Navigation

Bilim Ne Yana Düşer Hocam, Onur Ne Yana?

Geçtiğimiz günlerde Rize Üniversitesi Senatosu, yönetimini üstlendiği kurumun adının “Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi” olarak değiştirilmesi yönünde bir karar aldı ve bu karar YÖK tarafından onaylandı. Rektör Arif Yılmaz kararın oybirliğiyle alındığını açıklarken, öncesinde başbakandan izin aldıklarını da duyurdu. Rize Üniversitesi, AKP hükümetinin 2006 Martında, bir gün içinde kurdurduğu 15 devlet üniversitesinden biriydi. Kuruluşundan beş yıl sonra alınan bu karar Erdoğan’ın harisliğinin ürünü müdür, senato üyelerinin dalkavuklukta sınır tanımamasının eseri midir bilinmez ama, böylece şimdiye dek ilk kez bir senato, kendi üniversitesinin adını değiştirip mevcut başbakanın adını koyma kararı almış oldu.[*]

Ne var ki bu ilk olma durumuna rağmen söz konusu karar hiç de şaşırtıcı değildir. Zira toplum önünde saygın şahsiyetler olarak boy göstermelerine rağmen, bilimin gereği olan özgür düşünce, toplumsal çıkar, etik, onur gibi soylu kavram ve tavırlara son derece uzak olan anlı şanlı profesörler, maddi ve manevi çıkar uğruna siyasi otoriteye yaltaklanmaya ne kadar hevesli olduklarını pek çok örnekle kanıtlamışlardır. 12 Eylül askeri darbesi bu konuda bir turnusol kâğıdı işlevi görürken, o dönemde cuntaya biat etmekte kuyruğa giren kapıkulu profesörler henüz hafızalardan silinmemiştir.

Bundan 29 yıl önce Evren’e yaranmak için birbirleriyle yarışanların yerini şimdi ikbal avcılığıyla mevcut iktidara yalakalık edenler alıyor. Rize Üniversitesi Senatosunun kararının, bir zamanlar Kenan Evren’e verilen fahri profesörlük diplomasının geri alınması yönünde açılan davanın sıcak gündemiyle çakışmış olması da tarihin bir ironisi olsa gerek.

Hatırlayacak olursak, 12 Eylül faşizminin en koyu döneminden geçilirken, İstanbul Üniversitesi Senatosu, 2 Aralık 1982’de, Kenan Evren’e “fahri profesörlük” unvanı verilmesine dair bir karar almıştı. İnsanlık onurundan yoksun profesörlerin, hukuku katledip ülkeyi karanlığa sürükleyen bu faşist cellâda “fahri hukuk profesörlüğü” payesi verirken kullandıkları ifadeler ibret vericiydi:

“Haiz olduğu ahlâki faziletler ve meziyetler yanında vatana hizmet ve yurtta ilmin yayılmasında büyük hizmetler ifasıyla temayüz etmiş olan Cumhurbaşkanı Sayın Kenan Evren’e ilmi kıymet ve meziyetlerinin tescili için ‘fahri profesörlük’ payesinin tevcihine karar verilmiştir.”

Bu kararda imzası olan dönemin İÜ Hukuk Fakültesi dekanı Prof. Dr. Yılmaz Altuğ, geçtiğimiz aylarda, bir grup avukatın söz konusu unvanın geri alınması için dava açması üzerine yeniden gündeme gelen bu konuya dair şunları söylüyordu:

“İdareyi aldılar [darbeyi kastediyor -İM] fakat üniversiteye hiçbir faydası olmadı. Rektörle birlikte ne yapalım diye düşündük. Her yere gidiyor, çağıralım dedik. Eksikleri anlattık. Kendisi ve yaverleri notlar aldı. Diplomayı hazırlamıştık, verdik. O sırada 28 üniversite vardı, 28’inin de rektörü törende vardı. Tüm üniversitelerin rektörleri bize de gelin, biz de verelim dedi. Evren dönüp, ‘Vaktim yok, hepiniz adına alıyorum’ dedi. Kadro lazımdı. Avrupa’dan kitap alıyorduk, para gerekiyordu. Biz daha ziyade memleketi düşündük. Evren iyi bir adamdı. Şimdi Evren’den unvan geri alınmak isteniyor. Evren ki insanları paşa yaptı, onlar geri alınıyor mu? İyi kötü bir sürü şey oldu. Maziyi kapatmak lazımdır.” (Radikal, 08.10.2011)

Yüzü kızarmadan bu sözleri sarf edebilen Altuğ, bu talebin bizzat Kenan Evren’den geldiğinden elbette bahsetmiyordu. Oysa işin gerçeği, fahri profesörlük talebini YÖK Başkanı İhsan Doğramacı’ya ileten Evren, teklifin kendisinden geldiğinin açık edilmemesini, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinin girişimi olarak görünmesini istemiş, bunun üzerine rektörlük derhal harekete geçmişti. Senato toplantısında rektörün “evet oyu kullanın, oybirliği çıksın” baskılarına rağmen üç profesör karara hayır diyerek bu utanca ortak olmadılar. Ancak kararın oy çokluğuyla çıkmasını engelleyemediler.

Kararın ardından, Evren’e diplomasını sunmak üzere İstanbul Üniversitesinde bir tören düzenlendi. Birkaç hafta sonra 1402’likler listesine dahil edilerek görevden uzaklaştırılacak olan Profesör Hüseyin Hatemi o günü şöyle anlatıyor: “Okulda hiçbir akademisyen törene alınmadı. Törene yalnız davetliler katılabildi. Hukukçu olarak yalnız senato üyesi vardı. Geri kalanlar devlet erkânı, İstanbul Valisi filandı. YÖK Başkanı İhsan Doğramacı da mor ve çeşitli renklerden oluşan bir cüppe giydi. Hokkabaz cüppesi gibiydi ve zaten o törenden sonra bir daha giymedi. Töreni televizyondan izledim. Bizim için çok acı bir gündü.”

Bilim insanı kılığındaki dalkavuklar Evren’e fahri diploma vermek için yarışa girmişken, 12 Eylül faşizminin üniversiteleri her türlü gericiliğin üretim merkezi haline getiren en köklü icraatı, sosyalist ve demokrat öğretim görevlilerinin üniversitelerden uzaklaştırılması oldu. Darbeden bir hafta sonra, faşist cunta, 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununun ikinci maddesine şu fıkrayı eklemişti:

“Sıkıyönetim komutanlarının; bölgelerinde genel güvenlik, asayiş veya kamu düzeni açısından çalışmaları sakıncalı görülen veya hizmetleri yararlı olmayan kamu personelinin statülerine göre atanması veya işine son verilmesi, yerel yönetimde çalışanların görevden uzaklaştırılması veya işlerine son verilmesi hakkındaki istemleri ilgili kurum ve organlarca derhal yerine getirilir.”

Bu yasaya dayanarak binlerce kamu çalışanının işine son veren faşist cunta, operasyonun üniversite ayağını YÖK eliyle yürütecekti. Sorgusuz sualsiz boyun eğen, beyinleri felçleşmiş gençler yetiştirmek üzere 1981 Kasımında kurulan YÖK, üniversitelerin kışlaya çevrilmesine ve bilime zincir vurulmasına direnen öğretim üyelerini de kıyımdan geçirdi. Bu kıyım 1983 Şubatında çeşitli üniversitelerden 71 öğretim üyesinin görevden alınmasıyla başladı. Tarihe 1402’likler olarak geçecek olan bu öğretim üyelerinin sayısı, daha sonra gelen istifalarla daha da arttı.

1983’te gerçekleştirilen seçimlerle faşist cunta iktidarı Özal’ın başbakanlığındaki ANAP hükümetine terk etti. Rektörlerin cumhurbaşkanı, dekanların ise 12 Eylül’ün ürünü olan YÖK tarafından atandığı, tüm terfi işlemlerinin yine bu kurum aracılığıyla yapıldığı, bilimin yerini dogmalara ve mutlak itaate bıraktığı bu dönemde, üniversiteler tam anlamıyla ticarethaneye dönüştürülürken, üniversite yönetimleri de bu zihniyetteki unsurların eline terk edildi. “Köşe dönmecilik” makbul bir değer olarak tüm topluma empoze edilirken, üniversitelerdeki yozlaşma ve çürüme daha da hız kazandı.

Bir diğer kritik dönemeç noktası ise, ordunun bir MGK muhtırası aracılığıyla, Erbakan’ın başbakan, Çiller’in başbakan yardımcısı olduğu Refah-Yol hükümetini devirmek için gerçekleştirdiği 28 Şubat hükümet darbesiydi. 1997 Şubatındaki bu müdahalenin ardından Genelkurmay’ın karşısında esas duruşa geçen kapıkulu “ilmiye sınıfı”, 12 Eylülden sonra bir kez daha apolet kuşanmıştı. Üniversiteye girişte katsayı uygulaması, türban yasağı gibi on binlerce öğrenciyi mağdur eden kararları derhal hayata geçiren üniversite yönetimleri, askeri emirler karşısındaki bu soysuz boyun eğişi “laiklik savunuculuğu” maskesi ardına gizlemişler, üstelik Kemalistliği ve devletçiliği ilericilik olarak gören sosyalist çevrelerden de alkış almışlardı. Ne var ki, tıpkı 12 Eylül gibi 28 Şubat’ı da alkışla karşılayan Kemalist rektörler, dekanlar, aynı dönemde türban yasağından mağdur olanlardan çok daha fazla sayıda solcu ve Kürt öğrenciye okuldan uzaklaştırma cezası yağdırdılar.

28 Şubat hükümet darbesinden yaklaşık altı yıl sonra, 2002 Kasımında AKP’nin iktidara gelmesi orduyu bir kez daha teyakkuza geçirirken, Genelkurmay menşeli taarruz planlarında en büyük rollerden birini yine akademik camia aldı. Amaç şeriat öcüsüne dayalı bir karşı-propagandayla AKP’nin gücünü zayıflatmak, bu başarılamadığı takdirde de darbeyle iktidardan indirmekti. Bu operasyonda üniversitelere büyük rol biçen Genelkurmay, kapıkulu akademisyenleri bir manipülasyon aracı olarak kullandı, ancak sekiz yıllık bu çabaya rağmen istenen sonuç elde edilemedi. 12 Eylül anayasasının YÖK’ten yüksek yargıya dek tüm üst düzey bürokrasiyi atama, meclisin feshetme gibi olağanüstü yetkilerle donattığı cumhurbaşkanlığı makamını ele geçirmesinin ardından gücünü iyice pekiştiren AKP hükümeti, ordu, yargı ve üniversite sacayağı üzerinde yükselen Kemalist statükoya güçlü bir darbe indirdi. Üst yargı organlarının yapısına yönelik değişiklikler sayesinde yargıya, cumhurbaşkanının atama yetkileri vasıtasıyla ise YÖK’e ve rektörlüklere hâkim olan AKP, Genelkurmay’ı da kontrol altına aldı.

AKP iktidarının 2006 Martında bir günde 15 yeni devlet üniversitesi kurmasıyla birlikte, vakıf üniversiteleri de dahil olmak üzere üniversite sayısı 93’e çıkarken, o zamandan bu yana her yıl eklenen yeni üniversitelerle birlikte bugün toplam sayı 169’a yükseldi. Abdullah Gül’ün 2007’de cumhurbaşkanlığına gelişini izleyen süreçte gerçekleşen bu büyük dönüşüm, aynı zamanda üniversiteler üzerindeki hâkimiyeti de beraberinde getirdi. Yeni üniversitelerin tümünün yönetim kadrosunun AKP’nin denetimindeki YÖK tarafından oluşturulduğu ve rektör atamalarının bizzat Abdullah Gül tarafından yapıldığı göz önüne alınırsa dönüşümün çapı daha net anlaşılabilir.

AKP’nin YÖK ve üniversiteler üzerindeki egemenliğinin tescillenmesini takiben, güç karşısında kolayca boyun eğen el etek öpücüler bu kez mevcut iktidara doğru kaykılmışlardır. Kısa bir süre öncesine kadar apoletliler karşısında esas duruşa geçenler, bu kez AKP iktidarına yaltaklanmaya başlamışlardır. Bu bağlamda, Rize Üniversitesi senatosunun aldığı kararla, bir zamanlar Kenan Evren’e “fahri profesörlük” unvanı vermek için birbirleriyle yarışan üniversite senatolarının aldıkları kararlar arasında, iktidar dalkavukluğu bakımından hiçbir fark olmadığı açıktır.

12 Eylül faşizmiyle temelleri atılan değişim doğrultusunda, son otuz yıldır üniversite yönetimleri, burjuva siyasi yelpazenin farklı kesimlerinde yer alsalar da cibilliyetleri aynı olan ikbal avcılarının, tüccarların, dalkavukların elindedir. Kimi kesimlerin “ilerici” olarak alkışladıkları bu gerici yönetimler, polisi üniversiteye sokup sosyalist ve Kürt öğrencilerin üzerine saldırtmayı, öğrencilerin sudan bahanelerle tutuklanmasına izin vermeyi, hatta gözaltına alınıp serbest bırakılanları kendileri okuldan atmayı ya da uzaklaştırma cezası vermeyi kesintisiz bir şekilde sürdürmektedirler. İzinsiz basın açıklaması yapmak, halay çekmek, Deniz Gezmiş anmasına katılmak, slogan atmak gibi eylemler halen bu tür ağır cezaların gerekçesi yapılmaktadır.

Üniversitelerin genel manzarası bu içler acısı durumla malulken, kuşkusuz akademik camiada onurlu ve kişilikli öğretim üyeleri de bulunuyor. Ancak darbeci generallerin düzenlediği Cumhuriyet Mitinglerine akan ordu şakşakçılarının ya da Erdoğan’ı, Gül’ü ve AKP’li bakanları fakültelerinde ağırlamak için birbirleriyle yarışan kapıkullarının yanında bunlar ne yazık ki azınlığı oluşturuyorlar. Bu toprakların tarihine damgasını vuran kapıkulu geleneğine isyan edilmedikçe, egemen sınıfa ruhunu satan bilimci kılığındaki sahtekârların ipliği pazara çıkarılmadıkça, üniversitelerin onurlu bilim insanlarının özgür düşünceye öncülük ettikleri bilim kurumları olması mümkün değildir.



[*] Bu sonuncusu haricinde, Türkiye’de başbakanlar ya da cumhurbaşkanlarının adını taşıyan beş devlet üniversitesi bulunuyor. Bunlardan ilki 1957 yılında Erzurum’da kurulan Atatürk Üniversitesi, ikincisi 1975’te Malatya’da kurulan İnönü Üniversitesidir. Geri kalan üç üniversite ise 1992 yılında kurulmuştur: Celal Bayar, Adnan Menderes ve Süleyman Demirel Üniversitesi. 1992’de, Süleyman Demirel’in başbakanlığında kurulan DYP-SHP koalisyon hükümetinin bir günde 22 devlet üniversitesinin kuruluşuna imza atmasıyla birlikte, devlet üniversitelerinin sayısı 51’e fırlamıştı. Bunlardan biri de dönemin başbakanının adına kurulan Süleyman Demirel Üniversitesiydi. O ana dek kurulanların aksine, bu kararla birlikte ilk kez, yaşayan bir siyasi şahsiyetin adı bir üniversiteye veriliyordu. Bu, tek parti diktatörlüğünün yaşandığı Atatürk ve İnönü dönemlerinde bile olmayan bir şeydi. Özal’ın yapamadığını, iktidara gelir gelmez Demirel yapmıştı. Şimdi de Erdoğan bir üniversiteye adını verdirterek, sonradan görmeliğe özgü hırsta Demirel’den aşağı kalır yanı olmadığını bir kez daha kanıtladı.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 82, Ocak 2012