Navigation

Avrupa Birliği’nde Çelişkiler Derinleşirken

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Derinleşen ekonomik krizin üye ülkeler arasındaki çelişkileri alabildiğine keskinleştirdiği Avrupa Birliği’nde çatlaklar giderek büyüyor. Yunanistan ve İrlanda’nın iflas noktasına gelmesiyle birlikte euronun kaderini sorgulamaya başlayan birlik, Kuzey Afrika’dan gelen göç dalgasının ardından şimdi de Schengen’i masaya yatırıyor. Tüm bunların yanı sıra, Libya’ya müdahaleyle yeni bir evreye giren emperyalist savaş süreci de AB üyesi emperyalist güçler arasındaki çelişkileri şiddetlendiriyor. Libya konusunda İngiltere, Fransa ve İtalya öncülüğündeki üye ülkeler emperyalist koalisyon içinde yer alırken, kendi çıkarları doğrultusunda bunlardan farklı bir tutum takınan Almanya, birlik içinde ayrı bir başı çektiğini bir kez daha gösteriyor.

Avrupa Birleşik Devletleri’ne doğru atılmış büyük bir adım olarak sunulan ve kısa süre içerisinde böylesi bir “birleşik devlete” dönüşeceği iddia edilen Avrupa Birliği, aslına bakılırsa ortaya çıktığı günden itibaren siyasal bir birlik olmak bir yana ekonomik bir birlik olarak yola devam etmekte bile zorlandığını ortaya koymuştur. Bu süreçte yaşanan tüm gelişmeler bu gerçeği döne döne kanıtlamıştır ve birlik giderek daha derin yaralar almaktadır. Liberaller ve reformistlerin, ulus-devletlerin ortadan kalkmasının işareti olarak gösterdikleri ve dünya barışının anahtarı olarak kutsadıkları Avrupa Birliği, tersine, kapitalizm temelinde ulus-devletler şeklindeki parçalanmanın aşılmasının, Avrupa devletlerinin barışçıl bir şekilde kaynaşmasının ve aralarındaki çelişki ve rekabetin ortadan kalkmasının olanaksızlığının çarpıcı bir kanıtı olarak boy göstermektedir. Sekiz yıl önce kaleme aldığı Avrupa Birliği Sorununda Marksist Tutum adlı broşüründe Elif Çağlı bu gerçeği şöyle dile getiriyordu:

“Avrupa Birleşik Devletleri hülyası, tekelci aşamaya yükselmiş Avrupa kapitalizmine dar gelen ulus-devlet engelinin aşılması ihtiyacının dayatmasıyla gündeme girmişti. Ne var ki, kapitalizm altında bu engellerin aşılabileceği ve böylece üretici güç­lerin gelişimini görece çelişkisiz biçimde sürdürebileceği dü­şün­cesi gerçekleşemeyecek bir hayalden ibaretti. Bazıları siyasal aymazlığın peronunda AB’yi Avrupa Birleşik Devletlerine taşıyacak treni beklerken, gerçek dünya ABD’nin hegemonya savaşıyla sarsılmaya başladı. İçine girdiğimiz bu yeni dönemle birlikte, bırakın Avrupa Birleşik Devletleri hayalini, II. Dünya Savaşı sonrasında uzun yıllara damgasını vuran tüm kapitalist ittifaklar çatırdamaktadır. NATO’sundan Birleşmiş Milletler’ine, AB’sine dek mevcut tüm kapitalist birlik ve blokların akıbeti belli değildir. Çünkü çıkar çatışmaları üzerinde yükselen her «birlik», kartların yeniden dağıtılmasıyla birlikte parçalanmaya yazgılıdır. Kısacası, Avrupa Birleşik Devletleri hedefine doğru yol aldığı söylenen Avrupa Birliği’nin, bu haliyle bile kaderi belli değildir. Bu nedenle, kapitalist Avrupa Birleşik Devletleri düşü bir yana, kalıcı bir Avrupa Birliği projesinin bile gerçeklerin sınavında tökezleyip sınıfta kalmaya yazgılı olduğunu söyleyebiliriz.”

Elif Çağlı’nın dile getirdiği gibi, siyasal dengelerin değiştiği ya da ekonomik durumun kötüleştiği dönemeç noktalarında çelişkiler derinleşerek önemli gerilimleri ve çatışmaları doğurmaktadır. Çelişkiler ve çatışmalarla yüklü bu süreç, AB-Türkiye ilişkilerinde de vites küçültme şeklinde yansımasını bulmaktadır. Türkiye’nin üyelik sürecinin son derece yavaş adımlarla ilerlediği ve her iki tarafın da bundan fazla rahatsızlık duymadığı bir dönemden geçiyoruz. İşsizliğin önemli bir problem olarak baş gösterdiği, ırkçılığın ve İslamofobinin giderek yaygınlık kazandığı Avrupa Birliği, nüfusunun büyük bir kısmının Müslüman olduğu 70 küsur milyonluk bir ülkeyi içine almaktaki çekingenliğini had safhaya çıkarmıştır. Görece bağımsız bir emperyalist politika izleyerek Ortadoğu, Orta Asya ve Afrika’daki pazar arayışlarını derinleştiren Türkiye ise, mevcut konjonktürde, kendisine yararı dokunacak güçlü bir birlikten ziyade varlığını koruyup koruyamayacağı bile belirsiz sallantılı bir birlik görüntüsü çizen AB’yi dış politikasının merkezine oturtmaktan vazgeçmiş görünmektedir. Dolayısıyla, çeşitli alanlarda AB’nin zorunlu kıldığı yasal düzenlemeleri önemli oranda askıya alma noktasına gelmiştir ve AB’nin ayak sürümelerini de eskisi kadar sorun yapmamaktadır.

İçinden geçtiğimiz tarihsel süreç işte böylesi bir dönemeç noktasına denk düşüyor ve Avrupa’da kendini bölünmüş bir Avrupa Birliği tablosuyla açığa vuruyor. Ortaya çıkan euro krizini, Schengen krizini ve emperyalist savaşa yönelik farklı politikaların yarattığı gerginlikleri bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor.

Ekonomik kriz ekonomik birliği çatlatıyor

Avrupa Birliği’nin dayandığı temel sözleşmelerden biri olan Maastrich Anlaşması 1992 yılında imzalanmış ve 1993 Kasımında yürürlüğe girmişti. Bu anlaşma üye ülkelerin ekonomik ve parasal politikalarını belirleyen birtakım kriterler ortaya koyuyordu. Bu kriterlerden biri, üye ülkelerin kamu açıklarının GSYİH’lerine (gayri safi yurtiçi hasıla) oranının %3’ü geçmemesiydi. Bir diğeri ise üye devletlerin kamu borçlarının GSYİH’lerine oranının %60’ı aşmamasıydı. Ancak kapitalizmin derin bir ekonomik krizle karşı karşıya kaldığı mevcut dünya konjonktüründe, her iki kriter de kadük kaldı.

Bugün gelinen noktada birlik üyesi ülkelerin durumuna bakarsak Maastrich kriterlerinin yerinde yeller estiğini net bir şekilde görebiliriz. Bir zamanlar Türkiye gibi aday üyelere “mali disiplin” dersi veren Avrupa Birliği, uzunca bir süredir enflasyonla, artan bütçe açıklarıyla, borç sarmalıyla ve iflas noktasına gelen üye devletler gerçekliğiyle karşı karşıya. Maastrich kriterlerini fiilen rafa kaldırmak zorunda kalan birlik, Yunanistan, İrlanda, Portekiz gibi ülkeleri iflastan korumak üzere Uluslararası Para Fonu (IMF) ile ortak bir kurtarma fonu oluşturmak zorunda kaldı. O güne dek, IMF’ye borçlanmayı, “iyi yönetilmeyen”, “devlet kaynaklarını har vurup harman savuran” geri ülkelere has aşağılayıcı bir durum olarak gören burnu büyük Avrupa’nın parıldayan imajı böylelikle paramparça oldu. 2010 Martındaki AB liderleri zirvesinde Yunanistan’ı iflastan kurtarmak üzere IMF ile ortak bir kurtarma fonu oluşturulması gündeme geldiğinde, bir Alman gazetesindeki şu yorumlar, AB’nin içine düştüğü durumun yarattığı hayal kırıklığını gayet güzel özetliyordu aslında:

“Eğer Almanya Başbakanı Angela Merkel Yunanistan’ın borçlarından kurtarılması için Uluslararası Para Fonu’nun devreye girmesini isterse, o zaman hem Avrupa projesi, hem de Avrupa düşüncesine ihanet etmiş olur. Ne kadar acınacak bir tablo! Bu aynı zamanda AB Komisyonu ve Avrupa Merkez Bankası için de acıklı olur. Eğer çözüm Uluslararası Para Fonu’nda aranırsa, o zaman Avrupa projesinin de sonu gelmiş demektir.”

Frankfurter Rundschau gazetesindeki bu yorumlar, çeşitli Avrupa ülkelerindeki burjuva sözcüler tarafından da paylaşılmaktaydı. Ancak bu tepkiler, hayatın dayattığı kararların alınmasının önüne geçemedi. Zira iflasa sürüklenen ve milyonlarca işçinin katıldığı kitlesel grevlerle sarsılan Yunanistan, Avrupa burjuvazisine korkulu rüyalar gördürmeye çoktan başlamıştı. Bu nedenle, Yunanistan’a söz konusu fondan 110 milyar euroluk bir kredi verildi (bu krediye rağmen Yunanistan’ın durumunun geçen yıldan daha kötü olduğunu da belirtelim). Çok geçmeden bunu 85 milyar euro ile İrlanda izledi. Geçtiğimiz günlerde ise 78 milyarlık kredi paketiyle Portekiz devreye girdi.

Bu kredi yardımları, tahmin edileceği üzere ağır saldırı planları eşliğinde hayata geçiriliyor. Artan enflasyona rağmen kamu çalışanlarının ücretlerinin dondurulması, sağlık ve eğitim başta gelmek üzere kamu hizmetlerinin iyice kısılması, işsizlik yardımlarının ve emekli maaşlarının düşürülmesi, KDV benzeri tüketim vergilerinin arttırılması bu saldırıların bir bölümünü oluşturuyor. Bunların yanı sıra, sendikasızlaştırma saldırıları eşliğinde toplu sözleşme kapsamındaki işçi sayısı düşürülüyor, asgari ücret donduruluyor, işçi sınıfına “esnek” çalışma ve uzayan iş saatleri dayatılıyor, fazla mesai ücreti uygulaması fiilen kaldırılıyor, işsizlik yardımı süresi azaltılıyor. Özelleştirmelerin hız kazanması ise yüksek orandaki işsizliği, sendikasız çalışmayı, güvencesiz çalışmayı daha da körüklüyor. Sermaye devletleri bütün bu politikalarla işçi sınıfının boğazına sarılırken, bankalar ve kapitalist şirketleri fonlayıp, burjuvaziye vergi indirimleri getiriyorlar. Türkiye işçi sınıfının da yakından tanıdığı bu saldırılar, görüldüğü üzere Avrupa Birliği’nde de geçmişten bugüne artarak hayata geçirilmektedir.

Bu üç ülkeye Maastrich kriterleri açısından bakacak olursak, Avrupa Birliği Komisyonunun açıkladığı tahmini rakamlara göre, bu yıl Yunanistan’ın dış borcunun GSYİH’sine oranının %158, Portekiz’in %102, İrlanda’nın %112 olarak gerçekleşmesi bekleniyor. Daha önce dile getirdiğimiz gibi, Maastrich’e göre bu oranın %60’ı geçmemesi gerekiyor, ama görüldüğü üzere bu sadece kâğıt üzerinde kalıyor. Üstelik bu oranlar 2010 yılına göre her bir ülke için yaklaşık 10 puanlık artışa karşılık geliyor ve gelecek yılın tahminleri de iyiye gidiş bir yana 5-10 puanlık artışları öngörüyor. Bu arada diğer AB ülkelerinin çok büyük bir bölümünün de Maastrich kriterini hayli aşan borç yüklerine sahip olduğunu belirtelim.

Bütçe açıkları konusunda da benzer bir durum yaşanıyor. İrlanda’nın bütçe açığı rekor düzeye çıkarak GSYİH’sinin %32,5’ine yaklaşırken, onu %10,5 ile Yunanistan ve %9,1 ile Portekiz izliyor. AB ortalaması ise %6,4 ile en kötü dönemini yaşıyor. Bilindiği gibi Maastrich antlaşması bu oranı sözde %3 ile sınırlıyordu. Bu hususta en iyi durumdaki Almanya’nın bile %3,3 ile söz konusu kriteri aştığını dikkate alırsak Maastrich’in hali pürmelâli daha net anlaşılabilir.

Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’in durumu Avrupa burjuvazisini yeterince endişelendirirken, geri kalan ülkelerin durumu da parlak bir manzara sunmuyor. Bu noktada en yakın tehlike İspanya olarak görülüyor. Avrupa burjuvazisi, bu üç ülkenin toplamından daha büyük bir ekonomik güç olan ve euro bölgesinin dördüncü büyük ekonomisine sahip olan İspanya’nın benzer bir noktaya gelmesinin, krizi önü alınamaz bir noktaya ulaştırmasından korkuyor. 22 Mayıstaki yerel seçimler öncesinde başlayan kitlesel protesto gösterilerinin hükümetin yasağına rağmen günlerce devam etmesi, göstericilerin çoğunu işsizlikle pençeleşen gençlerin oluşturması (İspanya’da genç nüfusta işsizlik %45’e tırmanmış durumda), Madrid’in Puerto del Sol meydanının Tahrir’e benzer görüntüler sergilemesi, bu korkunun hiç de boşuna olmadığını gösteriyor.

Burjuvazinin diğer bir korkusuysa euronun gidişatı konusunda. Hatırlanacak olursa, ortak bir para birimine geçişi de öngören Maastrich antlaşması doğrultusunda atılan adımlarla, 2002 yılında, euro, birlik üyelerinin büyük bir bölümünü kapsayan tek para birimi olarak ilan edilmişti. Ne var ki derinleşen ekonomik kriz, büyük umut bağlanan tek para biriminin kaderini de belirsizleştirdi. Birliğin iflasa sürüklenen üyeleriyse sarsıntıyı iyice şiddetlendirdi; öyle ki, Yunanistan’ın eurodan çıkarılması tartışılmaya başlandı. Ancak mesele sadece euronun geleceğinin tehdit altında olmasıyla sınırlı değil; bizzat euronun varlığı da krizin derinleştiği ülkeler açısından bir tehdit unsuru oluşturuyor. Ortak para birimi uygulaması, üye ülkeleri, krizin faturasını emekçilerin sırtına yıkma yöntemleri olan karşılıksız para basma ve devalüasyon gibi mali araçlardan yoksun bırakmaktadır. Kısacası Avrupa Birliği’nin sözde istikrarlı bir birlik için koyduğu kurallar ve attığı adımlar ya işlevsiz kalıyor ya da euro ve Schengen örneğinde görüldüğü gibi burjuva devletlerin ayağına dolanıyor.

Schengen de tartışma masasında

1995 yılında uygulamaya konan ve o tarihten bu yana yeni katılımlarla 25 Avrupa ülkesini kapsar hale gelen Schengen antlaşması, imzacı ülkelerin vatandaşlarına vizesiz ve sınır denetimi olmaksızın dolaşım hakkı tanıyordu ve birlik üyesi devletler arasında sınırların kalkmasında önemli bir adım olarak görülüyordu. Ancak bugünlerde Schengen de tartışmaya açılmış durumda. Tartışma ilkin, Afrika’daki isyan süreciyle birlikte 20 binden fazla göçmenin Tunus ve Libya üzerinden İtalya’ya kaçmasının ardından İtalya’nın bu göçmenlere geçici yerleşim izni vermesi ve Schengen antlaşmasına[*] dayanarak diğer Avrupa ülkelerine gitmelerine müsaade etmesiyle alevlendi. AB’yi göçmenler konusunda yeterli önlemleri almamakla suçlayan İtalyan başbakanı Berlusconi, “göçmenlerin çoğu eski Fransız sömürgelerinden geliyorlar, Fransa’da akrabaları var, şimdi de Fransa düşünsün” diyerek topu Fransa ve AB’ye atarken, Fransa on binlerce göçmenin ülkeye giriş yapmasından duyduğu endişeyle bu karara sert tepki gösterdi. Bir tren dolusu Kuzey Afrikalı göçmenin İtalyan sınırından giriş yapmasının Fransa tarafından Schengen’e aykırı bir şekilde engellenmesiyse İtalya ile Fransa arasında diplomatik bir krize neden oldu.

Bu arada Danimarka da, fırsattan istifade, İsveç ve Almanya sınırlarında pasaport kontrollerini devreye sokacağını açıkladı. Oysa Kuzey Afrikalı göçmenlerin Danimarka’ya gitmesi söz konusu değildi. Ancak göçmenlerin sınır dışı edilmesini ve yeni girişlere izin verilmemesini savunan sağcı partilere bahane lazımdı ve bu fırsatı kaçırmadılar. Danimarka’nın Schengen’i açıkça ihlal eden kararı AB sözcüleri tarafından eleştirilirken, AB üyesi ülkelerin içişleri bakanları, sınır güvenliği konusunda Schengen’i de gözden geçiren birtakım kararlar almak üzere Mayıs ortasında bir araya geldiler. Her ne kadar ayrıntıların 9-10 Haziranda yapılacak bir sonraki toplantıda netleştirilmesine karar verildiyse de, Schengen antlaşmasının belli ölçülerde reforme edilmesi resmen AB’nin gündemine girmiş oldu.

Kuşkusuz tüm bunlar durduk yere olmamaktadır. Dünya ekonomik krizinin en önemli sonuçlarından biri de işsizliğin önlenemez tırmanışıdır ve işsizlik AB ülkelerinde de rekor düzeylere çıkmıştır. Buna rağmen, izlenen neoliberal ekonomik politikalar işsizliği azaltmak yerine körüklemektedir. Yine işsizlik nedeniyle Afrika ve Asya’dan AB’ye göç artarken işsizliğin nedeni olarak yabancıların hedef tahtasına oturtulması Avrupa’da yabancı düşmanlığını ve ırkçılığı tırmandırmaktadır. AB üyesi ulus-devletlerde burjuvazi milliyetçilik pompalarken sadece Avrupa dışından gelenlere değil tüm yabancılara karşı düşmanlık yaratılmaktadır. Bu ülkelerin tümünde faşist partilerin oy oranlarının sıçramalı bir şekilde artması, yabancı düşmanlığının yükselişe geçmesi, göçmenlerin sınır dışı edilmesine yönelik yasaların birbiri peşi sıra sökün etmesi işçi sınıfı açısından tehlikeli bir gidişata işaret ederken, Avrupa Birliği’nin de temelini oymaktadır.

Ekonomik krizin sona ermek yerine derinleşmeye devam etmesi ulus-devletler arasındaki çatışmayı kızıştırırken, üye devletlerin Avrupa Birliği’nin “genel” çıkarları doğrultusunda değil kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri, bırakalım birliğin daha da derinleştirilip ilerletilmesini, mevcut halinin bile korunmasının ne denli zorlaştığını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Eski Alman başbakanı Helmut Schmidt’in, Avrupa Birliği’ne yönelik olarak, “ne ortak bir iktisadi veya mali politika, ne ortak bir dış politika ve güvenlik politikası (bakınız Libya), ne de ortak bir enerji politikası mevcut” şeklindeki sözleri durumu gayet güzel özetliyor aslında.

Tüm çelişkileri ve çatışmaları içinde Avrupa Birliği’nin emperyalist bir birlik olduğu ve burjuvazinin sınıfsal çıkarları temelinde inşa edildiği açıktır. Peki ya işçi sınıfının birliği? Tüm dünyada olduğu gibi Avrupa’da da işçi sınıfı ekonomik krizin ve emperyalist savaşın ağırlaştırdığı bir yıkım tablosuyla karşı karşıyadır. Burjuvazi saldırılarında sınır tanımazken, proletaryanın birlik ihtiyacı her zamankinden daha yakıcı bir hale gelmiştir. Burjuvazi kendi çıkarları gereği emperyalist birlikler oluştururken, işçi sınıfının çıkarları enternasyonalist bir birliği ve burjuvaziye karşı ortak bir mücadeleyi gerektirmektedir. Elif Çağlı’nın dile getirdiği gibi,

“Günün yakıcı sorunlarına işçi ve emekçi kitlelerden yana çözüm sunabilmek, mevcut işleyişi aşan devrimci bir alternatif dikmeyi gerektiriyor. Ve günümüz dünyasında savunulması gereken bu alternatif, globalleşen dünyaya denk düşecek bir işçi iktidarından başkası olamaz.

“Avrupa’nın birliği söz konusu olduğunda da çözüm yolu nettir. Üretici güçlerin bugün geldiği düzeyde insanlığın çıkarları, sınıfsız ve sömürüsüz bir düzen temelinde bütünleşmeyi dayatmaktadır. Avrupa’nın, emperyalist güçler arasındaki kapışmalar, yine bu güçler tarafından körüklenen ulusal çatışmalar nedeniyle parçalanmasının önüne ancak işçi iktidarı altında ulaşılabilecek bir birlik son verebilir. O nedenle, kapitalistlerin «Avrupa Birliği» programı karşısında, enternasyonalist komünistler işçi sınıfının birlik programını savunur ve Avrupa Birleşik İşçi Sovyetleri sloganını yükseltirler. Açıktır ki, dünyamızın gün geçtikçe içine çekilmekte olduğu devrimci çalkantılar döneminde, işçi sınıfının devrimci çözüm önerileri kitleler nezdinde giderek çok daha fazla yankısını bulacaktır.” (age)



[*] 1995 yılında uygulamaya konan ve o tarihten bu yana yeni katılımlarla 25 Avrupa ülkesini kapsar hale gelen Schengen antlaşması, anlaşmayı imzalayan ülkelerin vatandaşlarına vizesiz dolaşım hakkı tanıyor. Schengen bugün, İngiltere, İrlanda, Bulgaristan, Romanya ve Kıbrıs dışındaki 22 AB üyesi ülkeyle birlikte, AB dışındaki üç ülkeyi (İsviçre, Norveç ve İzlanda) kapsıyor.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 75, Haziran 2011