Fransa’da Yükselen Mücadelenin İşaret Ettikleri


Fransa’da büyük yanılsamalar yaratarak iktidara gelen fakat foyası kısa sürede ortaya çıkan sözde sosyalist Hollande yönetimi, IŞİD katliamlarının ardından körüklediği korku ve pasifikasyon ortamından da faydalanarak, işçi sınıfına yönelik büyük bir saldırı paketini gündeme getirdi. Çalışma Bakanı Myriam El Khomri’nin adıyla anılan ve işsizliği azaltacağı propagandasıyla kitlelere yedirilmeye çalışılan bu yasa tasarısına, işçi sınıfı ve öğrenci gençliğin tepkisi de büyük oldu.

Sosyalist Parti hükümetinin Kasım ve Ocak aylarındaki IŞİD saldırılarını olağanüstü hal bahanesi yaparak her türlü gösteriyi yasakladığı ülkede, bu yasağı hiçe sayan yüz binlerce işçi ve öğrenci, Mart başından bu yana, grevlerle, boykotlarla, kitlesel yürüyüşlerle ayakta. Hükümet eylemlerin daha fazla yayılmasından ve uzamasından duyduğu korkuyla öğrencilerin burslarını arttırmak türünden birtakım geri adımlar atmış görünse de, işçiler ve gençler bunun bir oyalama ve güçleri bölme taktiği olduğunun farkındalar. Bu yüzden de tasarı bir daha gündeme sokulmamak üzere geri çekilene kadar eylemlerini sürdüreceklerini ilan etmiş durumdalar.

İş Yasasında köklü değişiklikler öngören bu tasarı, Fransa işçi sınıfının şimdiye dek karşı karşıya kaldığı en kapsamlı saldırılardan birini oluşturuyor. İşçi sınıfının birçok hakkını gasp ederken patronların elini güçlendiren yasa tasarısı işten atmaları kolaylaştırırken, kıdem tazminatını da düşürüyor. İşe yeni başlayan işçileri patronların keyfi “esnek çalışma” dayatmasıyla yüz yüze bırakan tasarı, fazla mesai ücretlerinin ve işsizlik maaşının düşürülmesi gibi maddeleri de içeriyor. Öte yandan, toplusözleşme anlaşmazlıkları durumunda patronlara işyerinde referanduma gitme hakkı tanınarak sendikaların gücünün kırılması amaçlanıyor.

Fransa’da mevcut durumda, çalışma koşullarına ilişkin asgari kurallar sektörel toplusözleşmelerle belirlenirken, bunda da köklü bir değişikliğe gidilerek, İş Yasasıyla korunan pek çok hakkın işyeri düzeyindeki toplusözleşmelerle gasp edilmesinin önü açılıyor. Yeni yasa geçtiği takdirde, ücretler, fazla mesai ücretlerinin oranı ve tatil sürelerinin yanı sıra günlük ve haftalık çalışma süreleri de işyeri düzeyinde belirlenebilecek. Böylece patronlar, yaklaşık yüz yıldır 8 saat olan yasal işgününü işyeri sözleşmeleriyle 12 saate çıkarabilecekler. Keza haftalık yasal çalışma süresi olan 35 saat de 60 saate kadar uzayabilecek.

Şimdiye dek Fransa işçi sınıfı, görece güçlü sendikal geleneği ve yükselttiği kitlesel tepki sayesinde, burjuvazinin saldırılarını diğer ülkeler kadar hızlı bir şekilde hayata geçirmesinin önüne geçmeyi başarmıştı. İşte burjuvazi, sektörel toplusözleşmeyi ortadan kaldırıp işyerlerini birbirinden yalıtık hale getirerek, bu gücü ve birliği bozmaya ve patronların elini güçlendirmeye çalışmaktadır.

Aslında tüm dünyada olduğu gibi Fransa’da da patronlar yıllardır işçileri işten atmakla ya da fabrikaları kapatmakla tehdit ederek, uzun çalışma saatlerine, düşük ücretlere, esnek çalışmaya, fazla mesai ücretlerinin düşürülmesine, taşeron çalışmaya vb. boyun eğmeye zorluyorlar. İşçi sınıfının yasal birtakım kazanımlarınıysa, bir an önce kaldırılması gereken büyük bir engel olarak görüyorlar. İşte “El Khomri Yasası” patronların bu arzusunu yerine getirirken, fiili uygulamalara da yasal kılıf hazırlamaktadır.

Bu saldırı yasasına karşı 9 Martta Fransa’nın pek çok kentinde 500 binden fazla işçi ve öğrencinin katılımıyla başlayan eylem dalgası, sonraki günlerde daha da yükselerek devam etti. Üniversite ve liselerde yaygın boykot eylemleriyle desteklenen bu hareket, öğrenci gençlik açısından, 2006 yılındaki “İlk İş Sözleşmesi” saldırısından bu yana görülen en büyük seferberlik oldu.

İşçilerden ve öğrencilerden gelen basınç sonucu harekete geçmek zorunda kalan sendikalar, 31 Mart için de bir eylem çağrısında bulundular. Bu kez katılım, demiryolu, liman ve çelik işçilerinin de grevde yer almasıyla 1,2 milyona yaklaşarak ilk eylemin iki katına çıkmış oldu. 9 Nisan ve 28 Nisanda yapılan kitlesel eylemlerde katılımın belli ölçüde düşmesine rağmen, yine de pek çok kentte yüz binlerce işçi ve öğrenci sokaklara döküldü. Bu eylemi takiben gerçekleştirilen 1 Mayıs gösterilerine de damgasını vuran şey, “El Khomri Yasası”na yönelik büyük tepki oldu. Gerek 28 Nisanda gerekse 1 Mayıs eylemlerinde polisin göstericilere gazla, copla saldırıp pek çok kişiyi gözaltına alması, “Sosyalist” Parti hükümetinin işçi düşmanı tutumunu bir kez daha ortaya koydu.

Fransa’daki eylemler iktidardaki Sosyalist Partiyle organik bağı olan CFDT dışındaki tüm sendikalar ve öğrenci örgütleri tarafından destekleniyor. Fakat bunda belirleyici olan tabanın basıncıdır. Hatta CFDT tabanındaki çok sayıda işçi de, tepenin kararını dikkate almayarak eylemlere katılmaktadır. Komünist Parti çizgisindeki CGT de dâhil olmak üzere, sendika bürokratları her zamanki gibi grevlerin içini boşaltmak, eylemlerin radikalleşmesini engellemek ve etkisini zayıflatmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Böylesine kitlesel bir destek olmasına rağmen ve yüz binler ayağa kalkmışken, sendika bürokratları yasa tasarısını çöpe gönderecek gerçek bir genel grev örgütlemekten uzak duruyorlar. Zira hareketin radikalleşmesiyle işçi yığınlarını kontrol altında tutamayacaklarını ve bunun nerede duracağının belli olmayacağını gayet iyi biliyorlar. 1968 örneği Fransız burjuvazisinin de, onunla işbirliği halindeki sendika bürokratlarının da hafızasından silinmemiştir. Bu yüzden de, sendika bürokratları üstlendikleri misyonu, yani işçi sınıfını düzen sınırları içinde tutma misyonunu yerine getirmeyi sürdürüyorlar.

Fransa’daki canlanışta dikkat çeken önemli unsurlardan biri de, genel olarak gençliğin eylemlere katılımındaki artıştır. İşçi gençliğin yanı sıra öğrenci gençlik de, kendisini şu anda doğrudan ilgilendirmemesine rağmen bu saldırı yasası karşısında harekete geçmiştir. 17-24 Mart arasında bir hafta boyunca okul boykotları ve kitlesel yürüyüşler düzenleyen ve eylemlerini Nisan ayı boyunca da sürdüren öğrenciler, üniversitelerde oluşturdukları meclislerde tartışmalar yürütüyor ve eylemleri organize ediyorlar. 80 üniversitenin birbiriyle koordinasyonunu sağlayan bir komite de oluşturmuş durumdalar. Bunun Fransa’da ilk kez yaşanan bir durum olmadığını, 2006’daki “İlk İş Sözleşmesi” saldırısında da benzer oluşumların ortaya çıktığını, fakat bunların sürekliliğinin sağlanamadığını da hatırlatalım.

Eylemlere katılanlar sadece üniversite öğrencilerinden ibaret değil. Liseliler de harekete katılıyorlar. Üstelik üniversitelerin Mayıs başında sınav dönemine girmesine rağmen liselerin Haziranda kapanacak olması, lise öğrencilerinin daha uzun süre aktif olacağı anlamına geliyor.

Çoğunluğu öğrencilerden oluşan daha dar gençlik gruplarının, bazı aydınların da çağrısı ve desteğiyle organize ettiği bir diğer eylem ise “Gece Ayaktayız” sloganıyla çeşitli meydanlarda örgütlenen “işgal” eylemleri. 31 Marttaki gösterilerden sonra çağrısı yapılan “Gece Ayaktayız” eylemleri, 1 Nisanda Paris’in meşhur République Meydanında birkaç bin kişiyle başladı ve diğer kentlere de yayıldı. Gençler diğer eylemlere de aktif bir şekilde katılıyor, polis saldırısına direniyor, pek çok konuyu tartışıyor ve sorguluyorlar. Diğer ülkelerdeki benzer hareketlerden farklı olarak, doğrudan işçi sınıfını ilgilendiren bir saldırı karşısında ayağa kalkmış olmaları, gençlerin içinde bulundukları dünyayı ve kapitalist düzeni sorgulayan tartışmaları daha ağırlıklı olarak yapmalarına yol açıyor.

Mevcut yasaya işçilerle birlikte öğrencilerin de tepki göstermesinde kuşkusuz işsizliğin hızla artmasının, gençliğin gelecek beklentisinin karartılmasının büyük bir rolü bulunuyor. Fransa’da 25 yaş altı kesimde işsizlik oranı %25’i aşıyor. Göçmen işçiler için bu oran daha yükseliyor. Göçmenlerin karşı karşıya kaldığı ayrımcılığın, İslamofobinin, ırkçılığın tırmandırılması vb. bu toplumsal kesimde öfkenin çok daha fazla birikmesine yol açıyor. Nitekim geçtiğimiz yıllarda yaşanan göçmen isyanları da bu olgunun patlamalı bir şekilde dışavurmasının bir ifadesiydi.

Bugünkü savaş ve kriz ortamında, burjuvazinin çok yönlü saldırıları daha da tırmanırken, işçi sınıfının tüm kesimlerinde hoşnutsuzluk hissi ve tepkisellik de buna paralel olarak artmakta. Son eylem dalgası da bunun bir göstergesidir. Bu durum, işçi sınıfının diğer toplum kesimleriyle birleşerek ayağa kalkması halinde düzenin ciddi bir tehditle yüz yüze kalacağını iyi bilen burjuvaziyi fazlasıyla korkutmaktadır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir yıldan az süre kalmışken patlak veren bu hareket nedeniyle Hollande’ın yeniden o koltuğa oturamama riskinin son derece artmış olması ise Sosyalist Parti iktidarının karın ağrısıdır. Bu yüzden de polis özellikle öğrencilerin üzerine salınmakta, böylece gençler pasifize edilerek hareket bölünmeye çalışılmaktadır. Bir yandan sendika bürokrasisinin dışlayıcı ve pasifist tutumu, öte yandan da öğrenci gençlerin örgütlerden uzak durma eğilimleri sayesinde, bu bölünmenin kolaylıkla sağlanabildiği de ortadadır.

Son olarak 2010 yılında emeklilik yaşını arttıran saldırı yasası karşısında benzer bir kitlesellikle ayağa kalkan Fransız işçi sınıfı, o zamandan bu yana sessizliğe bürünmüştü. Bunda en büyük faktör elbette “sosyalist” gözüyle bakılan ve sendikalar üzerinde belirleyici etkiye sahip olan bir iktidar partisinin, işçi sınıfını belli bir süre beklenti içinde bırakarak, ardından ise savaş, terör, göçmen sorunu, işsizlik gibi korkularla pasifize ederek sindirmeyi başarmış olmasıydı. Ancak bu ilelebet süremezdi ve sürmedi de. Bugün işçi sınıfının azımsanmayacak bir kesimi aktif eylem halinde. Ne var ki genel kitleye kıyasla bu halen büyük bir çoğunluğu ifade etmekten uzak.

Üstelik umutları boşa çıkarması nedeniyle Sosyalist Parti iktidarına duyulan tepkinin çıkışsızlık hissiyle de birleşmesi, emekçi kitlelerin ölümcül faşizm tuzağına düşme riskini her geçen gün daha da artıyor. İzlediği savaş politikaları, anti-demokratik uygulamalar ve işçi sınıfına yönelik saldırı yasaları nedeniyle halk desteğini büyük ölçüde yitiren Hollande yönetimi, iç ve dış tehditlere karşı “ulusal birlik”ten dem vurarak ve şovenizmi körükleyerek iktidarını korumaya çalışırken, aslında faşizmin ekmeğine yağ sürüyor. Cumhurbaşkanı Hollande ve başbakan Valls’e yönelik hoşnutsuzluğun %80’lere fırladığı Fransa’da, kendilerini kapitalizme karşı kararlı bir mücadele aracılığıyla toplumsal kurtuluşa kanalize edecek devrimci bir önderlikten yoksun olan işçi sınıfı ne yazık ki ciddi bir faşizm tehlikesiyle yüz yüzedir. Le Pen’in faşist partisinin oylarını katlayarak arttırması da, bu tehdidin ne derece yakıcı ve yakın olduğunu göstermektedir.

***

Emperyalist savaş ve kriz atmosferine eşlik eden otoriterleşme, tüm dünyada işçi sınıfının haklarına azgın saldırı politikalarıyla bütünleşik bir şekilde ilerliyor. Burjuva hükümetler işçi sınıfının elinde kalan son hak kırıntılarını da gasp ederek, yıllardır fiilen uygulanan kuralsız ve güvencesiz çalışmanın yasal altyapısını tamamlamaya çalışıyorlar. İşçileri diledikleri zaman işten atabilmelerinin önündeki yasal engelleri temizliyor, sendikalı işçileri bile patronlar karşısında pazarlık gücünden yoksun kılmak üzere toplu sözleşme düzenini değiştiriyorlar. Taşeron sistemini uygulamada rutin hale getiren burjuvazi, Türkiye örneğinde görüldüğü üzere kiralık işçi bürolarıyla bu sistemi en kötü haliyle yasal statüye kavuşturmaya uğraşıyor.

Fransa’dan İngiltere’ye, Japonya’dan Türkiye’ye burjuva hükümetler bu saldırıları sermayenin eşgüdümlü küresel saldırılarının bir parçası olarak tırmandırıyorlar. Sendikalar da dâhil olmak üzere tüm düzen örgütleri ise, işçi sınıfının öfkesini en fazlasından hükümete, hatta onun şu ya da bu bakanına yönelterek, gerçek sorumluyu yani kapitalist sistemi korumaya almaya çalışıyorlar. Yükselen kitlesel tepkiler nedeniyle hükümetler geçici geri adımlar atabiliyor. Ne var ki, Fransa örneğinde de görüldüğü üzere, hükümetler değişse de, burjuvazi saldırı programını hayata geçirmek üzere pusuda bekliyor ve eninde sonunda yeniden gündeme sokup, çoğu kez de amacına ulaşıyor. İşçi sınıfına öncü unsurlarından başlayarak kavratılması gereken gerçeklik, bu sistemik saldırıların ancak bunların kaynağı olan kapitalizmle birlikte ortadan kaldırılabileceğidir. Kapitalizme karşı bütünlüklü bir mücadele perspektifi hayata geçirilemediği ölçüde, kısmi mücadelelerin de kalıcı olarak başarıya ulaşma şansı bulunmamaktadır. İşçi sınıfının hayatını zindana çeviren bu koşullardan kurtulmasının yolu kapitalizmin yıkılmasından geçmektedir. Sosyalistlere düşen de, kendiliğinden yükselişlere bakarak boş hayallere kapılmak değil, sınıfın gerçekleri kavraması ve devrimci bir perspektifle harekete geçmesi için üstlerine düşen sorumluluğu yerine getirmektir.