“Kâğıt Parçaları” ve Savaş Suçları


Geçtiğimiz haftalarda Wikileaks adlı bir internet sitesinde, 90 binden fazla gizli belge yayınlanarak ABD ve müttefiklerinin Afganistan’da işledikleri bazı savaş suçları deşifre edildi. On binlerce belgeyi daha yayına sokacağını açıklayan site bir anda gündeme otururken, beklendiği üzere Amerikan devletinin ve egemenlerin tüm şimşeklerini de üzerine çekti. Aynı günlerde emekli koramiral Atilla Kıyat’ın bir televizyon programında “faili meçhul”lerin devlet politikası olduğuna dair açıklamalarıysa, TC’nin işlediği savaş suçlarının da gündeme gelmesine yol açtı. Kuşkusuz tüm bunlar gizli belge gerektirmeyen ve yıllardır dile getirilen çıplak gerçeklerdir. Ancak malûmun resmi belgelerle ilâmı, bu gerçeklerin geniş halk kitleleri tarafından bilinir hale gelme fırsatı sunduğundan egemenleri çileden çıkarmaya yetmektedir.

Burjuva devletlerin yürüttükleri emperyalist ve haksız savaşlar, milyonlarca emekçinin boğazlandığı, kitlelerin en acımasız yöntemlerle katledildiği insanlık suçlarıdır. Ancak burjuvazi, kendi hukukunca bunu bir insanlık suçu olarak saymamaktadır. Yine de Birleşmiş Milletler gibi kurumları aracılığıyla ve Cenevre Sözleşmesi gibi emperyalist anlaşmalarla, savaşan taraflar arasında vahşetin sınırlarını çizme ihtiyacı duymakta ve bu hukukun dışına çıkan eylemleri “savaş suçu” saymaktadır. Silahını teslim eden ve savaşta yer almayan insanların hayatlarına kastetmek, onlara sakat bırakacak şekilde muamele etmek, işkence yapmak, rehin almak, onurlarına tecavüzde bulunmak, olağan bir mahkemede adil bir yargılama yapmaksızın mahkûm ya da idam etmek Cenevre Sözleşmesine göre “savaş suçu” sayılmaktadır. Aynı şekilde, kitle imha silahları kullanmak veya yasaklı silahlara başvurmak da bu sözleşmeye göre savaş suçudur. Ne var ki kapitalist dünya düzeninde burjuva devletlerin sınırlarını bizzat kendilerinin belirledikleri “savaş suçlarını” işlemeleri istisna değil kuraldır. Çeşitli sızdırmalar sayesinde ortaya çıkan son belgeler de, Afganistan ve Irak bağlamında bu tür savaş suçlarının sadece küçük bir bölümünün ifşa edilmesinden ibarettir.

Wikileaks’in deşifre ettikleri

Adını “sızdırmak” fiilinden alan Wikileaks, 2006 yılında kurulan ve çeşitli devletlerin işledikleri savaş suçlarının, gizli ittifakların, kirli ilişkilerin vb. yer aldığı çeşitli dokümanları deşifre etmesiyle ünlenen bir internet sitesi. Tüm dünyadaki internet kullanıcılarının kolaylıkla metin ekleyebildiği “wikipedia” türü bu sitede son olarak yayınlanan 92 bin belge ise, Afganistan’da yürütülen emperyalist savaşın 2004-2009 yılları arasındaki safhasına ilişkin gizli raporları içeriyor. Bu raporlar Taliban’ın silah ve insan gücünün emperyalist güçlerin yansıttığından çok daha büyük olduğunu gösteriyor. Burjuva devletler savaştıkları kuvvetlerin gücünü olduğundan az göstermek gibi çarpıtmalara psikolojik savaşın bir parçası olarak sıkça başvuruyorlar. Taliban’ın çok büyük bir güç kaybına uğradığı, Afganistan’da yürütülen savaşta zaferin çok yakın olduğu türünden yalanlar Amerikan devleti tarafından büyük bir propaganda balonuyla pazarlanmaya çalışılıyor. Tıpkı Türkiye’de devletin PKK’yi üç beş eşkıyadan oluşan terörist bir grup olarak göstermesi, kitle desteğini inkâr etmesi, 30 yıldır sürekli olarak tükendiğini söylemesi ve zafer ilan etmesi gibi. Ancak Kürt halkına yönelik haksız savaşın PKK’nin kitle desteğini 20 yıl öncesiyle kıyaslanmayacak ölçüde arttırmasına yol açmasında görüldüğü üzere, emperyalist savaş da işgal ordusuna karşı direniş gücü olarak görülen Taliban’ın güç yitirmek yerine daha da güçlenmesine yol açmıştır. Yayınlanan gizli belgeler bu gerçeği açıkça ortaya koyuyor. ABD ve müttefiklerini asıl rahatsız eden de bunun faş edilmesi.

Bunun yanı sıra, raporlar çok sayıda savaş suçunu ifşa ediyor. Afganistan’da doğrudan Pentagon’dan emir alan gizli bir komando birliğinin oluşturulduğu, “Görev Gücü 373” adı verilen bu birliğin yasadışı ölüm listeleri hazırlayarak Taliban’la bağlantılı olduğu iddia edilen kişileri ve muhalif unsurları hedef aldığı, bu insan avcılarından diğer emperyalist güçlerin de bilgisi olduğu ve bunları himaye ettikleri resmi belgelerle deşifre ediliyor. Taliban militanı denerek yüzlerce sivilin katledildiği, otomobillere ateş edilerek çocukların vahşice öldürüldüğü, sağır bir kişinin “dur” ihtarına uymadığı gerekçesiyle vurulduğu da öyle. Belgeler Afganistan’daki savaş suçlarını gerçekleştirenin sadece ABD askerleri değil, Almanya’dan Avustralya’ya, Fransa’dan İngiltere’ye tüm müttefik güçler olduğunu da açığa seriyor. Okul otobüsünü tarayan Fransız birlikleri, daha önce saldırıya uğradıkları bir köyden intikam almak için o köydeki bir düğünü bombalayan Polonya askerleri, intihar bombacısı diyerek sivilleri katleden İngiliz birlikleri… Şunu da vurgulayalım ki, Afganistan’da 800 askeri bulunan ve o bölgedeki NATO güçlerinin komutasını da üstlenen TC, “biz muharip güç olarak orada bulunmuyoruz” yalanlarıyla halkı kandırmaya çalışadursun, tıpkı diğer emperyalist güçler gibi o da bu katliamların birinci derecede sorumluları arasında yer almaktadır.

ABD’de gerek Cumhuriyetçi gerekse Demokrat burjuva temsilciler bu sızdırma operasyonundan dolayı Wikileaks’e ateş püskürüyorlar.[1] ABD’li kimi milletvekilleri “bunları sızdıranlara idam cezası verilmeli” diyerek ayağa kalkmış durumda. “Demokrasi ve özgürlük” götürme iddiasıyla Ortadoğu’yu yakıp yıkan ABD’de, sözde demokrasi havarisi kesilen tüm sistem temsilcileri, bu sitenin Pentagon’un “siber savaş” yöntemleriyle çökertilmesi, yargılandığı için ABD’yi terk eden ve hangi ülkede olduğu tam olarak bilinmeyen site kurucusunun derhal ABD’ye iade edilmesi, edilmezse bir CIA operasyonuyla derdest edilip hapse tıkılması için feryat ediyorlar. Ancak Wikileaks, hizmet sağlayıcıları birden fazla ülkeye yayılarak yoğun teknik güvenlik önlemleriyle çalışan bir site olduğundan, kolayca kapatılamıyor ve çökertilemiyor. Buna karşılık, devlet güvenliğini tehlikeye atmak, teröre destek vermek, devlet sırlarını düşmanlara ifşa etmek gibi klasik suçlamalarla hedef tahtasına oturtularak, yayınlayacağını duyurduğu yeni belgeleri ifşa etmemesi için yoğun baskı ve tehditlere maruz kalıyor.

Yaşadığımız topraklarda da, TC’nin işlediği savaş suçlarını ifşa eden, Kürt halkının ve sosyalistlerin maruz kaldığı baskıları teşhir eden yayın organları baskı, tehdit ve yıldırma çabalarıyla yüz yüze. Bilinçli bir devlet politikasının sonucu olarak Kürtlerin gazete büroları bombalanıyor, sistem muhalifi gazeteler ve dergiler kapatılıyor, dağıtımları engelleniyor, gerçekleri dile getiren gazeteciler ve sosyalistler katlediliyor, on yılları bulan hapis cezalarına çarptırılıyor. Son yıllarda doğrudan Genelkurmay tarafından hazırlanan andıçlarla fişlenen internet siteleri de aynı baskılardan nasibini alıyor. Ancak apoletli Türk medyası, Afganistan ve Irak’ta işlenen savaş suçlarına ve sivil insanların katledilmesine gösterdiği ilgiyi, bu topraklarda onlarca yıldır işlenen savaş suçlarına ve binlerce Kürdün “faili meçhul” olarak anılan devlet güdümlü cinayetlere kurban gitmesine göstermedi, göstermiyor.

Bu topraklarda işlenen savaş suçları

Bilindiği gibi 12 Eylül 1980 faşist darbesinin ardından başta işçi hareketi olmak üzere her türlü halk muhalefetini ezip bastıran askeri cunta, ülkeyi büyük bir açık hava hapishanesi haline getirmişti. Faşist cunta 1983 seçimleriyle yerini parlamenter şala bürünmüş bir Bonapartist diktatörlüğe bırakırken, Türkiye bir olağanüstü burjuva rejimden bir başkasına geçiş yapmıştı. Özal iktidarı altında yaklaşık altı yıl boyunca devam eden Bonapartist diktatörlük son dönemlerinde giderek gevşerken, Kürt illerinde en ağır faşist uygulamalar devam edecekti. Bu uygulamalar “olağanüstü hal” adı altında 15 yıl boyunca sürdü. 1987 yılında ilan edilen ve Kürt illerini kapsayan OHAL, 30 Kasım 2002’ye kadar 46 kez uzatılarak yürürlükte kaldı. Faşist diktatörlük döneminde Diyarbakır Cezaevinde binlerce tutsağı en acımasız işkencelerden geçiren ve onlarcasını katleden devlet, OHAL döneminde de Kürtlere yönelik tarifsiz bir vahşet uyguladı.

OHAL uygulamasının yürürlükte olduğu özellikle 1990’lı yıllar boyunca 5 bine yakın köy boşaltılırken, milyonlarca Kürt zorunlu göçe maruz bırakıldı. Kürt illerinin asker ablukası altında tutulduğu bu dönem boyunca bölgede anayasa ve yasalar rafa kalkmış, her türlü demokratik hak askıya alınmıştı. İşkenceye uğramak, sorgusuz sualsiz zindana tıkılmak ve hatta katledilmek için Kürdüm demek yeterliydi.

Kürt ulusal mücadelesinin yükselişe geçtiği bu dönemde, devlet, PKK’ye ve Kürt halkına karşı kanlı bir savaş yürütürken, bu savaşın adını koymaktan ve resmen telaffuz etmekten sonuna kadar kaçındı. Savaşın resmen kabul edilmesinin getireceği uluslararası yaptırımlardan kaçınmak ve güçlü ve yenilmez devlet imajını diri tutmak için, PKK’yi son nefesini vermekte olan “terörist bir örgüt” ve onunla yürütülen savaşı da “terörle mücadele” olarak lanse etti. Oysa bu savaş ayağa kalkan Kürt halkına karşı açılan bir imha savaşıydı. OHAL döneminde 20 bin gerilla katledilirken 17 bin Kürt “faili meçhul” olarak gösterilen devlet güdümlü cinayetlere kurban gitti. Kurbanların büyük bir bölümünün cesetlerine bile ulaşılamadı. Jandarma ya da polis tarafından evlerinden, tarlalarından, işyerlerinden götürülüp kendilerinden bir daha haber alınamayan, aralarında çocukların ve yaşlıların da bulunduğu binlerce insan…

Devlet güçleri tarafından katledilip kaybedilenlerden birkaçının öyküsü şöyle:

1994 yılının 10 Temmuz akşamı İbrahim Çelik’in Batman’daki evinin kapısı 4 maskeli kişi tarafından çalındı. İbrahim’e Abdullah Şeker’in arandığını ve nerede olduğunu sordular. Şeker’in tütün nakliyatı yapmaya gittiğini ve evde olmadığını söylediğinde yerini göstermesi için beraberlerinde götürdüler İbrahim’i. Durumdan şüphelenen oğlu Edip de babasının peşinden gitti. Bir daha ikisinden de haber alınamadı.

Abdurrahman Coşkun 29 Ekim 1995’te kaybedildiğinde henüz lise 1 öğrencisiydi. Katledilmeden iki yıl önce, iki arkadaşıyla birlikte askerler tarafından alınarak bir mağaraya girmeye zorlanmışlardı. İçeri girdiklerinde gerillalara karşı kurulan mayınlı tuzak patlamış ve patlamada ağır yaralanan Abdurrahman bir gözünü, iki arkadaşı ise yaşamlarını yitirmişti. 1995’te köye baskın yapan askerler, Abdurrahman’la beraber 6 kişiyi daha gözaltına aldılar. Ertesi gün ailesi Dargeçit Savcılığına ve askeri tabura oğullarını sorduğunda “Bizde” cevabını aldı. İkinci gün tekrar gittiklerinde “5 kişiyi serbest bıraktık, iki öğrenciyi de Mardin’e gönderdik” dediler. Ama bir daha ne Abdurrahman’dan ne de diğerlerinden haber alındı. Abdurrahman Coşkun’un babası da köy ortasında işkenceyle katledildi.

Bunlar, yıllardır her Cumartesi günü Galatasaray Lisesi’nin önünde bir araya gelerek, devlet güçleri tarafından katledilen yakınlarının hesabını soran Cumartesi Annelerinin ve kayıp yakınlarının bu eylemleri esnasında anlattıkları kayıp öykülerinden sadece ikisi. Cumartesi Anneleri Galatasaray Lisesi önündeki eylemlerine 1995 yılında başlamış ve her hafta polis saldırısına uğramışlardı. Acılı analar 1999 yılında eylemlerine ara vermek zorunda kaldılar. Tam on yıl sonra, 2009 başında eylemlerini çok daha geniş bir katılımla yeniden başlatan kayıp yakınları, o zamandan bu yana her hafta bir kişinin kaybedilme öyküsünü duyuruyorlar kamuoyuna. Çığlıklarına ancak copla ve biber gazıyla yanıt veren devlete, “çocuklarımızın akıbetini açıklayın, faillerini yargılayın” diye sesleniyorlar acılı kayıp yakınları.

Bazı kayıpların ve “faili meçhul”lerin öykülerine ise geçtiğimiz günlerde Taraf gazetesinde[2] yer verildi:

İlyas Diril ve kuzeni Zeki Diril, İstanbul’da çalışarak biriktirdikleri parayla Şırnak’taki köylerine dönmek üzere yola çıktılar. 6 Mayıs 1994’te Uzungeçit jandarma kontrol noktasında gözaltına alınarak Uludere Jandarma Karakoluna götürüldüler. Yetkililer, İlyas ve Zeki’nin gözaltına alındığını ama sonrasında serbest bırakıldıklarını söylediler. Köylülerse Diril ailesine bu iki kişinin helikopterden atıldığını anlattılar.

Hüseyin Morsümbül henüz 18 yaşında bir lise öğrencisiydi. 12 Eylül askeri darbesinin hemen ardından, 18 Eylülde, Bingöl’deki evinden Albay Durmuş Kıvrak komutasındaki askerler tarafından ailesinin gözü önünde alınıp götürüldü. Annesine “ifadesini alıp bırakacağız” dediler. Oğlunu sormaya giden babasına işkence yapıldı. Her gün karakola gidip gelen anne oğlu hakkında bir bilgi elde edemedi. Daha sonra bir asker, Hüseyin’in öldürüldükten sonra bir battaniyeye sarılarak Murat Nehri’ne atıldığını gördüğünü söyledi.

Batman HEP üyesi Aydın Ay, 14 Temmuz 1993 akşamı evinden yakındaki bakkaldan sigara almak için çıktı ve bir daha geri dönmedi. Komşuları Aydın’ın sivil kişilerce zorla bir arabaya bindirildiğini anlattılar. Aile, oğullarının Batman İl Emniyet Müdürlüğü’nde olduğunu öğrendi. Annesi gözaltına alınan oğluna 14 gün boyunca her gün yemek ve sık sık temiz giysi götürdü. 15. gün yemek götüren anneye yemeği alamayacakları, Aydın’ın kendilerinde olmadığı söylendi. Aydın’ın izine bir daha rastlanmadı.

Ayşenur Şimşek eczacıydı. Henüz 25 yaşındaydı. Ankara Sağlık-Sen’in kurucusu ve yöneticisiydi. Sendikal faaliyetleri nedeniyle sürekli tehdit ediliyordu. 24 Ocak 1995’te gözaltına alındı. Karakollara, Emniyet Müdürlüklerine, Savcılığa, İçişleri Bakanlığı’na yapılan başvurular sonuçsuz kaldı. Hepsi “Bizde yok” dediler. Yoğun bir arama kampanyası sonucu 78 gün sonra 12 Nisan 1995’de işkence edilmiş cansız bedeni Ankara Gölbaşı’nda bir mezarda gömülü bulundu.

Bütün bu katliamların devletin tepesindekilerin emriyle ve hükümetlerin bilgisi dahilinde gerçekleştirildiğine hiç şüphe yoktur. “Faili meçhul”ler dalgası 1990’ların ortalarında bilinçli bir devlet politikası olarak tırmanışa geçerken, o dönemde emniyet genel müdürlüğünden içişleri bakanlığına pek çok üst düzey görevde bulunan Mehmet Ağar, “devlet adına bin operasyon yaptım” diye övünüyordu. Onun operasyon olarak adlandırdığı şey, Kürt işadamlarının ve önde gelenlerinin öldürülmesini ve pek çok “faili meçhul”ü içeren bir katliamlar dizisiydi. Aynı dönemde başbakan Tansu Çiller de, “bu vatan için kurşun atan da yiyen de şereflidir” diyerek Çatlıları, Yeşilleri ve kontgerillanın uzantısı olan diğer seri katilleri bağrına basıyordu.

Bu kirli savaşta, sadece “faili meçhul” adı verilen cinayetlerle yetinmedi devlet. Kendisinin de imzacılarından olduğu Cenevre Sözleşmesinde sayılan ne kadar savaş suçu varsa hepsini işledi: Savaş uçakları ve helikopterleri tarafından bombalanan köyler, küle döndürülen ormanlar, uygulanan tarifsiz işkenceler, kimyasal silahlarla gerçekleştirilen katliamlar ve daha niceleri…

Bugün Afganistan’da emperyalist işgal ordusunun 200 civarında sivili öldürdüğü ortaya çıktığında timsah gözyaşları dökenler, bu ülkede binlerce Kürt benzer yöntemlerle katledilirken gıklarını çıkarmayanlardır. Üstelik bu savaş suçları bugün de devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde, Mersin’de “terörist” diye kovalanan yedi yaşındaki oğlunu korumak isteyen Nezir Borak’ın, Kürt mahallelerinde “Kemikkıran” olarak tanınan bir çevik kuvvet amiri tarafından hedef alınarak başından vurulması bunun en son örneklerinden biri. Üstelik bu canilik, geçtiğimiz aylarda Muğla’da bir polis tarafından kasten vurularak öldürülen Kürt üniversite öğrencisi Şerzan Kurt’un acısı henüz taptazeyken gerçekleştirildi. Öldürüldükten sonra işkence edilerek parçalanan gerilla cesetleri de bu topraklarda devlet eliyle işlenen savaş suçlarının bir örneği. Veya TC’nin gerillaları imha ederken kimyasal silah kullanması ve bu bugünlerde Alman Parlamentosunun gündemine taşındığı halde TBMM’nin sağır ve kör kesilmesi.

Son aylarda yeniden tırmandırdığı savaşta Türk ordusu yine her türlü hukuksuzluğa ve insanlık dışı uygulamaya başvuruyor. Ormanlar yakılıyor, yollara kurulan barikatlarla halk canından bezdiriliyor, Kürt halkına yönelik bir linç dalgası yaratmak üzere çeşitli provokasyonlar tertipleniyor. Bu arada statükocu kesim kudurgan bir şovenizmle yeniden saldırıya geçerken MHP’den OHAL çağrıları ve imha çığlıkları yükseliyor. PKK’nin 20 Eylül’e kadar eylemsizlik kararı alması, akan kanın bir süreliğine durması için bir fırsat olarak değerlendirilmek yerine, MHP’sinden CHP’sine statükocu odaklarca “teröristlerle müzakere ediliyor” yaygarasıyla karşılanıyor. Yani hiç utanmadan “kan akmaya devam etsin” diyorlar bu savaş tacirleri.

Bugün Afganistan’dan Irak’a, Kürdistan’dan Filistin’e, Sudan’dan Kolombiya’ya, tüm dünyada, ezilen halkları ve emekçileri katledenler aynı sınıfın mensuplarıdır. Onlar savaşta da barışta da, emekçilere ezada ve cefada hiçbir sınır tanımayanlardır. Tek amaçları vardır: sömürü imparatorluklarını baki kılmak. Ama ne kadar saldırganlaşırlarsa saldırganlaşsınlar, dünya işçi sınıfı eninde sonunda bu zulüm saltanatını sona erdirecektir. İşte bu gerçek, burjuvazinin kâbusudur.



[1] Wikileaks’te yayınlanan belgelerin, 22 yaşındaki bir ABD askeri tarafından sızdırıldığı iddia ediliyor. Wikileaks, Irak’ta bir Amerikan helikopterinin ateş açarak 12 sivili katletmesinin görüntülerini yayınlamış ve Irak’ta istihbarat uzmanı olarak görev yapan er Bradley Manning, görüntüleri Wikileaks’e sızdırdığı gerekçesiyle tutuklanarak ABD’deki bir askeri cezaevine hapsedilmişti. Amerikan ordusu, sadece görüntüleri değil 260 bin sayfa gizli diplomatik mesajı sızdıranın da Manning olduğunu iddia ediyor.

[2] Burhan Ekinci, “Faili Meçhuller Meçhul Kalmasın”, Taraf, 20-21 Ağustos 2010

(Kaynak: Marksist Tutum dergisi, no: 66, Eylül 2010)