Navigation

Burjuva Feminizmi Yine Sahnede

Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneğinin (KA-DER) seçimler dolayısıyla başlattığı “renkli” kampanya, burjuva medyanın yakın ilgisine mazhar oldu. Burjuva sanat, basın, magazin ve iş âleminden ünlü kadınların bıyık ve kravat takarak verdikleri pozlarla başlayan bu “ses getirici” kampanyanın amacı, seçimler sonrasında meclis sıralarının en az üçte birini kadın vekillerin doldurması olarak açıklandı.

KA-DER, kadınların mecliste temsil oranları açısından yapılan sıralamada Türkiye’nin 167 ülke arasında 163. olması gerçeğinin altını çizerek, bu oranın “kadın kotası” türünden “pozitif ayrımcılık” uygulamalarıyla yükseltilmesini en önemli hedefi olarak saptıyor. Gerçekten de Türkiye, kadınların parlamentoda temsil edilme oranı bakımından, bıraktık Avrupa ülkelerini, kapitalist gelişmişlik düzeyi Türkiye’den kıyas kabul etmez derecede geri pek çok Afrika ve Asya ülkesinden daha alt sıralarda yer alıyor. Bu oran son seçim sonuçları itibarıyla örneğin Tanzanya’da yüzde 22, Namibya’da yüzde 25, Fas’ta yüzde 11, Ekvador’da yüzde 16, Peru’da yüzde 17, Pakistan’da ise yüzde 22. “Kadınlara seçme-seçilme hakkını tanıyan ilk ülkelerden biri” olmakla övünen Türkiye’de ise, 550 milletvekilinin sadece 24’ü, yani yüzde 4,4’ü kadın.

Şüphesiz parlamentodaki kadın oranı kadının kapitalist toplumdaki yerinin göstergelerinden biridir. Ancak bu tek başına gerçekliği birebir yansıtamaz. Geri ülkelerdeki nispeten şaşırtıcı oranlar da doğal durumu yansıtmaktan ziyade zorunlu kota uygulamalarının sonucudur. Ancak kotalar da dahil tüm uygulamalara rağmen, burjuva demokrasisinin en gelişmiş olduğu ülkelerde dahi parlamentolarda temsil düzeyi bakımından bugün hâlâ bir cinsiyet eşitliği sağlanabilmiş değildir. Nüfusun yarısını oluşturmalarına rağmen, bu ülkelerde bile kadınlar, İsveç gibi bir iki ülkeyi bir kenara bırakacak olursak, milletvekillerinin en fazla yüzde 30-35’ini (bu oranın sağlandığı Avrupa ülkelerinin sayısının bir elin parmaklarını geçmediğini de belirtelim) oluşturuyorlar. İşte KA-DER gibi burjuva feminist örgütler de sadece parlamentoda temsil sorununu hedef edinerek, esasen kozmetik kalan değişiklikler peşinde koşmaktadırlar. Oysa bu eşitsizlik tablosu toplumsal yapı içerisinde derin köklere sahip olan ve düzen içi biçimsel siyasal tedbirlerle çözülemeyecek bir toplumsal sorunun dışavurumudur.

Burjuva parlamentolarda kadın-erkek temsil eşitliği sağlansa bile, burjuva demokrasisi, en gelişkin ve en “eşitlikçi” halinde de, çoğunluğu oluşturan emekçi sınıflar için değil mülk sahibi sınıflar için demokrasi demektir. Bu azınlık demokrasisinde, parlamentolara sözde halkın temsilcileri olarak giren vekillerin ezici çoğunluğu egemen sınıfın unsurlarından oluşur. Bu sistemde burjuva partilerin listelerinde seçilmeyi garantileyecek sıralarda yer almak için bu partilere yüz milyarlarca liralık bağışların yapılması ve yüz milyarlarca liralık kampanyalar düzenlenmesi zorunludur. Böylece işçi-emekçi unsurların parlamentoda yer almaları fiilen engellenmiş olur. Ve bu kural ezilen sınıfın kadınları için erkeklere nazaran çok daha fazlasıyla geçerlidir.

İşte tam da bu noktada, KA-DER ve benzeri burjuva ve küçük-burjuva feminist örgütlerin ortak bir “kadın mücadelesi”, “kadın siyaseti”, “kadınların” temsili diyerek üstünü örtmeye çalıştıkları şey, yani kadın sorununun sınıfsal yönü karşımıza dikiliverir.

Burjuva ve küçük-burjuva feministlerin tüm inkâr çabalarına rağmen, kadın sorunu, insanlığın sınıflı topluma geçişiyle başlayan tarihsel bir sorundur. Tıpkı sömürüye dayalı diğer sınıflı toplumlarda olduğu gibi kapitalist toplumda da kadın öncelikle erkeğin malı olarak görülür. Fakat o aynı zamanda sermayenin de kölesidir. Böylelikle bu sistemde kadın çifte esaret zincirine vurulmuş bir köle durumundadır. Açıktır ki kadının bu çifte kölelikten kurtulması ve toplumun eşit ve özgür bir üyesi haline gelmesi için, her şeyden önce üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son verilmesi ve burjuva ailenin ortadan kaldırılması gerekir. İşte bu yüzden, kapitalist sömürü sisteminin iki kat fazla ezdiği kadın işçiler, eşitliğin ve özgürlüğün egemen olacağı sınıfsız, sömürüsüz topluma ulaşma mücadelesinin en ön saflarında yer almak zorundadırlar. Bunun için de, işyerlerinde, sendikalarda, işçi sınıfının dernek, parti ve diğer her türden örgütlülüklerinde azami oranda temsil edilmeyi hedeflemeli ve bunun kavgasını vermelidirler; parlamentolara daha fazla sayıda burjuva kadını sokmanın kavgasını değil!

“Ortak kadın siyaseti” ve “eşitlik” safsataları

Burjuva feministlerin kadın sorununun sınıfsal yönünü inkâr etme çabaları, kuşkusuz emekçi kadınları sorunun gerçek çözümünden uzak tutmak için takınılan bilinçli bir sınıfsal tutumdur. İstedikleri kadar gizlemeye çalışsınlar, bunların asıl arzularının kendi sınıflarından kadınlar için eşitlik olduğu ortadadır. Hatta KA-DER bu kadar “geniş kapsamlı” bir eşitliği bile savunmamaktadır. Zira KA-DER’li hanfendilerin büyük bir kısmı, bu eşitliği, seçkinci temellerde daralttıkları bir burjuva kesim için istiyorlar. Mesela başörtülü kadınlara seçilme özgürlüğünün tanınmaması yönünde takındıkları tavır bunun en çarpıcı göstergesidir. Dolayısıyla “ortak bir kadın siyaseti” safsatası, aynı sınıfın unsurlarının bile ortak bir siyaset güdemediklerinin bir ispatı olarak, daha siyaset sahnesine atılan ilk adımda tuzla buz olmaktadır.

Bu “kadın siyaseti”nin sözde ortaklığının daha “öküz ölmeden” bozulmaya mahkûm olduğunun bir diğer göstergesiyse, bu pek “demokrat” kadınların Kürt hareketi içindeki kadınlara ilişkin tutumlarıdır. Bir önceki seçimlerde, kadınları en fazla kadın aday gösteren partilere oy vermeye çağıran KA-DER, bu parti DEHAP olunca, birden “kadınlığını” unutmuş ve “Beyaz Türklüğünü” ön plana çıkarmıştır. Parti yönetimlerine %40 kadın kotası getirmesine ve bir kadın bir erkek olmak üzere eşbaşkanlık sistemine geçmesine (ancak bu sistem devlet engellemeleri yüzünden uygulanamadı) rağmen, KA-DER’in önümüzdeki seçimlerde DTP’ye de uzak duracağı ortadadır.

Demek ki, “ortak siyaset” yürütmek için kadın olmak yetmiyor, bunun çok daha ötesinde ortak çıkarlara ve ortak bir dünya görüşüne sahip olmak gerekiyor. Peki villaların burjuva kadınlarıyla konduların işçi-emekçi kadınlarını hangi ortak çıkar birleştirebilir? Ya da ezen ulus burjuvalarının kadınlarıyla, yıllardır mücadelenin en ön saflarında yer alarak bazı hakları tırnaklarıyla söküp kazanan emekçi Kürt kadınlarının çıkarları ortak olabilir mi? Elbette böyle bir çıkar birliği söz konusu değildir. Zaten bu yüzden KA-DER de, “ortak kadın siyaseti” söylemine karşın, belirli türden kadınlarla, resmi ideolojiye bağlı, başı açık, mülk ya da statü sahibi kadınlarla birlikte yürümeyi tercih etmektedir.

Burjuva feministlerin sınıflı toplum gerçeğinin üzerini örtmek için yaratmaya çalıştıkları yanılsamalar şüphesiz “ortak kadın siyaseti” denen safsatayla sınırlı değil. KA-DER’e göre, kadınların temsil güçlerinin artması daha demokratik ve daha eşitlikçi yasaların çıkarılmasına yol açacak ve bu sayede kadınlar ezilmişliklerinden önemli ölçüde kurtulmuş olacaklardır. Oysa tıpkı 19. yüzyılda kadınların oy ve mülkiyet hakkına sahip olmalarının kadın sorununu çözmeye yeteceğini savunan burjuva feministlerin iddiaları gibi, bu iddia da koca bir kandırmacadan ibarettir.

Örneğin İsveç, Danimarka, Belçika, Almanya gibi Avrupa ülkelerinde kadınların parlamentodaki temsil oranları yüzde 30’un üzerindedir. Hatta İsveç’te bu oran yüzde 45’tir. Ancak kadınlar bu ülkelerde de şiddete maruz kalmaktan kurtulamamakta, erkeklerle eşit ücret alamamakta, part-time ve geçici işlerde daha çok kadınlar çalışmakta, sendikalarda ve sendika yönetimlerinde daha düşük oranlarda yer alabilmekte, kriz dönemlerinde kapının önüne ilk onlar konulmakta, çalıştığı halde ev işi yine kadının sorumluluğu olarak görülmektedir. Yani gerçek yaşam, kendi sorunlarını “kadın sorunu” olarak genelleştiren burjuva ve küçük-burjuva feministlerin savundukları tezleri bir bir çürütüp içi boş bir lakırdı yığınına dönüştürmektedir. Pratik kanıtlıyor ki, kadınların eşit oy hakkına sahip olmaları nasıl kadın sorununu çözmeye yetmemişse, parlamentolarda daha yüksek oranlarda temsil edilmeleri de bu tarihsel sorunu çözmemiştir, çözemez.

Kapitalist sistem varlığını sürdürdükçe kadınların ezilmişliğinin son bulmasının olanaksızlığı bir yana, daha insancıl, daha demokratik, daha eşitlikçi yasaların çıkarılıp çıkarılamamasının kadınların temsil güçlerinin artmasına ya da “kadın duyarlılığına” bağlanması da gerçeklerle hiçbir şekilde bağdaşmıyor. Bugüne dek pek çok ülkede kadınlar başbakanlık da dahil üst düzey görevler üstlenmişlerdir. Bu ülkelerden biri de Türkiye’dir. Peki örneğin Tansu Çiller’in başbakanlık, faşist Meral Akşener’in içişleri bakanlığı, İmren Aykut’un çalışma bakanlığı, Gürdal Akşit’in “kadın ve aileden sorumlu” devlet bakanlığı yaptığı Türkiye’de bu “kadın”lar, emekçi kadınların sorunlarının çözümü yönünde ne tür adımlar atmışlardır? Ya da bunların hangi demokratik ve eşitlikçi yasalarda imzaları vardır? Bir diğer örnekse İngilizlerin 80’li yıllardaki başbakanları Margaret Thatcher’dır. 1980 sonrasında neo-liberal politikaların ilk uygulayıcısı olarak tarihe geçen bu “duyarlı kadın”ın lakabı, hatırlanacağı gibi Demir Leydi idi. İşçi sınıfına yönelik saldırıların amansız uygulayıcısı ve tırmandırıcısı bu koyu muhafazakâr kadının demokrasiyle, eşitlikçilikle, duyarlılıkla, insancıllıkla ne ilgisi vardı?

“Kadın duyarlılığı”

Burjuva ve küçük-burjuva feministlerin dillerine pelesenk ettikleri bir diğer husus da dediğimiz gibi “kadın duyarlılığı”dır. Bu hususta, milyonlarca insanın ölümüne, milyonlarcasının sakat kalmasına, kadınların ve çocukların her türlü pisliğin ürediği bir ortamda açlık, sefalet ve ölüme terk edilmelerine yol açan emperyalist savaşlara karşı gösterilen “duyarlılık” herhalde oldukça çarpıcı bir örnek olurdu. Ancak gerek tarihe, gerekse günümüzde yaşanan kanlı emperyalist savaşlara baktığımızda, böylesine dramatik olaylar karşısında bile kadın denen “duyarlı cins”in nedense ortak bir tutum takınmadığını görüyoruz. Örneğin 1914’te Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, İngiltere’de Süfrajet hareketin “asi” burjuva feministleri, bir gecede azgın şovenistler haline gelmişlerdi. Gazetelerinin adını Kadınlara Oy Hakkı’ndan Britanya’ya dönüştüren bu “asi” kadınların şiarları da artık “kadınların kardeşliği” değil “kral, ülke, özgürlük” idi. Bu “duyarlı” kadınlar, salt kendi sınıfsal çıkarları uğruna, işçi sınıfının çocuklarını binlerce kilometre uzaktaki emekçi kardeşlerini boğazlamaya göndermeyi kendilerine misyon edinerek askeri birliklerin yanında uygun adım yürüyorlardı.

Aynı savaş, binlerce kilometre uzaktaki bir başka ülkede, Rusya’da da, soylu kadınlar arasında aynı tepkiyi doğurdu. Ancak emperyalist savaş yüzünden açlık ve ölümün kol gezdiği Rusya’da Çariçenin temsil ettiği egemen sınıfların kadınları kana doymayıp savaş çığırtkanlığına devam ederlerken, emekçi kadınlar tümüyle farklı bir tepki geliştirmişlerdi. Nitekim binlerce kadın işçi 8 Mart 1917’de sokağa dökülerek bu kanlı savaşı sona erdirecek büyük devrimin ilk kıvılcımını çakacak ve Çariçenin de Çarlıkla beraber tarihe gömülmesinin yolunu açacaktı.

Peki bu tepkilerin hangisini “kadın duyarlılığı” olarak tanımlayacağız? Egemen sınıfların kadınlarınınkini mi, emekçi sınıfların kadınlarının sergilediklerini mi? Ya da bugüne gelirsek, ABD tekellerinin daha fazla kâr etmesi uğruna Ortadoğu’da ve Afganistan’da yüz binlerce insanın katledilmesinden birinci derecede sorumlu Condoleezza Rice gibi “kadın”ların ve egemen sınıfın paralı uşaklığını yapan işkenceci kadın askerlerin tepkilerini mi kadın duyarlılığı olarak adlandıracağız, yoksa bu savaşa dur demek için erkekleriyle birlikte sokağa dökülen on binlerce Amerikalı kadın işçinin tepkilerini mi?

Bu aynı “kadın duyarlılığı”nı sadece siyaset alanında değil, başta ekonomi olmak üzere toplumsal yaşamın diğer alanlarında da test etmek mümkündür. Acaba Sabancı holdingin yönetimi Güler Sabancı’ya geçince Sabancı holdingdeki işçilerin çalışma ve yaşam koşullarında bir düzelme mi olmuştur? Eşit işe eşit ücret ilkesi mi gelmiştir? Kadın işçilerin kadınlıklarından kaynaklanan özel sorunlara karşı daha “duyarlı” önlemler mi alınmaktadır? Ya da şimdi TÜSİAD’ın başına bir kadın geldi diye, Türkiye kapitalizminin kadın işçilere yönelik “duyarlılığı” mı arttı?

Şunu hiç unutmamak gerekiyor: sınıflı toplumlarda yaşayan bireylerin düşüncelerini, davranışlarını ve tepkilerini belirleyen temel etken, onların içinde bulundukları nesnel koşullar ve mensubu oldukları sınıflardır. Kapitalist toplumda kadınlar da tıpkı erkekler gibi bir sınıfa mensupturlar. Ve onların toplumsal olaylar-sorunlar karşısındaki tepkilerini belirleyen şey, ne kadın cinsine özgü olduğu iddia edilen içgüdülerdir, ne soyut bir ahlâktır, ne de kategorik bir saçmalık olarak “kadın duyarlılığı”dır. İçgüdüler belki ormanda yaşarsanız işe yarayabilir, ama kapitalist toplumun cangılında bu en ilkel güdülerin tepkilerinizi belirleyemeyeceği açıktır. Bu cangılda, tüm insanları ortaklaştıran sınıflarüstü bir ahlâkın ve aynı şekilde sınıflarüstü bir “kadın duyarlılığı”nın olmadığı da ortadadır. Aksine, kapitalist toplumda erkekler kadar kadınların da genel tepkilerini esas olarak sınıfsal konumları belirlemektedir.

Farklı sınıflardan bir grup kadının bir dizi olay karşısında gösterdikleri tepkileri kaydetmeye kalkarsak, eminiz ki bu temelde yapılacak bir ayrıştırma onların sınıfsal ayrımına denk düşecektir. Örneğin Filistin’de ölen çocuklar, sokakta açlıktan kıvranan insanlar karşısında burjuva kadınla emekçi kadının aynı tepkiyi göstermediği görülecektir. Bu gibi durumlarda emekçi kadınların tepkileri emekçi erkeklerle örtüşecektir. İşte tam da bu yüzden, emekçi sınıfların kadınlarının gerçek kardeşleri, bu sömürü düzeninin devamından çıkarı olan kadınlar değil, sınıfsız, sömürüsüz, özgür ve eşit bir dünyadan yana olan erkeklerdir. Bu gerçeği görmek istemeyen “duyarlı” kadınların yeri ise eninde sonunda, ellerinden hâlâ on binlerce Kürt ve Türk gencinin, yüz binlerce Afganlı, Iraklı ve Filistinlinin kanları akan Tansu Çillerlerin, Condoleezza Rice’ların yanı olacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:26, Mayıs 2007