Navigation

Askerlik Tartışmaları ve Militarizme Karşı Mücadele

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Genelkurmay tarafından gündeme getirilen tek tip askerlik projesi, burjuva medyanın yakın ilgi gösterdiği bedelli askerlik konusu ve tüm bunların yanı sıra profesyonel ordu tartışmaları, uzun bir süredir gündemde önemli bir yer işgal ediyor. Türkiye çeyrek asırdır on binlerce gencin yaşamını yitirdiği bir savaş cehenneminden geçiyor olunca, bu alandaki tartışmalar haliyle çok geniş kitleleri yakından ilgilendirir hale geliyor. Bununla birlikte, askerlik çağındaki milyonlarca genç kısa vadede en azından bu zorunlu yükümlülüğün süresinin kısaltılması beklentisi içindeyken, sermaye hükümeti ve medyası, yine tuzukuruları kurtarmak üzere bedelli askerlik derdine düşmüş durumda. AKP hükümeti, burjuva medyayla elbirliği halinde bu konuyu sürekli gündemde tutmaya ve meseleye sıcak bakmıyor gözüken Genelkurmay’a bu şekilde basınç bindirmeye çalışıyor. Üniversite mezunlarının ilköğretim ve lise mezunlarıyla eşit süre ve koşullarda (“tek tip”) askerlik yapmaması için de mekik diplomasisini sürdürüyor.

Bilindiği gibi, “tek tip” askerlik meselesi Eylül ayında yeniden gündeme geldiğinde AKP Merkez Yürütme Kurulu toplanmış ve parti kadroları, üniversite mezunlarıyla ilkokul mezunlarının eşit statüde ve eşit süreli askerlik yapmalarına karşı olduklarını belirtmişlerdi. Üstelik gerekçe olarak da bunun “hakkaniyete aykırı” olduğunu öne sürmüşlerdi. AKP bugün de bu görüşte ısrarcı. Yani işlerine gelince “halkçı” pozlar kesen AKP kurmayları, kendi çocukları ve yakınları söz konusu olduğunda, “dağdaki çoban”la üniversite mezununun eşit muameleye tâbi tutulmasını hakkaniyete ve adalete aykırı bulmaktadırlar! Parayı bastırıp askerlikten muaf tutulmaksa pek “adil”, pek “hakkaniyetli”dir onlar için!

Türkiye’de mevcut uygulamaya göre, askerlik çağına gelen ilköğretim ve lise mezunu erkekler er olarak 15 ay askerlik yaparken, üniversite mezunları bu yükümlülüklerini 12 ay yedek subaylık ya da 6 ay kısa dönem erlik olarak yerine getiriyorlar. Üç yılı aşkın süredir yurtdışında çalışıyor görünenler ise para ödeyerek 21 günlük temel eğitimle askerliklerini tamamlıyorlar. 1980’den bu yana “istisna” denerek üç kez uygulanan bedelli askerlikte de, belirlenen “bedel”i ödeyenler 1 aylık temel eğitimle askerlik görevlerini tamamlamış sayılmışlardır. TSK İç Hizmet Kanununda askerlik, “Türk vatanını, istiklali ve cumhuriyetini korumak için harp sanatını öğrenmek ve yapmak mükellefiyeti” olarak tanımlanmakta ve bu mükellefiyet askerlik çağına gelen TC vatandaşı tüm erkekler için zorunlu tutulmaktadır. Bunun da ötesinde, Milli Güvenlik Dersi kitaplarında, yukarıdaki askerlik tanımının hemen devamında şu cümleler gelmektedir: “En yüce, bir yurt ve millet hizmeti olan askerlik, gençleri gerçek yaşam şartlarına alıştırır ve yetiştirir. Askerlik yapmayan kişi kendisine, ailesine ve yurduna faydalı olamaz.” Peki bu mantık içinde bedelli askerlik nereye oturmaktadır? Bu açıkça, bazılarının, “en yüce, bir yurt ve millet hizmeti” olduğu iddia edilen bu “kutsal” hizmetten parayla azade olabilecekleri anlamına gelmektedir. Demek ki, “gerçek yaşam şartları” olarak addedilen savaş haline hazır ve nazır olması gerekenler, yoksul emekçi çocuklarıdır. Egemenler birkaç bin dolar verip “kendisine, ailesine ve yurduna faydalı” olurken, emekçiler cephelerde ölerek ve öldürerek bu faydayı sağlamaktadırlar!

Bununla birlikte, bedelli askerliğin adalet ilkelerine ters düştüğünü söyleyen Genelkurmay da tam bir ikiyüzlülük sergilemektedir. Çünkü eşitsizlik ve adaletsizlik bedelli askerlikle sınırlı değildir. Bir yandan büyük burjuvazinin, asker-sivil yüksek bürokratların ya da burjuva politikacıların çocukları, bu “kutsal” hizmeti “vatan”ın en güzide yerlerinde tatil yaparcasına tamamlamaktayken, öte yandan on binlerce er, subaylara ve onların ailelerine hizmet etmek üzere askerlikle ilgisi olmayan işlere koşulmaktadır. Yani “asker açığımız var”, “savaşıyoruz ve bu yüzden büyük bir orduya ihtiyacımız var” gibi argümanların inandırıcılığı bulunmamaktadır. Bugün sadece ordu evleri ve sosyal tesislerde 65 bin erin kullanıldığı söylenmektedir. İşte bir emekli subayın ağzından, angarya işlere koşulan askerlerin sayısı ve TSK’nın on binlerce eri nasıl köle olarak kullandığı:

“Türkiye’de yaklaşık 185 bin er, tamamen posta, kuaför, berber, görevli gibi isimler adı altında sadece ordudaki subaylara ve ailelerine hizmet veriyor. Ayrıca 32 bin asker de koruma adı altında yine kişilere hizmet veriyor. 14 bin asker de lojmanlara hizmet veriyor. TSK’nın kendini milletin bağrında gibi gösterip, milletten uzakta, sivillerden tam bağımsız kendi lojmanı, kendi mahkemesi, kendi hastanesi ve kendi hegemonyası içinde bulunması ve bütün bunları disiplin gerekçesiyle kamufle etmeye çalışması gerçekten çok üzücü ve düşündürücüdür.”[1]

Genelkurmay ya da Milli Savunma Bakanlığı resmi bir açıklama yapmadığı için gerçek sayı kesin olarak bilinmese de, 200 bine yakın erin (yani aslında koca bir ordunun) askerî bürokrasiye hizmet etmek için askerlikle ilgisi olmayan işlerle iştigal eden bir angarya ordusunun eri yapıldığı ortadadır. Almanya’nın 247 bin, İtalya’nın 195 bin, İngiltere’nin 173 bin kişilik bir orduya sahip olduğunu dikkate aldığımızda, TSK’nın “angarya” ordusu bile AB ülkelerinin pek çoğunun ordularından daha büyüktür.

Bunun yanı sıra, pek çok kanun ya da genelgeyle toplumsal olaylara müdahale yetkisini elinde bulunduran ordu, normalde “dış güvenlik” aygıtı olarak şekillenmesi gerekirken, “iç güvenlik” aygıtı olan polisin görevlerini de üstlenmiştir. Türkiye yüzölçümünün %92’si halen jandarmanın sorumluluk alanındadır ve bu geniş alanda “emniyet ve asayişi sağlama” görevi görünürde İçişleri Bakanlığına, gerçekte ise TSK’ya bağlı olan jandarmaya aittir. Yani ordunun önemli bir bölümüne bu bakımdan da gerçekte askerlikle ilgili olmayan bir alanda iş gördürülmektedir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, TSK zorunlu askerliğin amacını “harp sanatını öğrenmek ve uygulamak” olarak koymaktadır. Peki bu “sanatı” öğrenmek için 12-15 ay gibi uzun süreli bir askerlik zaruri midir? Bunun yanıtını diğer ülkelerde aramak yerine bizzat TSK’da aramak daha anlamlıdır aslında. Zira gerçek savaş ortamında erler ve yedek subaylar 2-4 aylık bir temel eğitimden sonra cepheye sürülebildiğine göre, demek ki “harp sanatı” aslında bu süre içinde pekâlâ öğretilip öğrenilebilmektedir!

Bunun da ötesinde, zorunlu askerliğin tüm dünyada terk edilmekte olduğu da bir vakıadır. Zorunlu askerlik bugün sadece altı AB ülkesinde varlığını sürdürüyor ve son ikisini bir tarafa bırakacak olursak, süreler 4 ilâ 9 ay arasında değişiyor: Almanya, Avusturya, Danimarka, Finlandiya, Yunanistan ve Kıbrıs. SSCB ve Doğu Bloku’nun çöküşünün ardından, kapitalist dünyada tehdit algısındaki değişikliğe paralel olarak bu algıyla biçimlendirilen ordu modellerinin de değiştirilmeye başlandığını görüyoruz. Emperyalist ittifakın komünizm tehdidine karşı savaş örgütlenmesi olarak ortaya çıkan NATO da bu tehdit ortadan kalktığında yeni bir konsept benimsemiştir: vurucu gücü yüksek, profesyonel ordular! Bunun doğal sonucuysa, olağanüstü dönemlerde gerektiğinde devreye sokmak üzere, zorunlu askerliğin ortadan kalkmasıdır. Bu değişikliğin bir diğer nedeniyse kamu harcamalarında her alanda kesintiye giden burjuva devletlerin, iyi eğitilmemiş milyonlarca genci bir ilâ iki yıl arasında kışlada tutmanın maliyetinden kaçmalarıdır. Dolayısıyla ordular asker sayısı olarak küçülmekte, ancak yıkım araçları bakımından eskisiyle kıyaslanmayacak ölçüde yetkinleştirilmektedir.

Ekonomik önkoşullar ordular için de temel belirleyici unsurdur

Kapitalizmin tarihine bakıldığında, savaşların yürütülme biçimlerinin ve orduların şekillenişinin, savaş araçlarındaki teknik ilerlemeyle doğrudan ilişkili olduğu görülmektedir. Engels’in Anti-Dühring’de[2] vurguladığı gibi, ekonomik önkoşullar, yani verili üretim aşaması, ulaşım ve iletişim olanakları, orduların silah donanımını da, bileşimini de, örgütlenme, taktik ve stratejisini de belirlemektedir. Engels, 14. yüzyılda barutun Avrupa’ya gelmesiyle birlikte tüm savaş sanatının yanı sıra siyasi egemenlik ve bağımlılık ilişkilerinin de altüst olduğunu belirtir. Barut ve ateşli silahlar elde etmek için sanayi ve para gereklidir ve bunların her ikisi de kentlerdeki burjuvalarda vardır. Soylu şatolarının o güne değin ele geçirilemez surları, burjuvaların toplarına yenik düşmüş, burjuva filintalarının mermileri şövalyelerin zırhlarını delmiştir.

18. yüzyılın başında mızrak ve kılıcın yerini ilkel tüfeklerin alması ise savaş taktiklerinde bir diğer büyük değişime yol açmıştır. O zamana dek prenslerin emrindeki savaşçılar, genellikle toplumun en bozulmuş unsurlarından oluşan paralı askerler ve savaş esirleriydi. Askerler oldukça hantal bir saf düzeninde savaşıyor ve geniş açık alanlara ihtiyaç duyuyordu. Amerikan bağımsızlık savaşı bu bakımdan yeni bir dönemeç noktası olacaktı. Engels’in belirttiği gibi, talimsiz olmalarına rağmen yivli karabinalarıyla daha iyi ateş edebilen birlikler, saf halinde örgütlenen İngilizlerin karşısına bambaşka bir taktikle çıktılar. Kendi öz çıkarları için savaşan bu gönüllü birlikler, paralı askerler gibi savaştan kaçmıyor ve düşmanın karşısına ormanlarda kamufle olan dağınık ve hareketli avcı grupları biçiminde çıkıyorlardı. Amerikan devriminde başlamış bulunan şeyi, Fransız devrimi tamamladı. İyi eğitilmiş paralı orduların karşısına, devrim, seferberlik halindeki tüm ulusun silah altına alınması sayesinde, kötü talim görmüş olsa da kalabalık bir güç çıkaracaktı. Aynı zamanda saf düzeni ve basit avcı savaşının yerini “kol” düzeni alacaktı. Ve bundan böyle ordular tümenler ve kolordular şeklinde örgütlenecekti. Kuşkusuz tüm bunlar, hafif topların ve hedef alarak ateş etmeyi mümkün kılan tüfeklerin geliştirilmesini sağlayan teknik ilerleme sayesinde mümkün olmuştu.

Engels, tüm halkı silahlandırma devrimci sisteminin yerini kısa süre sonra zorunlu askerliğe (bu zorunluluk kuralını zenginler bedel ödeyerek yerlerine başkalarını göndererek deliyorlardı) bıraktığını ve bunun hızla Avrupa’daki büyük devletlerin çoğu tarafından benimsendiğini belirtir. Prusya’nın zorunlu askerlikle daimi orduyu birleştirmesiyse yepyeni bir gelişme olacaktır.

1870 Fransız-Alman savaşında Fransız gönüllü askerlik sisteminin Prusya yedeklik (Landwehr) sistemi karşısında yenik düştüğüne işaret eden Engels, bu savaşın da başlı başına bir dönüm noktası olduğunu söyler ve iki hususa dikkat çeker: “Birincisi, silahlar öyle yetkinleşti ki, herhangi bir altüst edici etkiye sahip ilerleme artık mümkün değil. Elde gözün seçebildiği uzaklıkta bir taburu vurabilecek toplar ve tek kişiyi hedef alarak aynı şeyi yapan ve doldurulmaları nişan almaktan daha az zaman gerektiren tüfekler olunca, diğer tüm ilerlemeler meydan savaşı açısından az çok önemsizdir. Bu nedenle, gelişme çağı, bu yana doğru esas olarak kapalıdır. İkinci olarak ise bu savaş, kıtadaki tüm büyük devletleri Prusya Landwehr sistemini daha sıkı bir biçimde uygulamaya başlamaya ve bununla birlikte onları birkaç yıl içinde zorunlu olarak yıkıma götürecek askerî bir yük altına girmeye zorladı. Ordu, devletin ana amacı, kendi başına bir amaç haline geldi; halklar artık yalnızca asker vermek ve beslemek için varlar.” (age, s.234)

Engels’in değerlendirmeleri, savaşın biçiminin ve orduların örgütlenme tarzının verili tekniğe ve maddi koşullara nasıl sıkı sıkıya bağlı olduğunu çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermektedir. O yılların verili gelişmişlik düzeyi zorunlu askerliğe dayalı kalabalık orduları dayatırken, meydan savaşının sınırlarına gelip dayanmasını da koşullandırmıştır. Bunun yanı sıra, kapitalizmin emperyalist aşamaya sıçramasının bu ön günlerinde, militarizm tüm Avrupa’ya hükmeder hale gelmiştir, ancak çöküşünün tohumlarını da kendi içinde yeşerterek:

“Tek tek devletlerin birbiri arasındaki rekabet, onları bir yandan ordu, donanma, top vb. için her yıl daha çok para harcamaya, yani mali çöküşü gittikçe hızlandırmaya; diğer yandan zorunlu askerlik hizmetini gittikçe daha ciddiye almaya ve en sonunda, tüm halkı silah kullanmaya alıştırmaya; yani belli bir anda halkı kumandayı elinde tutan askeri saltanata karşı iradesini kabul ettirmeye yetenekli kılmaya zorluyor. Ve bu an, halk kitlesi –kır ve kentin işçileri ve köylüleri– bir irade sahibi olur olmaz ortaya çıkar. Bu noktada, prenslerin ordusu halk ordusuna dönüşür; makine görev yapmayı reddeder, militarizm kendi gelişme diyalektiğinin sonucu çöker. Tam da burjuva olduğu ve proleter olmadığı için 1848 burjuva demokrasisinin gerçekleştiremediği şeyi, –yani çalışan kitlelere kendi sınıf konumlarının içeriğine denk düşen bir irade vermeyi– sosyalizm muhakkak gerçekleştirecektir. Ve bu, militarizmin ve onunla birlikte tüm daimi orduların içten parçalanması anlamına gelecektir.” (age, s.234-35)

Nitekim geniş emekçi yığınların iktidarı almak üzere ayağa kalktıkları Paris Komünü’nde, burjuva devletin polis ve ordusunun yerine kendi silahlı güçlerini geçirerek halk milisi şeklinde örgütlenen emekçiler bunun ilk örneğini sergilemişlerdir. Fransız proletaryasının Komün döneminde eksik bıraktıklarını ise, azgın bir emperyalist savaş sürecinde Çarlık ordusunu içten parçalayarak iktidarı ele geçiren Rus proletaryası Ekim Devrimiyle tamamlamıştır.

Birinci emperyalist paylaşım savaşı bu muhteşem devrimle son bulurken, bombardıman uçakları da dahil olmak üzere o zamana dek görülmemiş ölçüde yetkinleşmiş silahların yaygın olarak kullanıldığı ikincisi, 50 milyondan fazla emekçinin katledilmesi ve dünyanın yakılıp yıkılması pahasına, uluslararası alanda yeni bir güç dengesinin tesis edilmesiyle son bulmuştur. Ancak ABD’nin savaşın son evresinde Hiroşima ve Nagazaki’ye atarak bir anda 300 bin insanı katlettiği atom bombası, yepyeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.

İkinci emperyalist savaşın ardından kurulan devletlerarası güç dengeleri, SSCB’nin ve Doğu Bloku’nun tarihe karıştığı 1990’ların başında tümüyle altüst olmuştur. O zamana dek komünizm tehdidine göre şekillenmiş ittifaklar bu çöküşün ardından bir bir dağılırken, bu tehdit algısıyla biçimlenen ordu düzenleri de değiştirilmeye başlanmıştır. Aslında maddi önkoşulların çoktandır dayattığı bu değişiklikler siyasi engellerin ortadan kalkmasıyla hayata geçirilebilir hale gelmiştir. Teknikteki muazzam gelişmeler sonucunda son derece yetkinleştirilmiş ve tümü bilgisayarlarla donanmış savaş uçakları, helikopterler, füzeler, uçak gemileri, nükleer silahlar, gece görüş sistemleri ve uydu sistemleri devreye girerken, bu durum savaş yöntemlerinde olduğu kadar söz konusu araçlarla donanmış orduların örgütlenme modelinde de yansımasını bulmuştur. İnsansız hava araçlarının topladığı dijital bilgilerin binlerce kilometre uzaktaki karargâhlara anında aktarıldığı, binlerce kilometre uzaktaki füzelerin bir tek düğmeyle harekete geçirilip istenilen yerin vurulabildiği bir teknolojik donanım, kalabalık askerî birliklerin siperlerde karşı karşıya geldiği savaşları da tarihe gömmüştür.

Tüm bu gelişmelere paralel olarak, ihtiyaç duyulan savaşçıların niteliği de tümüyle değişmiştir. Ellerinde toplar ve tüfeklerle birbirini yok etmek üzere tüm erkek nüfusun eğitimden geçirildiği askerlik sistemi, hem yüksek teknolojiyle donanmış savaş araçlarının kullanılması bakımından yetersiz, hem de son derece pahalı hale gelmiştir. Dolayısıyla zorunlu askerliğe dayalı kalabalık ordular, yerini, teknik donanımı ve vurucu gücü yüksek profesyonel ordulara bırakmaktadır.

Profesyonel orduya direnme eğilimindeki TSK

Bugün Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti hariç NATO ülkelerinin tümü tam ya da kısmen profesyonel orduya geçmiştir. Bunun yanı sıra uzun bir süreden beri profesyonel ordu NATO’ya üye olmak isteyen ülkeler için önkoşuldur ve bir NATO üyesi olarak TC’nin de gündemindedir. Ancak bu doğrultuda birtakım adımlar atıldıysa da, Genelkurmay zorunlu askerlik modelinde ve büyük ordu yapısında ayak diremektedir.

TSK, 600 bini aşkın asker sayısıyla dünyanın beşinci, NATO’nunsa ikinci büyük ordusu konumunda bulunuyor. Ne var ki bu büyüklük zorunluluktan değil, askerî bürokrasinin kendi egemenliğini sürdürmek üzere ısrar ettiği siyasi-ideolojik bir tercihten kaynaklanıyor. Askerî bürokrasi cumhuriyetin kuruluşundan bu yana “dış ve iç düşmanlarla çevrili bir ülkeyiz” algısını resmi ideolojinin önemli bir unsuru haline getirmiş, bu düşmanlarla baş edecek büyük bir ordunun zorunluluğu da sorgulanamaz bir gerçek olarak sunulmuştur. Milli Güvenlik Bilgisi derslerinde okutulan ve Genelkurmay tarafından hazırlanan kitaptaki şu satırlar, bugün de genç beyinlerin aynı anlayışla şekillendirilmeye çalışıldığını gösteriyor: “Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti, düşmanlarının her türlü arzu ve çabasına rağmen toprak bütünlüğünü sürdürebiliyorsa ve Cumhuriyet’in kuruluşundan beri genel bir savaşın içerisine girmemişse bu tamamen Silahlı Kuvvetlerin gücünden ve caydırıcı etkisinden kaynaklanmaktadır.” Resmi ideoloji bir yandan eğitim sistemiyle, öte yandan zorunlu ve uzun süreli askerlik modeliyle tüm topluma enjekte edilirken, askerî bürokrasinin hükümranlığı da bu vesileyle sürekli pekiştiriliyor.

Halka güvenmeyen ve onu tepeden sopayla “modernleştirmeyi” savunan Kemalizmin en güçlü sopası orduyken, bu kurum, verilen emirleri sorgulamaksızın uygulayan, itaatkâr, sadık ve milliyetçilikle donanmış bireylerin burjuva devlete kayıtsız şartsız teslim olmasını sağlamanın da en önemli araçlarından biri olmuştur. Bütün bu hedeflere, 2-3 aylık bir temel eğitim sistemiyle ulaşılamayacağı, askerlik süresi ne kadar uzun olursa gençleri tüm varlıklarıyla ve ruhlarıyla teslim alma şansının da o ölçüde arttığı aşikârdır. Dolayısıyla toplumu militarist temellerde şekillendirme ve tektipleştirme aracı olarak kullanılan böylesi bir modelden kolayına vazgeçilmek istenmemektedir. Ancak öte yandan geçmişin içe kapalı köylü toplumundan çoktan çıkılıp kentleşme oranı hızla yükseldikçe, insanların eğitim seviyesi arttıkça, algıları hiç olmadığı kadar dışa açık hale geldikçe, TSK bir yandan yeni kuşaklar üzerindeki etkisini yitirmemek için cendereyi sıkma ihtiyacı duymakta, öte yandansa eski yapının sürdürülmesinin olanaksız hale geldiği gerçeğine çarpmaktadır. Bu bir paradokstur ve TSK ve TC bugün işte bu paradoksla boğuşmaktadır.

Diyalektiğin meşhur kuralıdır: Her şey kendi zıddıyla birlikte vardır. Toplumun üstüne onca milliyetçilik boca etmelere, “her Türk asker doğar” tekerlemelerine rağmen, Türkiye’de tecil yoluyla ya da yoklama kaçağı ve bakaya durumuna düşerek askere gitmeme yolunu tutanların sayısı 1 milyona yakındır. Tüm hamasi nutuklara rağmen, askerlik, milyonlarca genç için, hayatlarının en verimli çağında 12-15 ay boyunca bir kışlaya kapatılma cezasından başka bir şey ifade etmemektedir. Bu hizmeti zamanında yapmayı düşünenlerin kafasında tek bir şey vardır: Ömür boyu karşılaşılacak bu engelden bir an önce kurtulmak. Olabildiğince ertelemeyi tercih edenlerse, sıkça, açık öğretim, yüksek lisans, doktora gibi tecil yollarına başvurmaktadırlar.

Türkiye’nin 1990’larda tanıştığı diğer bir olgu ise, bireyin ahlâki değerleri, dini inançları ya da politik görüşleri nedeniyle zorunlu askerliği reddetmesi olarak tanımlanan “vicdani ret”dir. İlk başlarda tekil örnekler olarak görülen vicdani retçilerin sayısı, her türlü yıldırma çabasına, aşağılanmaya ve eziyete rağmen bugün 150’ye yaklaşmıştır. Ne var ki zorunlu askerlik uygulamasını devam ettirenler de dahil olmak üzere, Avrupa’da vicdani ret nedeniyle askerlik yapmak istemeyenlere bu yükümlülüğü sosyal hizmetlerde görevlendirilerek yerine getirme hakkı tanımayan hiçbir ülke bulunmamasına rağmen Türkiye bu hakkı halen tanımış değildir.

Militarizme karşı mücadele ve Marksizm

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekiyor ki, Marksizmin proletaryanın silah kullanmayı ve savaşmayı öğrenmesi gereğinden yola çıkarak savunduğu askerlik eğitimiyle, böylesine uzun süreli ve beyinleri zehirlemek amacıyla kurgulanmış bir zorunlu askerliğin en ufak bir ilişkisi bulunmamaktadır. Bugün, militarizmin kol gezdiği, erkek çocukların daha bebekken ellerine tutuşturulan silahlarla oyun çağına gözlerini açtıkları, bilgisayar başında veya sokaklarda gerçeğe yakın silahlarla savaş oyunları oynadıkları bir dünyada yaşıyoruz. Poligonlar, silahlı oyun alanları alabildiğine yaygınlaşmış bulunuyor. Ve karşımızda disipline sokulacak geçmişin eğitimsiz köylüleri yerine fabrikaların disipline soktuğu işçi kitleleri bulunuyor. Dolayısıyla emekçi kitlelerin uzun bir zaman dilimi boyunca, yaşamdan kopartılarak kışlaya hapsedildikleri bir zorunlu askerlik hizmetinin savunulabilir bir tarafı yoktur. Marksistlerin bu soruna ilişkin tarihsel talebi özü itibarıyla bugün de geçerlidir: Belli bir yaşın üzerindeki tüm erkek ve kadınların istedikleri takdirde temel askerî eğitimden geçirilmesi ve tüm halkın milis şeklinde örgütlenmesi!

Militarizme karşı mücadele Marksistler için her daim sınıf mücadelesinin en önemli ayaklarından birini oluşturmuştur ve bugün geçmiştekinden de büyük bir önem taşımaktadır. Ancak Marksizmin militarizme karşı mücadele anlayışı, bu mücadelenin kapitalizme karşı mücadeleden bağımsız olarak ve bireysel temellerde yürütülebileceğini düşünen ve buna uygun tutumlar takınan anarşistlerden ve küçük-burjuva pasifistlerden tümüyle farklıdır. Ekonomik ve toplumsal gelişme yasalarının bilincinde olarak ve buradan hareketle militarizmi kapitalizme içsel bir özellik olarak ele alan Marksizmden farklı olarak, anarşizm, soruna gerçeklerden kopuk ve ütopik bir yaklaşım içerisindedir. İşçi sınıfının komünist önderlerinden Liebknecht’in belirttiği gibi, anarşizm, militarizmi egemen sınıflar tarafından keyfi ve rastlantısal olarak yaratılan bağımsız bir olgu olarak görmektedir. Bunun sonucu olarak da, genel olarak kapitalizmi olduğu gibi militarizmi de, bireysel iradeleri tümüyle keyfi bir biçimde uyararak, yani bireysel yollardan yok etmeye çalışmaktadır. Oysa Marksizm, “militarizmin özüne ilişkin anlayışına uygun olarak, tek başına militarizmin eksiksiz biçimde ortadan kaldırılmasının imkânsız olduğunu düşünür: Militarizm ancak kapitalizmle, son sınıflı toplumla birlikte ortadan kaldırılabilir.”[3]

Marksizmin militarizme karşı propagandası, anarşizmden ve küçük-burjuva pasifizminden farklı olarak, sınıf mücadelesinin propagandasıdır. Militarizmi en çarpıcı biçimde teşhir ederken onun amacı, “eğitilmemiş proleterlerin gözlerinin açılmasını kolaylaştırmak, bu sayede sınıf bilincinin ışığının beyinlerine sızmasını sağlayabilmek ve eylem coşkusunu yükseltebilmek”tir.

Anarşistler, “askerlik hizmetinin, silah altına girmenin bireysel olarak reddedilmesine, bireysel karşı çıkışa büyük bir önem verirler. Anarşist basın bu türden bütün olayları büyük bir özenle ve zafer dolu bir edayla belirtir. Böyle yaparken, iki amaca yönelmektedir: (…) militarizme karşı eylem ve eylem yoluyla anti-militarizm lehine bir tür propaganda. Bu kahramanca örneklerin, söz konusu ‘kahraman’ların içinde bulundukları hareket için coşkunluk ve yakınlık uyandırdıkları, bunları taklit etme isteği uyandırdığı ilkesinden hareket ederler.” Bugün anarşist ve pasifist küçük-burjuvaların vicdani ret hareketine abartılı bir ilgi göstermelerinin ve önemsemelerinin sebebi de budur. Oysa askerlik örgütsüz yoksul emekçi yığınların karşısına, iş bulup çalışmak ve hayatını idame ettirebilmek için en kısa sürede çözülmesi gereken somut bir sorun olarak çıkarken, soyut “askere gitmeyin” çağrıları, onlar için değil olsa olsa tuzukurular için bir şey ifade edebilir. Marksistler bu tür eylemleri, kitleselleştikleri ölçüde ve kitle hareketinin bir işareti olarak elbette önemserler, ancak onlara bunun ötesinde bir değer atfetmezler.

Bugün kapitalist ordular dişlerine kadar silahlanırlarken ve kanlı bir emperyalist savaş süreci çoktan başlamışken, militarizme ve emperyalist savaşlara karşı örgütlü mücadele her zamankinden büyük bir önem kazanmış bulunuyor. Bu mücadelenin bireysel tepkilerle ve eylemle zafere ulaşması olanaksızdır. Zafer ancak proletaryanın örgütlü ve bilinçli temelde militan karşı koyuşuyla gelecektir. Son olarak sözü yine Liebknecht’e bırakalım:

“[Bilinçli proletarya] yapılan her savaşta, savaşa katılan halkların üstüne bir kabalık ve hayvanilik çamurunun boşaldığını ve uygarlığın uzun yıllar için geriletildiğini bilir. Uğrunda savaşmak zorunda bırakıldığı vatanın kendi vatanı olmadığını ve her ülkenin proletaryası için tek bir gerçek düşman olduğunu (kendisini ezen ve sömüren kapitalist sınıf); her ülkenin proletaryasının kendi çıkarı aracılığıyla öteki ülkelerin proletaryasına sıkı sıkıya bağlı olduğunu; uluslararası proletaryanın ortak çıkarlarına oranla, bütün ulusal çıkarların geri plana atıldığını ve ezenler ve sömürenlerin uluslararası işbirliğine karşı ezilenlerin ve sömürülenlerin uluslararası işbirliğini çıkarmak gerektiğini bilir. Savaşta kullanıldığı ölçüde, bunun kendi kardeşlerine ve sınıf yoldaşlarına karşı, dolayısıyla kendi çıkarlarına karşı kavga vermeye yol açtığını bilir. İşte bu nedenle bilinçli proletarya, kapitalist yayılma siyasetinin tümüne olduğu gibi, ordunun bu uluslararası görevine karşı yalnızca ilgisizlik değil açık bir düşmanca tavır koyar. Başlıca görevi, militarizme karşı yalın kılıç bir mücadele sürdürmektir…”[4]



[1] Akt. Oral Çalışlar, Radikal, 03/09/2010

[2] Engels, Anti-Dühring, İnter Yay., s.229-238

[3] Karl Liebknecht, Militarizme Karşı Sınıf Mücadelesi, Belge Yay., s.96-97

[4] Karl Liebknecht, age, s.89-90

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 68, Kasım 2010