Navigation

KOBİ Güzellemeleriyle Örtülen Tekelleşme Gerçeği

Kapitalist sistem, insanlığı, çoktandır akıldışı hale gelmiş bir üretim tarzı içinde kıvrandırıyor. Üretim araçları üzerinde özel mülkiyet tekeli kuran kapitalist azınlık, yaratılan zenginliğin her geçen gün daha da artan bir bölümünü gasp ederken, bu zenginliği üreten emekçi kitleler giderek daha fazla yoksullaşıyor. Burjuvazinin tüm yalan ve çarpıtmalarının aksine, bu sistemin ürettiği eşitsizlik tablosu düzelmek bir yana daha da derinleşiyor. Bugün gelinen noktada, milyarlarca emekçinin kollektif bir şekilde yarattığı toplam zenginliğin yüzde 46’sı, en zengin yüzde 1’lik dilimin elindedir. Buna karşılık dünya nüfusunun yarısına, bu zenginlikten sadece yüzde 0,7’lik bir pay düşmektedir.

Bu korkunç gerçekliğe rağmen burjuva ideologlar, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet tekeline ve işçi sınıfının ürettiği artı-değerin gaspına dayanan kapitalizmi nihai bir sistem olarak kutsamaktan geri durmuyorlar. İşçi sınıfını yoksulluk girdabında kıvrandıran ve küçük üreticileri yıkıma sürükleyerek proletaryanın saflarını her geçen gün daha da kalabalıklaştıran burjuvazi, özel mülkiyetin kutsallığından, girişimcilik ruhundan, fırsat eşitliğinden, serbest rekabetten dem vurmayı sürdürerek, emekçi kitleleri zehirli bir yanılsamalar alemine hapsetmeye çalışıyor. Elbette bütün bu söylemlere azgın bir sosyalizm karalaması da eşlik ediyor. Burjuvazi, sosyalizmin üretim araçlarını ellerinden alıp onları mülksüzleştireceğini söyleyerek küçük üreticileri sosyalizm saflarından uzak tutmaya uğraşıyor. Oysa üreticileri üretim araçlarından ve ürettikleri üründen koparan, dünya nüfusunun ezici bir çoğunluğunu mülksüzleştiren ve mülkiyeti giderek çok daha küçük bir azınlığın elinde toplayan bizzat kapitalizmdir. Dünyadaki toplam zenginliğin yarısının bir avuç kapitalist tarafından gasp edilmiş olması, insanlığın mahkûm edildiği bu üretim sisteminin akıldışılığını yeterince açık bir şekilde göstermektedir.

Bu hakikate rağmen, burjuva ideologlar, tekellerin krallığının hüküm sürdüğü bir dünyada küçük işletmelere ve küçük mülkiyete güzellemeler düzerek gerçekliği tümüyle çarpıtıyorlar ve geniş kitleleri boş hayallere sürükleyerek bu sömürü sisteminin ömrünü uzatmaya çalışıyorlar.

Burjuva iktisatçılar, küçük işletmeler geliştikçe üretimin artacağını, işsizliğin azalacağını, gelir dağılımının düzeleceğini, ekonominin rekabet gücünün artacağını, yatırım düzeyinin yükseleceğini iddia ediyorlar. Onlara göre, “girişimcilik ruhunu canlı tutan” küçük işletmeler, mülkiyetin geniş bir tabana yayılması açısından da önemli bir rol oynuyorlar.

Oysa kapitalizmin sermayeyi merkezileştirme eğilimi bu tür işletmelerin gelişmesinin önünde aşılamaz bir engel oluşturmakta, dolayısıyla bunların gelişmeleri varsayımıyla yapılan tüm tahlilleri otomatik olarak geçersiz kılmaktadır. Günümüz dünyasında, sadece Türkiye gibi ülkelerde değil, AB ve ABD’de de, toplam işletme sayısı içinde küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin (KOBİ[1]) sayısı doğal olarak oransal bir çokluk teşkil etse de, söz konusu tezleri dillendiren burjuva iktisatçılar bile, bunların toplam üretimde ve yatırımda orta düzeyde bir yer tuttuklarını, ekonomiye az sayıdaki büyük tekeller tarafından yön verildiğini itiraf etmek zorunda kalmaktadırlar. Nitekim aşağıdaki somut veriler bu olguyu net bir şekilde gözler önüne sermektedir:

“İlk 200 şirket, dünya ekonomik faaliyetinin dörtte birinden fazlasını gerçekleştiriyor. 1982’de en büyük 200’ün satışları dünya Gayri Sâfi Hasılası’nın (GDP) %24,2’sini oluştururken, bu oran bugün %28,3’e yekselmiş görünüyor. İlk 200’ün toplam satışları, en büyük ekonomik gücü temsil eden 9 devlet dışında kalan 182 ülkenin satışlarından daha fazla... Daha 1990’lı yılların ilk yarısında, 6 çokuluslu şirket dünya otomobil lastiği üretiminin %85’ini, 5 otomobil üreticisi firma dünya üretiminin %50’sini, sadece 2 şirket kahve üretiminin neredeyse tamamını, tek bir grup (Intel) dünya mikroprosesör üretiminin %60’nı, 4 şirket telekomünikasyon ürünlerinin %70’ini, sadece 7’si dünya hububat ticaretinin %77’sini gerçekleştiriyor. Boeing ve Airbus ikilisi dünya sivil havacılık alanının %95’ine hâkim... Sadece Mitsubishi, dünyanın en çok nüfuslu dördüncü ülkesi olan Endonezya’dan daha büyük ekonomik güce sahip... Ford, Güney Afrika Cumhuriyetinden, General Motors Danimarka’dan, Toyota da Norveç’ten daha büyük ekonomik gücü temsil ediyor... En büyük 200’ün ekonomik gücü dünya nüfusunun beşte dördünden daha büyük.”[2]

KOBİ kapsamına giren işletmelerin sayıca ağırlıkta bulunmalarına rağmen, gelir dağılımının düzelmek bir yana büyük sermaye lehine sürekli bozulduğu da tartışma götürmez bir vakıadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bugün dünya zenginliğinin neredeyse yarısı, yüzde 1’lik en zengin kesim tarafından gasp edilmektedir. Bu meblağ dünya nüfusunun yarısının sahip olduğu toplam zenginliğin 65 katıdır.[3] Söz konusu eşitsizlik, kişi başına düşen milli gelirin yüksek göründüğü en ileri kapitalist ülkelerde de aynı çarpıcılıkla hüküm sürmektedir. Örneğin ABD’nin en zengin 400 kapitalisti, ülke nüfusunun yarısının, yani 150 milyon insanın sahip olduğundan daha büyük bir zenginliğe sahiptir.

Türkiye’ye bakacak olursak da farklı bir tabloyla karşılaşmıyoruz. 2012 yılında Türkiye’nin en yoksul yüzde 20’lik kesimi (yani 15 milyon insan) milli gelirden 47 milyar dolarlık bir pay alabilmiştir. Öte yandan aynı yıl Türkiye’nin dolar milyarderleri listesine giren en zengin 44 kapitalistin kişisel serveti 118 milyar dolar olmuştur. Başka bir deyişle bu 44 burjuva, 15 milyon yoksul emekçinin toplam yıllık gelirinin 2,5 katına eşit bir servete sahiptir. Bu korkunç eşitsizlik tablosunda geçtiğimiz yıl da değişen bir şey olmamıştır. Dolayısıyla küçük işletmelerin sayıca fazla oluşu gelir dağılımında düzelmeye yol açmamakta, mülkiyet ise geniş bir tabana yayılmak bir yana giderek çok daha az elde toplanmaktadır.

Küçük işletmelerin sayısal çoklukları nedeniyle istihdamda önemli bir rol oynadıkları doğrudur. Fakat söz konusu istihdam, bizzat bu işletmelerin karakterinden ötürü son derece kırılgan bir temele sahiptir. En ufak bir ekonomik krizde ya da pazar daralmasında okkanın altına ilk gidenler küçük işletmeler olmakta, dolayısıyla bu tür işletmelerde çalışan işçiler her an işsiz kalma riski ve gerçekliğiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Küçük işletmelerin büyükler karşısında dayanabilmek için maliyetleri asgari düzeyde tutma zorunlulukları, asgari sayıdaki işçiye azami işin dayatılmasını, dolayısıyla sürekli bir küçülmeyi de beraberinde getirmektedir. Nitekim bu tür işletmelerde birkaç yıldan uzun süre çalışan işçilerin sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır.

Burjuva ideologların “girişimcilik ruhunu canlı tutmak” dedikleri şey ise, boş küçük-burjuva hayalleri diri tutmaktan başka bir anlama gelmemektedir. Türkiye’de bu hayallerin, kapitalizmin uzun bir geçmişe sahip olduğu ve proletaryaya sınıf kimliğini net bir şekilde kabullendirdiği Batı ülkeleriyle kıyaslanmayacak kadar canlı olduğuna kuşku yoktur. Ancak bu ruhun diriliği, kendi dükkânının ya da atölyesinin sahibi olan küçük-burjuvaziye proletaryadan daha parlak ve daha garantili bir hayat olanağı sağlamamaktadır. Büyük umutlarla atılan adımları, kısa süre içinde büyük borç yükleri ve iflaslar izlemektedir.

Nitekim düzen sözcüleri sürekli olarak KOBİ’lere ya da küçük işletmelere övgüler düzerken, bazen bunun büyük oranda bir ideolojik propaganda olduğunu ve anlamsızlığını ele veren itiraflarda da bulunabiliyorlar. Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, istifa etmesinden iki ay önce yaptığı bir konuşmada, “Dünyada cirosu 1 milyar doların üzerinde olan 8 bin şirket var. Türkiye’de ise 1 milyar doların üzeri cirosu olan sadece 30 şirket var. Ölçek konusunu Türkiye’nin muhakkak çözmesi gerekiyor” diyordu. Ardından da, Türkiye’de aile şirketlerinin ortalama ömrünün dünya ile kıyaslanmayacak kadar kısa, tarım arazilerinin ise çok bölünmüş olduğunu belirtiyor ve şirketlerin büyümesi, kümelenmesi ve ortaklık yapısına gitmesi gerektiğini söylüyordu. Tüm bunların anlamı açıktır: Gerek kapitalizmin işleyiş yasaları, gerekse burjuva hükümetlerin programları, küçüklerin elenmesi ve sermayenin büyükler elinde merkezileşmesi yönündedir. Bizzat TOBB tahminlerine dayanarak, 2014’te Türkiye’de küçük ve orta büyüklükteki yaklaşık 19 bin şirketin iflas etmesi beklenmektedir ki, kayıtdışı çalışan küçük işletmeler hesaba katıldığında bu sayının birkaç kat artacağı rahatlıkla öngörülebilir. Sonuç, “girişimcilik ruhu canlı” olan on binlerce insanın, kapitalizmin işleyiş yasalarına yenik düşerek büyük yıkımlarla yüz yüze gelmesidir. Zira kapitalizmde orman kanunları geçerlidir; güçlü olan zayıf olanı yok eder!

Mülkiyetin tekelleşmesi ve küçüklerin tasfiyesi

Marksizmin kurucuları, işlediği toprağın ve kullandığı aletlerin sahibi olan doğrudan üreticilerin topraktan ve geçim araçlarından nasıl yoksun bırakıldıklarını ve kapitalizm geliştikçe bu mülksüzleştirmenin bizzat kapitalistlerin mülksüzleştirilmeleri şeklinde devam ettiğini, çarpıcı bir şekilde sergilemişlerdir. Marx, ölümsüz eseri Kapital’de, kapitalist birikimin tarihsel eğilimini bilimsel tespitler ve öngörüler eşliğinde ortaya koymuştur:

“(…) bireylerin malı olan dağınık üretim araçlarının toplumsal olarak yoğunlaştırılmış üretim araçları haline, pek çok insanın cüce mülkiyetinin birkaç kişinin dev mülkiyeti haline dönüştürülmesi, büyük halk yığınlarının topraktan, geçim araçlarından ve emek araçlarından yoksun hale getirilmesi; halk yığınlarının bu korkunç ve ıstıraplı mülksüzleştirilmesi işlemi, sermayenin tarihinin başlangıcını oluşturur. (…) Doğrudan üreticilerin mülksüzleştirilmeleri, acımasız bir vahşetle ve en bayağı, en rezil, en küçültücü, en çirkin tutkuların dürtüsü altında gerçekleştirilmiştir.”[4]

Kapitalizmden önce, Batı tipi tarihsel gelişim çizgisindeki ülkelerde emekçilerin kendi üretim araçları (toprak, basit tarım aletleri, zanaatçıların iş aletleri) üzerindeki özel mülkiyetine dayanan küçük ölçekli üretim söz konusuyken, kapitalizmin gelişmeye başlamasıyla birlikte, kendi hesabına çalışan bağımsız emekçinin özel mülkiyetinin yerini, ücretli emeğin sömürülmesine dayanan kapitalist özel mülkiyet almıştır. Kapitalizm girdiği hiçbir sanayi kolunda eski işletme yöntemlerinin yaşamasına izin vermemiş, eski zanaatı yok etmiş, mülksüzleştirdiği zanaatçıları da ücretli emekçilere yani proletaryaya dönüştürmüştür. Ne var ki, Marx’ın dile getirdiği gibi, mülksüzleştirme süreci bununla sona ermemiş, aksine daha büyük ölçekte devam etmiştir:

“Bu dönüşüm süreci eski toplumu tepeden tırnağa yeterince çözer çözmez, emekçiler proletaryaya ve onlara ait emek araçları sermayeye çevrilir çevrilmez, kapitalist üretim tarzı, kendi ayakları üzerinde duracak hale gelir gelmez, emeğin daha fazla toplumsallaşması, toprak ile diğer üretim araçlarının toplumsal olarak sömürülen ve dolayısıyla ortak üretim araçları haline daha fazla dönüştürülmesi ve özel mülk sahiplerinin daha fazla mülksüzleştirilmeleri yeni bir biçim alır. Şimdi mülksüzleştirilecek olan kişi, artık, kendi hesabına çalışan emekçi değil, birçok emekçiyi sömüren kapitalisttir.

“Bu mülksüzleştirme, kapitalist üretimin kendi içinde taşıdığı yasaların işlemesiyle, sermayenin merkezileşmesiyle gerçekleşir. Bir kapitalist, daima birçoklarının başını yer. Emek sürecinin, gitgide boyutları büyüyen kooperatif şekli, bilimin bilinçli teknik uygulaması, toprağın yöntemli bir biçimde işlenmesi, emek araçlarının ancak ortaklaşa kullanılabilir emek araçlarına dönüştürülmesi, bütün emek araçlarının bileşik toplumsal emeğin üretim araçları olarak kullanılmasıyla sağlanan tasarruf, bütün insanların dünya pazarı ağına sokulması ve böylece kapitalist rejimin uluslararası karakteri, bu merkezileşmeyle ya da birçok kapitalistin birkaç kapitalist tarafından mülksüzleştirilmesiyle elele gider.” (age)

Sonuç olarak kapitalizm, gerek kentte gerek kırda ücretli emeğe başvurmaksızın kendi işgücünü kullanarak küçük ölçekli üretim yapan aile işletmelerini yok etmekle kalmamıştır. Ücretli emeği sömürerek varlık sürdüren fakat büyük sermaye karşısında rekabet gücü olmadığı için direnemeyen daha küçük kapitalistleri de iflasa sürükleyerek saf dışı bırakmaktadır. Daha büyük ve daha güçlü sermaye gruplarının hayatta kaldığı, diğerlerinin ise tasfiye olduğu bu süreç, sermayenin giderek büyük tekeller elinde toplanması sonucunu doğurmuştur. Marx ve Engels bu gerçekliği bir buçuk asır önce ortaya koyarak, tekellerin egemenlik çağı olan günümüz kapitalizmine, yani emperyalizme o günlerden güçlü bir projeksiyon tutmuşlardır.

Küçük üreticileri mülksüzleştirerek ücretli emekçiler haline getiren kapitalist üretim biçiminin yol açtığı bir diğer önemli sonuç ise, üretim araçlarını, ürünü ve emeği de toplumsallaştırmış olmasıdır. Engels bu olguya şöyle açıklık getirmektedir:

“… burjuvazi, bu sınırlı üretim araçlarını, bireysel üretim araçlarını ancak bir insan topluluğu tarafından kullanılabilecek toplumsal üretim araçları durumuna dönüştürmeksizin, güçlü üretici güçler durumuna dönüştüremezdi. Çıkrık, dokumacı eltezgahı, demirci çekici yerine iplik bükme makinesi, mekanik dokuma tezgahı, buharlı çekiç; bireysel atölye yerine yüzlerce ve binlerce insanın elbirliğini egemenlik altında bulunduran fabrika geçti. Ve tıpkı üretim araçları gibi üretim, bir dizi bireysel eylem durumundan bir dizi toplumsal eylem durumuna ve ürünler de bireysel ürünler durumundan toplumsal ürünler durumuna dönüştü. Artık fabrikadan çıkan iplik, dokuma, madeni eşya, bitmeden önce sıra ile zorunlu olarak ellerinden geçtikleri birçok işçinin ortaklaşa ürünü idiler. İşçiler arasında: «bunu yapan benim, bu benim ürünümdür» diyebilecek bir tek kişi yoktu.”[5]

Daha önce, bireysel üretici, kendine ait olan çalışma araçlarıyla ve kendisinin ya da ailesinin el emeğiyle ürettiği ürünün de sahibi konumundaydı. Burjuvazi üretim araçlarını büyük atölyelerde ve manüfaktürlerde toplayarak üretim araçlarını da, ürünleri de toplumsallaştırdı. Ne var ki, Engels’in dikkat çektiği gibi, toplumsal üretim araçları ve toplumsal ürünler, eskiden olduğu gibi bireysel üretim araçları ve bireysel ürünlermiş gibi işlem görmeye devam etti. O zamana kadar iş araçlarının sahibi, ürünü kendi ürünü olduğu için mal ediniyordu; oysa şimdi ürün kendi ürünü değil tamamen başkasının emek ürünü olduğu halde onu mal edinmeyi sürdürüyordu. Görüldüğü üzere, kapitalist üretim tarzında, üretilen ürünü mal edinen, ürünü üreten işçi değil üretim araçlarını sahiplenen kapitalisttir. “Üretim araçları ve üretim, özünde toplumsal hale gelmiştir. Fakat bunlar, herkesin kendi ürününe sahip olduğu ve pazara taşıdığı bireysel özel üretimi önşart koşan mal edinme biçimine tâbi kılınmıştır. Üretim tarzı, onun önşartını ortadan kaldırmasına rağmen, bu mal edinme biçimine tâbi kılınmıştır.”[6] İşte toplumsal üretim ile kapitalist mal edinme arasındaki bu bağdaşmazlık, yani bir yandan üretimi toplumsallaştırırken öte yandan üretim araçlarına özel mülkiyet prangası vurması, kapitalizmin temel çelişkisini oluşturmaktadır.

Marx ve Engels kapitalizmin işleyiş yasalarını ve eğilimlerini ortaya koyarken bunu akademik bir çalışma olarak değil, proleter devrimlerin ve komünizmin kaçınılmazlığını bilimsel temellere dayanarak ortaya koymak ve bu kaçınılmaz devrimci eylemi gerçekleştirecek olan proletaryaya yol göstermek için yapıyorlardı. Onlar insanlığın önünde ayakbağı oluşturan bu çelişkinin de ancak kapitalizmin yıkılmasıyla çözülebileceğini ve kapitalizmin bunun nesnel koşullarını da yaratan bir sistem olduğunu gösteriyorlardı. Marx, burjuvazinin, kapitalist dönüşüm sürecinin bütün avantajlarını gasp ettiğini ve tekeline aldığını, sermaye sahiplerinin sayısındaki azalmayla birlikte sefalet, baskı, kölelik, soysuzlaşma ve sömürünün de alabildiğine arttığını belirtiyor, ancak şöyle devam ediyordu:

“…ama gene bununla birlikte, sayıları sürekli artan, kapitalist üretim sürecinin kendi mekanizması ile eğitilen, birleştirilen ve örgütlenen işçi sınıfının başkaldırısı da büyür. Sermaye tekeli, kendisiyle birlikte ve kendi altında fışkırıp boy atan üretim tarzının ayakbağı olur. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, en sonunda, bunların kapitalist kabuklarıyla bağdaşamadıkları bir noktaya ulaşır. Bu kabuk parçalanır. Kapitalist özel mülkiyetin matem çanı çalar. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilirler.”[7]

Marx, küçük bir gasp edici azınlık tarafından mülksüzleştirilen emekçi yığınların, kendilerini mülksüzleştirenleri mülksüzleştirerek insanlığın gerçek tarihini başlatacağına işaret etmektedir. Dolayısıyla Marksizm, kapitalizmin yarattığı yıkımdan yakınmakla yetinip eskiye methiyeler düzen ve tarihin tekerleğini geri çevirmeyi arzulayan küçük-burjuva demokratların tersine, kapitalizmin sosyalizmin nesnel koşullarını nasıl döşediğine ve kendisini ortadan kaldıracak devrimci dinamiği nasıl yarattığına dikkat çekerek, insanlığa kurtuluşun gerçek yolunu göstermektedir.

Özel mülkiyet ve ulus-devlet duvarına çarparak tarihsel sınırlarına dayanan ve üretici güçlerin gelişiminin önünde büyük bir engel durumuna gelen kapitalist sistem, kendi mezar kazıcısı olan proletaryayı her geçen gün daha da büyüyen bir güç haline getirmiştir. İflasa sürüklenen küçük-burjuvaziyle birlikte safları kalabalıklaşan bu güç, üretim araçlarını özel mülkiyet prangasından kurtarıp gerçek anlamıyla toplumsallaştırarak, insanlığın gelişmesinin önünde korkunç bir engel oluşturan bu sistemi kökten yıkacaktır. Bundan sonrası için sözü, uzunca bir alıntı yapmak pahasına Engels’e bırakalım:

Proletarya, devlet iktidarını ele geçirir ve üretim araçlarını önce devlet mülkiyeti durumuna dönüştürür. Ama, bunu yapmakla, proletarya olarak kendi kendini ortadan kaldırır, bütün sınıf farklılıkları ile sınıf karşıtlıklarını, ve aynı biçimde, devlet olarak devleti de ortadan kaldırır. (…) Devletin gerçekten tüm toplumun temsilcisi olarak görüldüğü ilk eylem -üretim araçlarına toplum adına elkonması-, aynı zamanda onun devlete özgü son eylemidir de. Devlet iktidarının toplumsal ilişkilere müdahalesi, bir alandan sonra bir başkasında gereksiz duruma gelir ve sonra kendiliğinden uykuya dalar. Kişilerin hükümeti, yerini, şeylerin idaresi ve üretim işlemlerinin yönetimine bırakır. Devlet «ilga» edilemez, söner.”

“Üretim araçlarına toplum tarafından elkonulması ile, meta üretimi, ve bunun sonucu, ürünün üretici üzerindeki egemenliği ortadan kalkar. Toplumsal üretim içindeki anarşi yerine, bilinçli, planlı örgüt geçer. Bireysel yaşama savaşımı son bulur. Böylece, ilk kez olarak, insan, belli bir alanda, hayvanlar âleminden kesinlikle ayrılır, hayvansal yaşama koşullarından, gerçekten insanca yaşama koşullarına geçer. İnsanı çevreleyen, şimdiye kadar insanı egemenliği altında tutan yaşama koşulları alanı, şimdi, kendi öz toplum yaşamlarının efendileri oldukları için ve kendi öz toplum yaşamlarının efendileri niteliği ile, ilk kez olarak, doğanın gerçek ve bilinçli efendileri durumuna gelen insanların egemenliği ve denetimi altına geçer. (…) İnsanlar, işte ancak bu andan başlayarak kendi tarihlerini tam bir bilinçle kendileri yapacak; onlar tarafından harekete getirilen toplumsal nedenler, ağır basan bir biçimde ve durmadan artan bir ölçüde, işte ancak bu andan başlayarak onlar tarafından istenen sonuçları vereceklerdir. İnsanlığın, zorunluluk dünyasından özgürlük dünyasına sıçrayışıdır bu.”

“Bu dünyayı kurtarma işinin üstesinden gelmek: işte modern proletaryanın tarihsel görevi. Bu işin tarihsel koşullarını, ve bu yoldan içyüzünü derinliğine irdelemek, ve böylece bugün ezilen sınıf olan bu işi görmekle görevli sınıfa, kendi öz işinin koşulları ve içyüzü üzerine bilinç vermek: İşte proleter hareketin teorik ifadesi olan bilimsel sosyalizmin görevi.”[8]

Görev proletaryayı ve onun devrimci öncülerini bekliyor!



[1] Türkiye’de AB kriterleri baz alınarak oluşturulan yasal mevzuata göre, küçük ve orta büyüklükteki işletmeler (KOBİ) büyüklüklerine göre üç gruba ayrılmaktadır: 1) 10 kişiden az yıllık çalışan istihdam eden, yıllık net satış hâsılatı​ veya mali bilançosundan herhangi biri 1 milyon TL’yi aşmayan mikro ölçekli işletmeler; 2) 50 kişiden az yıllık çalışan istihdam eden, yıllık net satış hâsılatı​ ve mali bilançosu 8 milyon TL’yi aşmayan küçük ölçekli işletmeler ve 3) 250 kişiden az yıllık çalışan istihdam eden, yıllık net satış hâsılatı​ ve mali bilançosu 40 milyon TL’yi aşmayan orta ölçekli işletmeler.

[2] Fikret Başkaya, Çokuluslu Şirketlerin Dünyası, www.ozguruniversite.org

[3] Working for the Few: Political Capture and Economic Inequality, Ocak 2014, www.oxfam.org

[4] Otto Rühle, Marx’ın Kapital’i, Tarih Bilinci Yay., s.195

[5] Engels, Anti-Dühring, Sol Yay, 2. bsk.,, s.427-28

[6] Engels, Anti Dühring, İnter Yay., s.355

[7] Otto Rühle, age, s.196

[8] Engels, Anti-Dühring, Sol Yay., s.443-44, 447 ve 450

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 108, Mart 2014