları Fransa ve İngiltere takip etse de, son beş yılda bu iki ülkenin yerini İsrail ve Güney Kore’nin aldığı, Almanya’nın ise ABD’yi açık farkla geride bıraktığı görülüyor. Tablodan da görüldüğü üzere Almanya ve ABD’yi İsrail takip ediyor.

Türkiye’nin Çeşitli Ülkelerden Yıllara Göre Silah İthalatı (milyon $)

2000

2001

2002

2003

2004

2005

2006

2007

2008

2009

Toplam

Almanya

303

21

566

300

386

299

185

2060

ABD

497

196

472

297

112

307

5

26

47

25

1984

Fransa

171

172

193

14

8

8

8

574

İngiltere

135

120

128

15

15

15

15

15

15

15

488

İsrail

46

94

48

10

3

6

99

97

320

723

Güney Kore

29

44

44

44

73

73

307

Kaynak: Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI)

İsrail ile Türkiye arasındaki askeri ilişkiler son dönemlerde sıkça gündeme geliyor. Baktığımızda, bu ilişkilerde 1997 yılının bir dönüm noktası oluşturduğunu ve bu dönüm noktasının mimarının da o yıl 28 Şubat darbesini gerçekleştiren ordu kurmayı olduğunu görüyoruz. O dönemde Orgeneral Çevik Bir öncülüğünde kurulan yakın ilişkiler sayesinde İsrail’le pek çok askeri anlaşma yapılmıştır. Türkiye insansız hava uçağı alımında 2004-2008 yılları arasında %19’luk payla İsrail’in en büyük ikinci alıcısı olmuştur. Son on yılda toplam 723 milyon dolarlık Heron alımlarıyla, tank modernizasyon projeleriyle, radar ihaleleriyle İsrail’le hiç olmadığı kadar yakın bir ilişki kurulmuştur. Kürt ve Filistin halklarının katili olan bu iki devlet, Ortadoğu’ya yönelik uluslararası emperyalist planlarda da bugüne dek kirli bir ortaklık içinde olmuşlardır. TC’nin büyük emperyalist güçlerle yaptığı kirli ortaklıksa herkesin malûmu.

Savaştan beslenenler statükodan yanalar

Türkiye’de uzunca bir süredir burjuvazi içinde kıyasıya bir iktidar mücadelesi yürüyor ve asker-sivil bürokrasi yaşanan saflaşmada statükocu kanadın başını çekiyor. Durum buyken ve milyarlarca dolarlık bir pazarda ordu yerli ve yabancı sermaye gruplarıyla iş ortaklığı içinde kaynaşmışken, bunun siyaset sahasına yansımaması elbette beklenemez. Tam da bu çıkar ortaklığı nedeniyle, asker-sivil bürokrasiyle bir tür simbiyoz ilişki içinde olan büyük sermaye gruplarının burjuva iktidar bloku içinde yaşanan çatışmada statükocu kanatta yer aldıkları apaçık ortadadır. Üst düzey askeri bürokrasinin iş başındayken gizli olarak, emekliliklerinde alenen bu şirketlerin yönetim kurullarında yer almaları, danışmanlıklarını üstlenmeleri, hisse sahibi olmaları, çıkar birliği temelinde kurulmuş bu ilişkiyi iyice pekiştirmektedir. Asker-sivil bürokrasinin ağırlığının devamı anlamına gelen statükonun korunması, Kürt halkına yönelik savaşın kızışması, dış tehdit algısının sürekli arttırılması, yıllardır bu düzenden beslenen, savaştan ve savaş harcamalarının artmasından nemalanan bu kesimler için daha yağlı ihaleler ve daha fazla kâr anlamına gelmektedir.

Kendi devletleri ve hükümetleri üzerinde son derece etkili bir güç olan emperyalist savaş tekelleri de Türkiye’de yaşanan iktidar çatışmasına çeşitli araçlarla müdahildirler. Türkiye’de onyıllardır devam eden savaştan ne ölçüde nemalandıkları, yapılan ihalelerden dışlanmaları ya da kayrılmaları, bizzat Türk generallerle bu şirketler arasındaki doğrudan ya da dolaylı ilişkiler vs, bunların seçtikleri safı da belirlemektedir. Örneğin AKP hükümeti iki ülke arasındaki ilişkilerin gerilmesine yol açacak çıkışlarda bulunmaya başladığında, İsrail darbe çığırtkanlığı yapmaktan bile çekinmeyerek açıktan TSK’nın yanında saf tutmuştur. Almanya ve Amerika’da da gerek birtakım medya organlarının gerekse devlet aygıtlarının (istihbarat örgütleri, yargı vb.) seferber edilmesi yoluyla AKP hükümetini yıpratmayı amaçlayan ve ordunun yanında saf tutan bir girişim söz konusudur. Amerika’da bu girişimin başını silah lobisinin etkin olduğu “neo-con”ların çektiği açıkça bilinmektedir.

Tüm bunların yanı sıra, bugünkü kapışmada “ulusalcılık” şampiyonluğuna soyunan generallerin büyük bir bölümü, ülke ayrımı gözetmeksizin emperyalist silah tekelleriyle doğrudan ya da dolaylı olarak ilişki içindedirler. Bu savaş baronlarını ve silah şirketlerini daha da zengin etmek için emekçilerden kesilen vergilerle devasa bir “savunma” bütçesi oluşturulmaktadır. Ölüm makinelerine milyarlarca dolar yatırılırken, kendilerinden fedakârlık istenen emekçiler, ordunun onları düşmana karşı korumak üzere bu silahlarla donandığı yalanıyla kandırılmaktadır. Hatta bilinçleri milliyetçilik zehriyle bulanmış olanlar, ordunun silah gücüyle gurur duyacak kadar körleştirilmektedir. Oysa bu silahlar eninde sonunda, bu topraklardaki ya da başka memleketlerdeki emekçilerin tepesinde patlayacaktır. Tıpkı diğer emperyalist-kapitalist güçler gibi Türk devleti de, halkı düşmana karşı savunmak için değil, sermayenin çıkarlarını korumak ve kârını arttırmak için militarizmi tırmandırmaktadır.

İşçi sınıfının düşmanı diğer ülkelerin emekçileri değil, kendisini ezen ve sömüren kapitalist sınıftır. Onun görevi kapitalistlerin emperyalist çıkarlarına alet olmak değil, ezilenlerin ve sömürülenlerin enternasyonalist dayanışmasını ve mücadelesini örmektir. Bu başarılamadığı ölçüde o silahlar sömürülenlerin canını almaya devam edecektir.



[*] Dünya toplam askeri harcamasının %43’ünü tek başına ABD gerçekleştirirken, onu %6,6 ile Çin, %4,2 ile Fransa ve %3,8 ile İngiltere takip ediyor. Rakamların da gösterdiği gibi, bu alanda en yakın rakibi ile aralarında büyük bir uçurum olan ABD, geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği 661 milyar dolarlık (bu yıl bunun 720 milyar dolara çıkması bekleniyor) askeri harcamayla tam bir savaş makinesine dönüşmüş bulunuyor.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 64, Temmuz 2010