Navigation

Asker Olunacak, Ol!

Toplumsal hayatın askeri değerler temelinde şekillendirilmesi, bu değerlerin yüceltilmesi ve bütün topluma egemen kılınması olarak tanımlanabilecek olan militarizm, sınıf mücadelesinin yükselişiyle yakından ilişkili olarak tüm burjuva devletlerin başvurduğu ideolojik bir silahtır. Ne var ki militarizm, yaşadığımız topraklarda, ideolojinin çok ötesine geçen ve devletin ve toplumun köklerine damgasını vuran bir olgudur aynı zamanda. Ordunun siyaset üzerindeki hâkimiyeti, savaşın ve askerliğin kutsanması, hak ve özgürlüklerin değil görev ve sorumlulukların öne çıkarılması, “baba devlet” anlayışının yaygınlığı, devlet şiddetinin meşru görülmesi, otoriteye kayıtsız şartsız boyun eğilmesi gibi sosyal ve siyasal özelliklerle kendini gösteren bu olgu, Doğu toplumlarına has bir karakteristik olarak derin tarihsel köklere sahiptir. Militarizmin günümüz Türkiye’sinde büründüğü biçimlere geçmeden önce, Mehmet Sinan’dan kısa bir tarihsel hatırlatmayla bu kökleri bir kez daha anımsamanın yararlı olacağı düşüncesindeyiz.

Marksist Tutum’da 2007 Ağustosunda yayınlanan Paşalar Cumhuriyetinden Burjuva Cumhuriyetine TC’nin Sivilleşme Sancısı adlı yazısında Mehmet Sinan, Doğu tipi uygarlık çizgisinin Batı tipi uygarlık çizgisinden temel ayrım noktalarını ortaya koyarken şu saptamada bulunmaktadır:

“… tarihi incelediğimizde, en eski uygarlık gelişimlerinin ya da ilk sınıflı toplum oluşumlarının (asyatik-despotik sınıflı toplum) önce Doğu’da ortaya çıktığını görüyoruz. Bu sınıflı toplum oluşumları, toprakta özel mülkiyeti ve sömürü ilişkilerini hiç tanımamış ve bu temelde bir çözülme ve sınıfsal ayrışmayı da hiç yaşamamış olan Doğu’nun eski asyatik tarım komünleri (örneğin, eski Hindistan, Çin ve Orta Doğu’daki tarım toplulukları) üzerinde gelişmiştir. Bu ilkel asyatik tarım komünleri, tarihin belli bir evresinde, dışardan gelen savaşçı-fetihçi askerî kavimlerin tahakkümü altına girdiler ve buradan sömürüye dayalı yeni üretim ilişkileri doğdu. Daha önce tarımcı üreticiler topluluğunun (komünün) kolektif mülkiyetinde olan tarımsal topraklar, bu istilâdan sonra, istilâcı kavmin askerî temelde örgütlediği “üstün” bir gücün (yani devletin) mülkiyetine geçti. Böylece, toprakta özel mülkiyete dayanan Batı’nın sınıflı-sömürülü toplum tipinden farklı olan bir başka sınıflı-sömürülü toplum tipi çıktı ortaya.” (abç)

Toprakta mülkiyetin askeri temelde örgütlenmiş üstün bir güce yani devlete ait olduğu Doğu tipi toplumlarda, sömürücü sınıfın özel mülk sahiplerinden değil devlet mülkiyetine hükmeden yöneticilerden (bürokrasiden) oluştuğunu belirten Mehmet Sinan şöyle devam etmektedir:

“Tarihsel ilerlemelerin ortaya çıkardığı yadsınamaz gerçeklik şudur ki, despotik bir devlet yönetimi altında varlıklarını yüzyıllarca sürdüren Doğu’nun kapitalizm öncesi toplumlarında, Batılı sınıflı toplumlarda yaşandığı biçimde bir “bireyleşme” süreci ve bir “sivil toplum” oluşumu yaşanmamıştır. Doğu’nun egemen üretim biçimi olan ve yüzlerce yıl sürmüş bulunan asyatik üretim tarzı, hiçbir zaman Batı’daki gibi bir sivil toplumu temellendirememiştir. Tersine, bu üretim tarzı varlığını sürdürdüğü her yerde, Doğu despotizmi tipindeki devlet (kutsal devlet) oluşumlarının ekonomik temelini oluşturmuştur.”

Mehmet Sinan’ın vurguladığı gibi, Doğu’nun despotik devleti, üzerine çöreklendiği ilkel tarım komünleri içinde işbölümünün, mübadelenin ve özel mülkiyetin gelişmesini engellerken aynı zamanda sivil toplumun gelişmesine de mani olmuş, bu yapı içinde doğrudan üreticinin topluluktan ve devletten bağımsızlaşarak bireyselleşmesi de mümkün olamamıştır. “Kutsal devlet” ideolojisi ise tüm topluma egemen olmuştur.

Tüm bunlar bir Doğu toplumu olan Osmanlı için de geçerlidir. Siyasetin tepedeki devletlû sınıfın tekelinde bulunduğu Osmanlı’da “bireysellik ve birey hakları gibi konular hiçbir zaman gündeme gelmemiş ve gücünü devlet dışında bir yerden alan bir sınıf ya da tabaka gelişememiştir. Osmanlı’da hak değil, devletin bahşettiği ihsanlar vardır. Bu nedenle insanlar, haklar uğruna mücadele etmek yerine, sırtını devlete dayayarak imtiyaz koparma peşinde koşmuşlardır hep.”

Açıktır ki, yüzyıllara damgasını basan despotik-bürokratik devlet olgusu ve bu temeldeki üretim ilişkileri insanların tüm sosyal davranış kalıplarını belirlemiştir. Bunun yanı sıra, Osmanlı asker-sivil bürokrasisinin geleneksel önderliği altında tepeden bir düzenlemeyle kurulan ve kurucu kadrolarının yüzde 80’inin asker veya asker kökenli olduğu TC de bu despotik-bürokratik miras üzerinde şekillenmiştir. “Böylece, daha kuruluş aşamasında bürokratik-otoriter bir kimliğe bürünen ve tüm kurumları bu otoriter kimliğe göre biçimlenmiş olan bizdeki burjuva cumhuriyet rejimi, ne Batı’daki cumhuriyet rejimlerinin burjuva demokratik içeriğine sahip olabildi, ne de toplumda Batı’daki gibi bir yurttaşlık bilinci ve demokrasi kültürü gelişebildi.”

Kuruculuk misyonunu mutlaklaştıran askeri bürokrasi, ilerleyen süreçte bunu bir resmi ideoloji haline de getirmiştir. Herkesin sorgusuz sualsiz benimsemesi ve tâbi olması istenen bu bürokratik-devletçi ideoloji Kemalizmdi. Daha baştan militarist temellerde şekillenen bu ideolojiye göre, cumhuriyeti koruma-kollama görev ve yetkisi devletin aslî sahibi konumunda olan asker-sivil bürokrasinin siyasal tekelindeydi. Tek parti rejimi altında bu siyasal tekel CHP’de somutlanmıştı. Çok partili sisteme geçişle birlikte devletin has partisi olan CHP’nin siyasal tekeli kırılsa da asker-sivil bürokrasinin siyaset üzerindeki hegemonyası devam edecekti. Söz konusu kesimin bu egemenliğin sürdürülmesinde en büyük ideolojik silahıysa militarizm olacaktı.

Toplumun başta askerlik ve eğitim olmak üzere çeşitli araçlarla militarist temellerde şekillendirilmesi, asker-sivil bürokrasinin hükümranlığının uzun yıllar boyunca korunmasında önemli bir toplumsal dayanak noktası oldu. Okullardaki üniformalı eğitim, askeri disiplin, orduyu ve devleti kutsayan vatandaşlık bilgisi dersleri, milli güvenlik dersleri, askeri eğitime bürünen beden eğitimi dersleri, iç ve dış düşmanlarla sarılı bir ülkede yaşandığı algısının yerleştirilmesi, otoriteye mutlak boyun eğme anlayışının güçlendirilmesi ve tüm bunların ırkçı bir milliyetçilik eşliğinde yapılması… Toplumun damarlarına inceden inceye enjekte edilen bu zehir sayesinde, kitleler, devletin ve kendini onun asli sahibi olarak gören ordunun kutsayıcısı haline getirildiler. Bu kutsal aygıtlar sorgulanamaz ve eleştirilemezdi, bunu yapmaya kalkanlarsa yok edilmeyi hak eden “hainler” olabilirdi ancak!

Batılı toplumlarda devlet toplumun hizmetkârı, anayasalarsa yurttaşların haklarını ve silahlı bir güç olan devletten korunmasını garanti altına alan toplum sözleşmeleri olarak görülüp gösterilirken, Osmanlı’da olduğu gibi burjuva cumhuriyet altında da bu topraklarda bu anlayış asla şekillenmedi, şekillenmesine izin verilmedi. Aksine, anayasada defalarca geçen “devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü” ibaresinden[*] de açıkça görüldüğü üzere, “milletin devleti ve ülkesi” yerine “devletin milleti ve ülkesi” anlayışı egemenliğini hep korudu. Böylece, bağımsız düşünen, sorgulayan, hakkını sonuna dek savunan bireyler yerine, tıpkı Osmanlı’daki gibi “kul”lar yetiştirildi ve devletin bekasını her şeyden üstün tutan bir siyasal-toplumsal kültür, her daim yeniden ve yeniden üretilerek kuşaktan kuşağa aktarılmaya devam edildi.

Militarizmin yeniden üretim merkezi: Okullar

Cumhuriyetin kurucu kadrolarının büyük çoğunluğu, koyu militarist bir anlayışın hâkim olduğu Prusya tipi eğitimle yetişmiş ve bu anlayışı bütün millete tatbik etmek isteyen askeri bürokrasiden gelmeydi. Dolayısıyla TC’nin eğitim anlayışı daha baştan bu bakış açısıyla şekillendirildi ve bugüne dek devam ettirildi. Orduya yüklenen eğitim misyonu, eğitime yüklenen militarist misyonla bütünleştirildi:

“Cumhuriyetin ilk yıllarında savaşın iki cephesi olarak belirle­nen ordu ve okullar daha sonra çok çeşit­li şekillerde birbirlerini tanımlar hale geldiler. Mustafa Ke­mal’in en çok üzerinde durulan iki unvanının Başöğretmen ve Başkomutan olması raslantısal değil. Sık sık kullanılan «öğret­men ordusu» ve «bir eğitim ocağı olarak askerlik» deyimleri de... İsminde «millî» sıfatı taşıyan iki bakanlığın Savunma ve Eğitim Bakanlıkları olmaları da askerlik ve eğitim arasındaki bu sıkı ilişkinin bugüne taşınan bir ifadesi.” (Ayşe Gül Altınay, Eğitimin Militarizasyonu: Zorunlu Millî Güvenlik Dersi)

Devletin kendi resmi söylemi dışına çıkan hiçbir düşünce ve davranışın yeşermesine izin vermeyerek kendisine koşulsuz itaat eden bireyler yetiştirmesinin en temel aracı, militarist bir eğitim sistemiyle donanmış okullardır. En özlü ifadesini “her Türk asker doğar” anlayışında bulan militarizm, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana tazecik beyinlere ilkokul sıralarından başlayarak zerk edilmektedir. İlkokul öğrencileri her sabah askeri içtima vaziyeti almakta ve “Türküm, doğruyum, çalışkanım”la başlayıp “ne mutlu Türküm diyene” ile biten ırkçı andla “varlıklarını Türk varlığına armağan” etmektedirler. 12 yıl boyunca her hafta başı ve sonunda askeri komutlarla sıraya girip söyledikleri İstiklal Marşıyla okula ayak basıp okuldan ayrılmaktadırlar. Her gün sınıfta tekmil vererek derse başlamaktadırlar. Öğretmen sınıfa girdiğinde “komutanı karşısındaki asker” misali ayağa kalkıp esas duruşa geçen, o izin vermedikçe ağzını açamayan, askeri yönetmeliklerden fırlamışa benzeyen bir kılık-kıyafet yönetmenliğine tâbi tutulan çocukların beyinleri baştan aşağı militarist bir müfredatla yıkanmakta ve genç kuşaklar bu biçimlendirme operasyonundan sonra topluma salınmaktadır.

Değişik isimler altında 1926 yılından beri okutulmakta olan Milli Güvenlik Bilgisi dersi, askeri eğitimin sivil eğitime doğrudan dahil edilmesinin en tipik örneğidir. Milli Güvenlik Bilgisi ders kitabında “vatandaşın sahip olması gereken temel değerler” şöyle sıralanmaktadır örneğin: Millete, vatana, devlete, kanunlara, manevi değerlere bağlılık; diğer insanlara, topluma, devlete karşı sorumluluk; öz saygı, insana, millete, devlete ve kanunlara saygı. Bu değerlerin en önemlisi “bağlılık” olarak görülmekte olsa gerek ki, dört sayfa ayrılarak en uzun yer verilen “değer” budur:

“İyi vatandaş ve iyi insan; bağlılığı temel değer olarak benimser ve bu değere uygun hareket eder. Burada önemli olan; neye, kime ve hangi ilkelere bağlanarak davranılacağıdır. İyi vatandaş, iyi insan; pek çok ilke, kurum ve varlığa bağlıdır. Fakat bunlar içerisinde özellikle millete, ülkeye, devlete ve kanunlara bağlılık çok önemlidir. Bu varlıklar, bir arada yaşamamız, huzur ve mutluluk içerisinde var olmamızın ön şartıdır.”

Otorite karşısında kayıtsız şartsız itaati öngören bu militarist kültür, erkekler için zorunlu askerlikle iyice pekiştirilmektedir. Sonrasında ise devletin ve egemenlerin istediği kıvama gelen gençler, amirine saygı ve koşulsuz boyun eğme anlayışıyla iş yaşamına atılmaktadır.

Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı (ki bu kurulun adı bile buram buram militarizm kokmaktadır), Genelkurmay tarafından hazırlanan ve tüm liselerin 10. sınıflarında bizzat subaylar tarafından verilen Milli Güvenlik Bilgisi dersinin amaçlarını şöyle sıralıyor: Türk Gençliği’nin Atatürkçü görüş ve düşünce doğrultusunda yetişmesine katkıda bulunmak; milli stratejimizi, milli hedeflerimizi ve milli menfaatlerimizi bilmek ve bunlara karşı olan unsurlarla mücadele etmesini kavramak; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülkemize sağladığı yararlar konusunda temel bilgiler vermek; Türk gencinde, temelde var olan milli güvenlik inanç ve bilincini yurdun topyekün savunmasına uygun bir şekilde güçlendirmek, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir bütün halinde yurdun hizmetinde bulunduğu gerçeğini anlatmak; Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik her türlü yıkıcı ve bölücü akımları öğretmek; Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik konumunu kavratmak…

Görüldüğü gibi, öğrencilere belletilen “milli stratejimiz”, “milli hedeflerimiz” ve “milli menfaatlerimiz” bizzat Genelkurmay tarafından belirlenmektedir. Bunlara karşı olan unsurlarla mücadele edilmesi gereği de aynı şekilde genç beyinlere kazınmaktadır.

Milli Güvenlik bilgisi dersinin “Türk Silahlı Kuvvetlerinin Ülkemizdeki Görev ve İşlevi” konulu bölümünde, söz konusu görev ve işlevler şöyle sıralanmaktadır: 1. Koruma ve kollama görevi, 2. Huzur ve güvenliği sağlama görevi, 3. Meslek kazandırma işlevi, 4. Doğal afetlerde halka yardım, 5. Okuma yazma kursları, 6. Sağlık hizmetleri, 7. Ülkeyi tanıma ve tanıtma, 8. Savunma sanayi. Böylelikle gençlerin kafasında, TSK’nın “savunma” görevinin yanı sıra eğitimden sağlığa, turizmden iş bulmaya varıncaya dek devletin tüm sosyal işlevlerini tek başına yerine getirebilen ve her türlü soruna çözüm bulan bir kurum olduğu anlayışı yerleştirilmektedir.

28 Şubat darbesinin ardından 1998 yılında bu dersin içeriği önemli bir değişim geçirmiştir. Söz konusu yıldan itibaren dersin ağırlık noktası iki hususa kaydırılmıştır: “Atatürk İlkeleri ve Milli Birlik ve Beraberlik” ve “Türkiye Cumhuriyeti Üzerine Oynanan Oyunlar”. Milli Güvenlik Bilgisi kitabının sunuş kısmında bu hususlar şu şekilde vurgulanıyor:

“Türkiye Cumhuriyeti, jeopolitik konumundan dolayı dışarıdan kaynaklanan oyunlarla karşı karşıya kalmaktadır. Türk gençliği, bu oyunlara karşı hazırlıklı olmak zorundadır. Hazır olmanın en önemli koşulu da, laik ve demokratik bir yapının Türkiye için en ideal sistem olduğunu kabul etmek ve bu konuda yeterli bilince sahip olmaktır. Bunun yolu ise, Atatürk ilke ve inkılaplarının sadece fikir boyutunda değil, aynı zamanda bir yaşam tarzı olarak benimsenmesidir. Türk genci; ülkemizin karşı karşıya kaldığı oyunların bilincinde olduğu ve Atatürk ilke ve inkılaplarını bir yaşam tarzı olarak benimsediği sürece, Türkiye’nin çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşacağına şüphe yoktur.”

Dersin ağırlıklı bir bölümünü oluşturan “Atatürk ilkeleri ve milli birlik ve beraberlik” konusu, genç beyinlerin Kemalist ideolojiyle şekillendirilmesini amaçlamaktadır. Tüm lise ve üniversite eğitimi boyunca her yıl okutulan İnkılâp Tarihi dersleri yetersiz görülmüş olacak ki, Genelkurmay bu konuya bizzat eğilme ihtiyacı duymuştur.

“Türkiye Cumhuriyeti Üzerine Oynanan Oyunlar” başlıklı bölümdeyse, iç ve dış politika tümüyle TSK’nın görüşleri temelinde ve askeri bakış açısıyla belletilmektedir öğrencilere. Türkiye’nin tüm komşularının ülkemize düşmanca bir amaç besledikleri fikri tek tek ülkeler bağlamında işlenmektedir. Buna, yine tek tek alt başlıklarda ele alınan “bölücü, yıkıcı ve irticai faaliyetlerde bulunan iç düşmanlar” eşlik etmektedir. Dolayısıyla, Türkiye’yi içten ve dıştan kuşatan düşmanlara karşı TSK’nın siyasete karışmasının vazgeçilmez olduğu anlayışı alabildiğine pekiştirilmekte, yabancı düşmanlığı ve şovenizm körüklenmektedir. Lise müfredatında güncel politikanın tartışıldığı başka bir dersin bulunmaması da ayrıca dikkat çekicidir. Böylece, TSK tarafından savunulan politikaların tek ve mutlak doğrular olduğu anlayışı gençlerde hâkim kılınmakta, TSK’nın iç ve dış politikada belirleyici olması ve her vesileyle hükümetlerin ve Meclis’in üzerine çıkarak görüş beyan etmesi hiçbir şekilde yadırganmaması gereken bir durum olarak zihinlere işlenmektedir.

TSK’nın bir süredir tüm afişlerinde göze sokarcasına sloganlaştırdığı “Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye” anlayışı da Milli Güvenlik Bilgisi ders kitabıyla kafalara çakılmaktadır: “Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti, düşmanlarının her türlü arzu ve çabasına rağmen toprak bütünlüğünü sürdürebiliyorsa ve Cumhuriyet’in kuruluşundan beri genel bir savaşın içerisine girmemişse bu tamamen Silahlı Kuvvetlerin gücünden ve caydırıcı etkisinden kaynaklanmaktadır.” Böylece kitlelere “TSK bu ayrıcalığına ve gücüne sahip olmazsa devlet de millet de bir hiçtir” mesajı verilmektedir. Nitekim TSK’nın devletin tüm kurumlarının üstünde yer alan bir aygıt olarak sunulması, varlığımızı fedakâr ordumuza borçlu olduğumuz efsanesi, kalkınmanın askeri gücün varlığına endekslenmesi, en kutsal görevin askerlik olduğu vurgusu, ölümün “şehadet” gibi dinsel motiflere büründürülerek kutsanması bu dersin her vesileyle öne çıkardığı militarist unsurlardan birkaçıdır.

Okullardaki militarist eğitim sadece Milli Güvenlik Bilgisi dersleriyle sınırlı değildir elbette. Militarist anlayış tüm eğitim müfredatına sinmiş bir şekilde çocukları ve gençleri hayatlarının uzun bir dönemi boyunca esir alıp şekillendirmektedir. En masumane görülen beden eğitimi derslerinin bile bu anlayışla yoğrulu olması bu konuda yeterli bir fikir vermektedir:

“1924 yılı ilkokul programında beden eğitimi dersleri, silahla atış yapmayı da içeren bir çeşit askerliğe hazırlık dersi gibiydi. (…) 1926’dan itibaren tüm okullarda kız ve erkek öğrencilere askerlik dersi verilmeye başlanmıştı. 1938 tarihli Beden Terbiyesi Kanunu ile bu iş daha da ileri götürülecek, 12 ile 45 yaş arasındaki her erkekle 12-30 yaş arasındaki her kız askerî nitelik taşıyan beden eğitimine tâbi tutulacaklardı.” (Ayşe Hür, Cumhuriyet’in “Ordu-Millet” Projesi, Taraf, 19/10/2008)

Resmi söylemin bir parçası haline getirilen “ordu-millet” miti de ilköğretim ve lise kitaplarının değişmezlerindendir. “Her Türk asker doğar” tekerlemesinde özet ifadesini bulan bu mit, 1930’larda icat edilen Türk Tarih Teziyle birlikte Türk milliyetçiliğinin kurucu mitlerinden biri haline getirilmiştir. Ardından da tüm ders kitaplarına dahil edilerek bugüne dek varlığını korumuştur. Örneğin 6. Sınıf Sosyal Bilgiler Öğretmen Kılavuz Kitabında, öğretmenlere bu miti işleme talimatı şöyle verilmektedir: “Türk Silahlı Kuvvetlerinin Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığının ve geleceğinin teminatı olduğu, Türk milletinin içinden çıktığı, «ordu millet» bütünlüğünün en güzel örneği olduğu, devleti iç ve dış tehditlere karşı koruma görevi olduğu vurgulanacaktır.”

Tüm bunların yanı sıra, “atalarımızın kanıyla sulanmış topraklar”, “atalarımızın kanıyla boyanmış ay-yıldızlı bayrağımız”, “kanımızla canımızla korumamız gereken bu vatan” gibi ağır bir kan kokusu sindirilmiş ifadeler ilköğretimden başlayarak tüm eğitim müfredatına son derece bilinçli olarak serpiştirilmiştir. Bu anlayışla yetiştirilen gençlerin ruhlarının nasıl sakatlandığının en çarpıcı örneklerinden birine geçtiğimiz yıllarda tanık olmuştuk. Hatırlanacak olursa, bir grup ilköğretim öğrencisi kanlarıyla boyayarak yaptıkları bir bayrağı genelkurmay başkanına armağan etmişti. Bu, gencecik beyinlerin nasıl sakatlandığının tipik bir örneğiydi. Ancak ondan daha çarpıcı olan, genelkurmayın ve apoletli medyanın bunu bir övünç kaynağı olarak sunmalarıydı.

Halkı askerlikten soğutma “suçu”

Militarizmin Kemalist ideoloji eşliğinde damardan aşılandığı diğer bir kurumsa askerlik müessesesidir. Bugün ileri kapitalist ülkelerin büyük bir çoğunluğunda zorunlu askerlik uygulaması bulunmazken, Türkiye’de askerlik halen bir yılı aşkın bir süreyi kapsayan zorunlu bir hizmet olarak varlığını korumaktadır.

Milli Güvenlik Bilgisi ders kitabında askerlik şöyle tanımlanıyor: “Askerlik; Türk vatanını, Türk istiklal ve cumhuriyetini korumak için harp sanatını öğrenmek ve yapmak yükümlülüğüdür. Bu yükümlülük özel kanunlarla belirlenir. En yüce, bir yurt ve millet hizmeti olan askerlik, gençleri gerçek yaşam şartlarına alıştırır ve yetiştirir. Askerlik yapmayan kişi kendisine, ailesine ve yurduna faydalı olamaz.”

Bu anlayışın tahakkümü altındaki gençlik, 6 ilâ 15 ayını orduda esaret altında geçirmek zorundadır. Askerlik konusunda yerleşik uygulama dışında fikir beyan etmekse alenen suçtur. Türk Ceza Kanununun “Millî Savunmaya Karşı Suçlar” başlıklı altıncı bölümü, “halkı askerlikten soğutma”yı ve “askerleri itaatsizliğe teşvik”i bir suç olarak tanımlamakta ve çeşitli cezalar öngörmektedir. Bu maddelerden ilki “Halkı askerlikten soğutma” başlıklı 318. maddedir:

MADDE 318. - (1) Halkı, askerlik hizmetinden soğutacak etkinlikte teşvik veya telkinde bulunanlara veya propaganda yapanlara altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Fiil, basın ve yayın yolu ile işlenirse ceza yarısı oranında artırılır.

Bunu takip eden “Askerleri itaatsizliğe teşvik” başlıklı madde ise şöyledir:

MADDE 319. - (1) Askerleri veya askerî idareye bağlı olarak görev yapan diğer kişileri kanunlara karşı itaatsizliğe veya yeminlerini bozmaya veya askerî disiplini veya askerlik hizmetine ilişkin görevlerini ihlâle yönelten ve tahrik edenler ile kanunlara, yeminlere veya disiplin veya diğer görevlere aykırı hareketleri askerler önünde öven veya iyi gördüğünü söyleyen kimselere, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Fiil, alenî olarak işlenmişse iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. (3) Fiil, savaş zamanında işlenmiş ise ceza bir katı oranında artırılır.

Bu maddeler yüzünden her yıl yüzlerce dava açılmakta, sosyalistler, demokratlar, gazeteciler, vicdani redciler, bu maddelere aykırı davranmaktan hapis cezalarına mahkûm edilmektedir. Bunun için, zorunlu askerlik konusunda fikir beyan etmek, TSK’nın başarısızlıkları konusunda laf etmek, ölenlerin tümünün emekçi çocukları olduğunu dile getirmek, askerlere üstleri tarafından verilen insanlık dışı emirleri eleştirmek, erlerin köle olarak kullanılmasına karşı çıkmak yeterlidir.

* * *

Almanya gibi militarist bir ülkede bu konuya özel olarak eğilen komünist önder Karl Liebknecht, militarizmin dış düşmana karşı bir silah ve savunma aracından ibaret olmadığını dile getirerek şunu vurgulamaktadır:

“Sınıf uzlaşmazlıkları keskinleştiği ve proletaryanın sınıf bilinci güçlendiği ölçüde gün geçtikçe ön plana geçen, militarizmin dış biçimini ve iç kimliğini gittikçe daha çok belirleyen bir ikinci görevi daha vardır: Bu görev, varolan toplumsal düzeni korumaktan ve kapitalizmle gericiliği işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi karşısında savunmaktan ibarettir. Militarizm burada, sınıf mücadelesinin basit bir aracı olarak, polis ve adaletle, okul ve kiliseyle ilişki içinde, sınıf bilincinin gelişmesini engellemeye ve ne pahasına olursa olsun, halkın çoğunluğunun iradesine karşı, bir azınlığa devlet içinde egemenlik ve sömürü özgürlüğü sağlamaya yönelik bir araç, egemen sınıfların ellerinde bulunan bir araç olarak görünmektedir.” (Karl Liebknecht, Seçme Yazılar – Militarizme Karşı Sınıf Mücadelesi, Belge Yay., 2009, s.91)

Türkiye’de de sınıf mücadelelerinin keskinleşmesi ve Kürt ulusal mücadelesinin yükselişe geçmesine paralel olarak militarizmin dozu artış göstermiştir. 12 Eylül askeri faşist darbesi ve sonrası bunun en tipik göstergesidir. Sınıf bilincinin gelişmesini engellemek ve sınıf mücadelesinin önünü kesmek için tezgâhlanan bu darbe, önce balyozu yükselen sınıf hareketine indirmiş, arkasından da Kürt halkına karşı saldırıya geçmiştir. İç ve dış düşman algısının paranoya düzeyine yükseltildiği darbe döneminde ve sonrasında kitleler korkunç bir militarizm bombardımanına maruz bırakılmışlardır. Bu sayede, yaşadığı tüm acılara rağmen devleti ve orduyu kutsamaya devam eden, otorite karşısında tir tir titreyen, devletin resmi söylemi dışında bağımsız fikir geliştiremeyen, geliştirenlere “yıkıcı, bölücü, irticacı” düşmanlar gözüyle bakan, çocuklarını ölmeye ve öldürmeye davul zurnayla gönderen bir Türkiye toplumu yaratılmak istenmiş ve bunda büyük ölçüde başarılı olunmuştur. Dolayısıyla bugün doruğa tırmanan burjuva kapışmada halkın yarısının ordunun başını çektiği statükocu kesimi desteklemesi hiç de şaşırtıcı değildir. Belki asıl şaşırtıcı olan, bunca militarist yüklemeye rağmen geri kalan yarının sağduyuyla hareket ediyor oluşudur. Bu sağduyulu kesimin önemli bir bölümünü, 30 yıldır korkunç bir devlet saldırısı altında bulunan Kürtlerin oluşturduğunu da belirtmek gerek.

Türkiye’nin son yirmi yılda hızlı bir dışa açılma süreci yaşaması ve bunun Avrupa Birliği müzakereleriyle örtüşmesi, aslında toplumda da hızlı bir kültürel dönüşüme yol açmış bulunuyor. Demokrasi kültürünün gelişmeye başlaması, devletin sorgulanabilir, eleştirilebilir, hatta hesap sorulabilir bir aygıt olduğu, ordunun her açıklamasının ve her eyleminin doğru olmadığı, vatandaş olarak çeşitli haklara sahip olunduğu anlayışı belirgin bir şekilde yaygınlaşmaktadır. Bunda, burjuvazi içinde kızışan kapışma sayesinde, şimdiye dek asla dile getirilmeyen gerçeklerin ve bilgilerin medya aracılığıyla geniş kitlelere yansımasının da önemli bir payı vardır. Militarizmden medet uman devletlûların bir yandan “çağdaş uygarlık”tan bahsedip öte yandan Avrupa Birliği’nin gerektirdiği reformlara direnmelerinin en önemli nedeni, emekçi kitlelerdeki uyanışın daha da derinleşerek gelişmesi ve bugüne dek koruyageldikleri ayrıcalıklarını yitirecek olmaları değil midir zaten?

Militarizm geleneğinin tarihsel olarak güçlü olduğu bu topraklarda, komünistler açısından militarizme karşı mücadele kapitalizme karşı mücadelenin vazgeçilmez ve önemli bir unsurudur. 20. yüzyılda SSCB, Çin, Vietnam, Kore, Kamboçya gibi Doğu toplumlarında sosyalizm adına koyu bir militarizm eşliğinde ortaya çıkan despotik-bürokratik diktatörlük garabetleri, komünistlerin bu konuda ne denli uyanık olmaları gerektiğini gösteriyor. Kemalizmden kopamayan, halka tepeden bakan ve farkında olmadan militarizme teslim olan bir sosyalist hareketin, demokratik bir sosyalizm geleneği yaratması da, demokratik bir işçi devleti yolunda işçi sınıfına öncülük etmesi de mümkün değildir.



[*] 1961 Anayasasından önceki hiçbir anayasada geçmeyen bu ibare 1961 Anayasasında (1971’deki değişiklikleriyle birlikte) 16 kez, 1982 Anayasasında ise 25 kez geçmektedir. Açıktır ki, çok partili rejime geçilmesiyle birlikte halkın devlet partisi CHP’ye yüz çevirip Demokrat Partiyi iktidara taşıması ve o ana dek içine sıkıştırıldığı sınırları zorlamaya başlaması, asker-sivil bürokraside egemenliğini yitireceği endişesini doğurmuştur:

“1945’e kadar Anayasal metinlerde altının çizilmesine gerek duyulmayan ve tek parti rejimi içerisinde «farzedilerek» korunan devlet ve millet aynılığı; 1945’den sonra oy faktörü ile bozulmaya başlanınca, 1960’tan sonra, siyasal ve düşünsel faaliyetlerin üst sınırını çizecek şekilde yeniden Anayasaya yerleştirildi. Böylece bürokrasinin önceliği sorununa bir ara yol bulunmuş oldu: Çok partili demokratik siyasal yaşam kendi kuralları içerisinde devam edecek, fakat, siyasal düşünce ve eylemin üst sınırı devletin «devletin ülke ve milletiyle bölünmez bütünlüğü» olarak çizdiği (ve ne anlama geldiği zamana ve zemine göre değişim gösterebilen) çerçeveyi taşamayacaktı.” (Mete Kaynar, Devletin Ülkesi ve Milleti, Özgür Üniversite Yay.)

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 65, Ağustos 2010