Navigation

AKP’nin Bir Yıllık “İstikrar” Bilançosu

AKP “kaos karşısında istikrar” diyerek ve tırmandırdığı milliyetçiliğe ve yarattığı korku atmosferine dayanarak tek başına iktidar olanağına kavuştu. Fakat 2015 Temmuzunda düğmesine bastığı kaos, yerini “istikrar”a bırakmak ne kelime, her alanda daha da şiddetlenerek devam ediyor. Bu bir yılın bilançosuna bakıldığında son derece net bir yıkım tablosu görülüyor.

7 Haziran genel seçimlerinin üzerinden bir yıl geçti. Türkiye’nin 12 Eylül faşizminin çözülüş sürecinden bu yana yaşadığı en kritik seçimlerden biri olan bu seçimler sonucunda, dünyadaki en yüksek seçim barajı olan yüzde 10’luk utanç barajı HDP seliyle yıkılırken, ilk ciddi seçim yenilgisini tadan AKP de tek başına hükümet kuramayacağı bir parlamento tablosuyla karşı karşıya kalmıştı.[1] HDP’nin bu başarısı, esas olarak, HDP’nin barajı aşıp Meclise girmesinin AKP’ye ciddi bir darbe vuracağını bilince çıkaranlar ve AKP’nin otoriter gidişine dur demek isteyenler açısından bir çekim merkezi haline gelebilmiş olmasından kaynaklanıyordu. HDP’nin böylesi bir imaj çizebilmesinde, sosyalist hareketin geniş kesimlerinin Kürt Hareketiyle ittifak kurmuş olmasının çok önemli bir katkısı olmuştur. İçeride demokratik güçleri ve Kürt hareketini ezip tek adam rejiminin önündeki engelleri temizleyerek iktidarını güvence altına alma, dışarıda ise özellikle Rojava’daki fiili Kürt yönetimini tarumar ederek ve Suriye’ye saldırarak emperyal emellerine ulaşma hedefini güden Erdoğan-AKP, HDP’nin 80 milletvekiliyle damgasını bastığı Meclis aritmetiği karşısında büyük bir şaşkınlık yaşadı. Hemen ardından da, başkanlık hayallerini suya düşüren ve AKP’nin tüm planlarını bozan bu tabloyu tersine çevirmek için korkunç bir senaryo devreye sokuldu. Seçimlerden önce “HDP barajı geçerse kaos çıkar” diyen AKP, dediğini yaptı ve gerçekten de bir kaos planının düğmesine bastı.

Bu plan esas olarak siyasi-ekonomik kriz ve savaş-terör-bölünme korkusu üzerinden kitlelerin pasifize edilmesine ve böylelikle HDP’nin kan kaybına uğratılıp milliyetçi kesimlerin AKP saflarında toplanmasına dayanıyordu. İstikrar ve huzur için bizim tek başına iktidar olmamız lazım diyen AKP, bu plan doğrultusunda öncelikle koalisyon görüşmelerini çıkmaza soktu ve Erdoğan filli bir darbeyle tüm ipleri elinde topladı. Ardından Tel Abyad’ın düşmesiyle PYD’ye yüklenilmeye başlandı ve bu dolayımla içerideki Kürtler hedef tahtasına oturtuldu. 20 Temmuzda 33 devrimci gencin canını alan Suruç katliamı ise yeni dönemin açılış zilini çaldı. IŞİD eliyle gerçekleştirilen bu katliam dört başı mamur bir provokasyondu ve amaç PKK’yi kışkırtıp savaşa çekmekti. Nitekim bu katliama misilleme olduğu iddia edilen 2 polisin öldürülmesi vakasının ardından AKP bunu bahane ederek 24 Temmuzda Kürtlere karşı kanlı bir savaş başlattı. 6 Ağustosta yayınladığımız bir değerlendirme yazısında, o günlerde içinde bulunulan durumu şöyle özetlemiştik:

“AKP sözcüleri daha seçimlerden önce «HDP barajı geçerse kaos olur» demişlerdi. Bunun bir siyasi öngörü olmaktan fazlası olduğu belliydi ve nitekim ülke son birkaç haftadır dört başı mamur bir «kaos»a yuvarlanmış durumdadır. İçeride ve dışarıda bir savaş hali yaşanmakta, her gün ölüm haberleri, cenazeler gelmekte; çeşitli yörelerde farklı adlar altında olağanüstü hal ilan edilmekte; barış mitingleri ve yürüyüşleri yasaklanmakta, saldırılara uğramakta; binlerce insan gözaltına alınıp tutuklanmakta; seçimler iki ay önce yapıldığı halde hükümet kurulmamakta, sahte koalisyon görüşmeleri yürütülmekte ve Meclis tatil edilmiş vaziyette… Hal buyken, ülke, çoğu seçilmemiş kişilerden oluşan müstafi bir hükümet tarafından görünüşte yönetilmekte, hatta savaşa sokulmakta; gerçekte gitgide daha fazla Bonapartlaşan bir cumhurbaşkanı adeta adı konulmamış bir hükümet darbesiyle tüm iktidar iplerini kendi elinde toplamakta; HDP ve liderliği için kovuşturmalar açılmakta; şoven histeri dalgası kabartılmakta; medyaya baskı ve sansürde yeni aşamalar kaydedilmektedir.

“Uzun bir liste oluşturan bu gelişmeler tablosunun ne ifade ettiğini özetlemek gerekirse üç temel unsur ön plana çıkıyor: siyasi kriz, savaş (militarizm) ve otoriterizm. Asıl olarak Suruç katliamından bu yana ülkedeki siyasal durum, savaş ve otoriterizm eğilimleriyle iç içe şekillenen bir siyasi krizdir. Bu siyasi kriz aslında Erdoğan ve AKP’nin seçimlerin hayli öncesinden bu yana yaşadığı sıkışmayla oluşmaya başlamış krizin doğal uzantısı ve şiddetlenmiş halidir. Krizin ilerleyişinde 7 Haziran seçim sonuçları bir kilometre taşı olurken, Suruç katliamı da bir başkası olmuştur.”[2]

İşte ülke giderek tırmandırılan bu savaş ve siyasi kriz ortamında, halkın iradesi gasp edilerek 1 Kasım seçimlerine sürüklenmiş, seçimlere giderken de provokasyonların ardı arkası kesilmemişti: “10 Ekim günü Ankara’ya barış talebiyle akan sosyalistlerin, devrimci işçilerin, mücadeleci sendikacıların ve Kürtlerin mitinginde patlatılan bombalarla yüzü aşkın insanımızın katledilmesi ise faşist tırmanışın artık açık bir göstergesiydi. Nitekim takip eden günlerde parlamentonun devre dışı bırakılması temelinde düzenlenen 1 Kasım seçimleriyle AKP oyunu % 49,5’e yükseltti ve bu soru işaretleriyle dolu süreç «Başkan»ın yolunu açacak fiili bir basamak oldu.”[3]

Sonuçta AKP “kaos karşısında istikrar” diyerek ve tırmandırdığı milliyetçiliğe ve yarattığı korku atmosferine dayanarak tek başına iktidar olanağına kavuştu. Fakat 2015 Temmuzunda düğmesine bastığı kaos, yerini “istikrar”a bırakmak ne kelime, her alanda daha da şiddetlenerek devam ediyor. Bu bir yılın bilançosuna bakıldığında son derece net bir yıkım tablosu görülüyor.

Savaş ve faşist saldırı dalgası

AKP’nin 24 Temmuzda başlattığı savaş, TC tarihindeki en kanlı savaşlardan biridir. 1925’ten bu yana Kürt halkı sayısız katliama uğradı ve imha, inkâr, asimilasyon politikası 12 Eylül faşizmiyle açılan 80’li ve 90’lı yıllarda doruğa tırmandırıldı. Ancak bugün yaşananlar o dönemin uygulamalarını ve sonuçlarını pek çok açıdan aşıyor.

Suruç katliamının ardından 2 polisin öldürülmesini savaş gerekçesi haline getiren AKP hükümeti, tırmandırdığı savaş politikasıyla, son 11 ayda resmi açıklamalara göre 500’ü, PKK’nin açıklamalarına göre 4300’ü aşkın asker ve polisin hayatını kaybetmesine yol açtı. PKK’nin kaybı ise Erdoğan’ın açıklamalarına göre 7600, Karayılan’ın açıklamalarına göre 721. Rakamlardaki abartmaları bir kenara koysak bile, çoğu IŞİD eliyle patlatılan bombalarda ve yürütülen kirli savaşta 500’den fazla sivilin katledildiğini de hesaba kattığımızda, karşımızda toplamda binlerce ölüyle 90’lardan bu yana yaşanan en kanlı savaş tablosunun bulunduğu açıktır.

AKP bu kanlı savaşın düğmesine basarken, Kürt kentlerindeki birkaç mahallede yoğunlaşan hendek-barikatları da diline dolamıştı. Hendekleri, barikatları yıkacağız diye girilen Kürt kentlerinde bugün hendekler ve barikatlar yıkılmış durumda, ama kentlerle birlikte! Bölgede aylardır kesintisiz devam eden operasyonlara sokağa çıkma yasakları da eşlik ediyor. Dünyanın hiçbir ülkesinde, hiçbir dönemde görülmemiş uzunluktaki bu sokağa çıkma yasakları, uluslararası hukuku ayaklar altına alarak halen sürdürülüyor.

Sokağa çıkma yasağı yüzünden aç kalan, elektrik ve suları kesilen, hastalarını, yaralılarını hastaneye götürmelerine, hatta cenazelerini kaldırmalarına izin verilmeyen Kürtler, tüm bunlara eşlik eden amansız devlet terörüyle birlikte, yerlerini yurtları terk etmek zorunda bırakıldılar. Çoğu Kasım ayındaki “istikrar” seçimlerinden sonra olmak üzere, bu süreçte 1 milyondan fazla Kürt, evlerini terk ederek başka mahallelere, kentlere göçtü. Geri dönenler evlerinin harabeye döndüğünü gördüler. Şimdi bu da yetmezmiş gibi, “acele kamulaştırma” adı altında acılı insanların evlerine el koyuluyor, söz konusu bölgeler TOKİ’nin talanına açılarak yoksul insanlar buralardan ilelebet sürgün ediliyorlar. 90’larda 3 milyona yakın Kürt, on yıla yayılan bir savaş sürecinde köylerinden göç etmek zorunda bırakılmıştı. Bugün ise sadece 10 ay gibi bir sürede 1 milyon insan bu kez yaşadıkları kentlerden başka yerlere göçmek zorunda kalmıştır.

Hükümet, tüm bunlarla eşgüdüm halinde, orduya yerel mülki amirden izin almaksızın dilediği gibi arama ve operasyon yapma hakkı veren EMASYA Protokolüne benzer bir yasal düzenlemeyi devreye sokmuştur. Keza, Kürt illerinde ağır insanlık suçları işleyen askerlere de koruma zırhı sağlanmıştır. Böylece insan hakları ihlallerinin, katliamların, yargısız infazların, gözaltında yok edilmelerin, insanların evlerini harabeye çevirmelerin cezasız kılındığı bir düzen inşa edilecek. Ayrıca askeri yargı bağımsızlaştırılarak AKP hükümetinin bir zamanlar askeri vesayetin temel unsurlarından biri olarak gösterdiği yargıda çiftbaşlılık geri gelecek. Yeni başbakan, “askerin moral değerlerini yüksek tutmaya ve karşılaşacakları hukuki sorunları ortadan kaldırmaya” yönelik olduğunu söyleyerek bu yasanın işlevini itiraf ediyor.

Bunlara ek olarak, terörle mücadele kanununun mevcut faşizan sınırları bile “bol” bulunarak, terör ve terörist tanımları “bizden olmayan herkes”e doğru genişletilmekte, tüm muhalifler “vatan haini” ve “terörist” addedilip en ağır cezalarla sindirilmeye çalışılmaktadır. Aslında yapılmak istenen bu ve benzeri yasa değişiklikleri, çoktandır yürürlükte olan faşist uygulamalara hukuki kılıf hazırlamaktan ibarettir.

AKP’nin belediyeler konusunda yapmaya hazırlandığı yasal düzenlemeler de 12 Eylül faşizminin uygulamalarının bir kopyasını oluşturuyor. Tıpkı faşist cunta gibi AKP de, seçilmiş belediye başkanlarını görevden alıp tepeden atama yoluna giderek, DBP’li belediyeleri ele geçirmeye ve bu belediyelerin mali kaynaklarını “hizmet için kullanmıyorsunuz” diyerek gasp etmeye hazırlanıyor.

Bilindiği gibi aylardır HDP ve DBP’ye yönelik şiddetli bir abluka ve çökertme harekâtı yürütülüyor. Belediye başkanı, belediye meclisi üyesi, parti yöneticisi ve üyesi yüzlerce HDP’li ve DBP’li tutuklanmış durumda. Ancak saldırı bunlarla sınırlı değildir. Aksine en büyük hedef HDP’nin Meclis’ten derdest edilmesidir ve bu doğrultuda haklarında fezleke olan milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılırken, davalar da vakit kaybedilmeksizin açılmaya başlanmıştır. Demirtaş için iki kez müebbet cezasına ek olarak 400 yılı aşkın ağırlaştırılmış hapis cezası istenmesi, yaşanan tablonun vahametini çarpıcı bir şekilde göstermektedir. Geçmişte Kürtlere “dağdan inin, legal siyaset yapın” diyenler, şimdi legal siyasetin tüm kanallarını kapatmak için yoğun bir çaba içerisindedirler.

Devletin Kürtlere karşı yürüttüğü savaşın ekonomik boyutları da ayrı bir yıkım tablosuna işaret ediyor. Tam bir savaş bütçesi uygulayan AKP hükümeti, bu yılın ilk beş aylık döneminde, “savunma ve güvenlik” adı altındaki savaş harcamalarını bir önceki yılın aynı dönemine göre %40 arttırarak 1,3 milyar liraya çıkardı. Bunun yanı sıra, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın kullanımında olan örtülü ödenek harcamaları da yaklaşık %17 artarak 735 milyon liraya yükseldi. Sonuç, Türkiye’deki ve Suriye’deki savaşın daha da kızışması, binlerce insanın katledilmesi, bu arada birilerinin de ölüm makinelerinden elde ettikleri kazançla kasalarını doldurmasıdır.

İstikrarlı ifade özgürlüksüzlüğü!

Siyasi iktidar bu bir yıllık süreçte, basını ve akademiyi mutlak olarak güdümüne alıp, muhalif unsurları temizlemek için de yoğun bir saldırı dalgası başlatmıştır. Basına sansürün doruğa çıktığı bu dönemde Kürt gazetecilere yönelik baskı, zulüm, gözaltı ve tutuklamalar da 12 Eylül rejiminin en karanlık günlerine sayılı adımlar kaldığına işaret ediyor. Sadece Kürt gazeteciler değil, Erdoğan’ı ve hükümet politikalarını eleştiren, Kürt illerinde yaşananları ülkenin batısına duyurmak için çabalayan, tepkilerini dile getiren, barış çığlığı yükselten akademisyenler, gazeteciler, insan hakları savunucuları ve sosyalistler de iktidarın zulmünden nasibini alıyor. Barış bildirisine imza atan onlarca akademisyen işlerinden edilirken ve yüzlercesi hakkındaki soruşturmalar devam ederken, faşist terör durduğu yerde durmuyor. Cizre’de yaşanan zulmü gözler önüne seren adli tıp uzmanı ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın, Sınır Tanımayan Gazeteciler Türkiye sorumlusu Ender Önderoğlu ve gazeteci-yazar Ahmet Nesin’in, tüm yayın yönetmenleri tutuklanan Özgür Gündem gazetesine destek için “nöbetçi genel yayın yönetmeni” olmalarının ardından tutuklanmaları, faşizmin yükselişindeki yeni kilometre taşlarından biri olarak kayda geçecek bir aşamaya işaret etmektedir.

AKP’nin Milli Eğitim Teşkilat Yasasında değişiklik yapmak üzere hazırladığı tasarı da bu aşamayla uyumlu bir saldırıdır. Tasarı, akademisyenlerle ilgili disiplin cezası gerektiren eylemlerin sınırlarını faşizan bir anlayışla genişletiyor ve bu konuda YÖK Başkanına doğrudan soruşturma açma yetkisi veriyor. Tasarıda, “yetkili makamların görevle ilgili bilgi ve belge istemini mazeretsiz olarak zamanında yerine getirmemek; içeriği itibarıyla şiddet, terör ve nefret amaçlı bildiri, afiş, pankart, bant ve benzerlerini basmak, çoğaltmak, dağıtmak veya bunları kurumların herhangi bir yerine asmak veya teşhir etmek; yükseköğretim kurumları içinde siyasi parti faaliyetinde bulunmak veya siyasi parti propagandası yapmak” kınama cezası gerektiren eylemler arasında sayılıyor.

Bunun yanı sıra, “kamu hizmetlerinin yürütülmesini engellemek, boykot ve işgal eyleminde bulunmak, kanunların izin verdiği haller dışında siyasi partilere üye olmak”, kademe ilerlemesinin durdurulması veya ücretten kesme cezası kapsamına alınıyor. “Terör niteliğinde eylemlerde bulunmak veya bu eylemleri desteklemek” ise doğrudan meslekten çıkarma cezası gerektiren fiiller arasına alınarak, muhalif akademisyenlerin kolayca işten atılabilmesinin yolu açılıyor. Bu adımla birlikte, yönetimlerinin büyük bir kısmını zaten ele geçirdiği üniversitelerde AKP’nin büyük bir tırpan harekâtı başlatacağı anlaşılıyor.

Bu bir yıllık süreçte basın gibi sosyal medya da iktidarın ağırlıklı hedefine oturmuştur. Yüzlerce site, facebook ve twitter adresi kapatılmış, engellenmiş, para cezasına çarptırılmıştır. Gülen Cemaatine ait televizyon kanallarına ek olarak İMC TV gibi muhalif kanalların da Türksat’tan çıkarılması, televizyon kanallarına en sudan gerekçelerle astronomik para cezaları yağdırılması, kapatma cezalarının verilmesi vakai adiyeden olmuştur (Hayat TV’ye yapılanlar bunun son örneğidir). AKP medyanın büyük bir bölümünü ele geçirdiği yetmezmiş gibi, ana akım burjuva medyayı da demokrat unsurlardan temizlemek için yoğun bir baskı uygulamaktadır. Pek çok demokrat gazeteci, televizyoncu işten atılmıştır, henüz atılmayanların başında ise Demokles’in kılıcı sallanmaktadır.

Bu dönemin bir diğer “istikrar” göstergesi de Erdoğan’a hakaret cezalarındaki patlamalı artıştır. Yaklaşık 2300 kişiye hakaret davası açan Erdoğan, kendisine yönelik en hafif eleştirileri bile hakaret addetmektedir. Çok açık ki, bizzat bu durumun kendisi bile basın, akademi ve genel olarak aydınlar üzerinde korkunç bir baskı ve sansür anlamına gelmektedir.

İşçi sınıfına yönelik saldırılarda istikrar

Bu karanlık bilançonun en önemli ayaklarından birini ise işçi sınıfına yönelik saldırılar oluşturuyor. Ocak ayında asgari ücreti bir yıllığına ve AGİ dahil 1300 lira yaparak seçim vaadini yerine getirmiş görünen AKP, kaşıkla verdiğini bir ay içinde zam sağanağı ve vergiler yoluyla kepçeyle geri almıştır. Ancak daha da önemlisi, asgari ücreti yüzde 30 arttırdık diyerek işçilerin gözünü boyamanın rahatlığıyla, yıllardır askıda beklettiği saldırı yasalarını da bir bir devreye sokmuştur.

Bu saldırıların en ağırı özel istihdam bürolarının önünü açan işçi simsarlığı yasasıdır. Sermayenin yüzünde güller açtıran bu yasayla AKP, işçileri tamamen örgütsüz kılacak, hakkını arayamayan ve alamayan kölelere dönüştürecek bir çalışma rejimi inşa etmeyi hedeflemektedir. 45 yaş atındaki milyonlarca işçiyi 6 ay boyunca zorunlu bireysel emeklilik sistemine dahil etme kararı da AKP’nin son icraatıdır. Sırada ise kıdem tazminatının gaspı vardır.

AKP bir diğer çökertme harekâtını da sendikal hareket üzerinde gerçekleştirmiştir. Memur-Sen ve Hak-İş’i çoktandır mutlak güdümü altına alan AKP, Türk-İş’in muhalif sendikalarını da teker teker ele geçirip bu konfederasyonu da kendi rotasına sokmuştur. Şimdi sırada DİSK ve KESK vardır. Ancak bu iki konfederasyonu kendine yedeklemesi mümkün olmadığından, ezip yok etmeye girişmiştir. Çok sayıda KESK üyesi soruşturmalarla, sürgünlerle ve işten uzaklaştırmalarla yüz yüzeyken, her iki konfederasyonun yöneticileri de “teröre destek veriyorlar” denerek iktidar tarafından hedef tahtasına oturtulmuş durumdadırlar.

AKP’nin, işsiz kalma korkusu çeken, kredi borçları altında ezilen örgütsüz kitleleri, kriz-kaos korkusu ve milliyetçilik zehriyle etkisiz hale getirmeyi önemli ölçüde başarmış olmanın rahatlığıyla saldırılarını arttırmaya devam edeceğinden hiç şüphe yoktur.

Ekonomik ve siyasi istikrar!

AKP izlediği savaş politikalarıyla ve emperyal güç olma hırsıyla Türkiye’yi gerek ekonomik gerekse siyasi olarak son derece kırılgan bir noktaya sürüklemiştir. Küresel ekonomik krizin Türkiye’ye yansımaları, savaş ekonomisi ve devasa inşaat projeleriyle bir ölçüde hafiflemiş görünse de bunun sürdürülebilir olmadığı açıktır. Ekonomik büyüme esas olarak askeri sanayi ve inşaat üzerinden sağlanırken, ihracattaki düşüş devam etmekte, kapanan işyerlerinin sayısı ve işten çıkarmalar artmaktadır. Yabancı yatırımlar yarı yarıya azalmış, turizm durma noktasına gelmiştir.

Ekonomideki bu “istikrarlı kötü gidiş”e iç ve dış siyasetteki sarsıntılar da eşlik etmektedir. AKP’nin izlediği “yeni Osmanlıcı” siyaset Türkiye’yi Batı’yla, Rusya’yla ve bölgedeki tüm komşularıyla karşı karşıya getirmiştir. Yayılıp emperyalist efendi olma düşleri kuran AKP, herkese “Eyyy” diye efelenerek, Türkiye’yi izole bir ülke haline getirmiştir.

Dış politikada her geçen gün daha da sıkışan AKP, iktidarını korumak için iç ve dış düşman algısını güçlendirmeye çalışıyor, milliyetçiliği tam gaz körüklüyor. Yürütülen savaşta her gün birkaç asker ve polis ölürken ya da yaralanırken, Erdoğan, bunun kıyamete kadar devam edecek bir mücadele olduğundan söz ediyor. Tıpkı bir zamanlar Bush’un Irak savaşını başlatırken terörle mücadelenin sonsuza kadar sürecek bir savaş olduğundan dem vurması gibi…

Gerilim ve savaş siyasetinden beslenen iktidar güçleri, tam da bu yüzdendir ki, sıkıştıkça, toplumu daha da geren, neredeyse iç savaş kışkırtıcılığı anlamına gelen provokatif açıklamalarda bulunuyorlar. Erdoğan’ın son Gezi açıklaması da bunun bir örneğidir. Başkanlık anayasasına ve referandumuna giden süreçte bu tür çıkışların daha sık yaşanması muhtemeldir.

Bu arada tek adamlık yolundaki tüm engeller de teker teker temizlenmeye çalışılmaktadır. Yüksek yargı organlarına yönelik son operasyon da bunun bir parçasıdır. Meclis’i yani yasamayı işlevsiz hale getiren, yürütmeyi yani hükümeti kendi eline alan Erdoğan, şimdi yargıyı da mutlak olarak kendi emri altına almaya girişmiştir. Böylece pek çok alanda Yargıtay ve Danıştay engelleri kaldırılmış olacaktır. HDP’nin Meclis’ten dışlanması da dahil olmak üzere Kürt hareketine yönelik geniş kapsamlı saldırılar, eğitim sisteminin “imam-hatip ruhuyla” ve ideolojik ve ekonomik rant kaynağı olarak yeniden şekillendirilmesi, TOKİ’nin yağma projeleri, doğayı katleden maden, otoyol, termik santral, HES vb. projeleri, üniversiteler ve genel olarak kamu çalışanları üzerindeki operasyonlar ve daha nice saldırı, yargı engeline takılmaksızın kolaylıkla yürütülecektir.

Aslında 1930’ların, 40’ların “tek adam rejimi”ne özgü uygulamaların tümü “yeni Türkiye”nin efendisi tarafından yeniden hortlatılmaktadır. Valiler, kaymakamlar, “Reis”in valileri, kaymakamları olarak çalışmaktadırlar. Onun belediye başkanı, onun rektörü, onun YÖK başkanı, onun muhtarı… Her alanda efendiye mutlak itaat edenler işbaşına getirilirken en ufak bir çatlak ses çıkaranların defteri dürülmektedir.

“Siyasi istikrar” adına tek adam rejimini dayatan Erdoğan, AKP’yi de hallaç pamuğu gibi atıp yeniden dizayn etmeye koyulmuştur. Bir zamanlar partinin ağır toplarını oluşturan kurucu unsurların büyük bir bölümü saf dışı bırakılırken, bu sürecin doruk noktasında sıra Davutoğlu’na gelmiş ve kendisi bir mini darbeyle tasfiye edilip yerine her talimatı sorgusuz sualsiz yerine getirecek bir “düşük profil” geçirilmiştir.

Ne var ki bu siyaset, istikrar değil büyük bir siyasi istikrarsızlık üretmektedir. Erdoğan’ın devlet organlarından AKP’nin içine kadar her alana sürekli müdahalede bulunma ihtiyacı duyması, dış politikada habire çark etmek zorunda kalması aslında buna işaret etmektedir.

Siyasi istikrarsızlık kaçınılmaz olarak tüm burjuva siyaset alanında cereyan ediyor. MHP’de yaşananlar bunun tipik bir örneğidir. Bu parti, Bahçeli’nin AKP’ye fiilen yedeklenme politikası nedeniyle içi kaynayan bir kazana dönüşmüştür. “Taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmayın” diyerek savaş politikalarına koşulsuz destek veren Bahçeli yönetimi, bu politikasıyla MHP tabanının önemli bir bölümünü AKP’ye kaptırmış ve partiyi bu süreçte baraj altında kalacak noktaya sürüklemiştir. Buna duyulan tepki olağanüstü kurultay girişimlerine hız vermiş ve nihayetinde Bahçeli yönetiminin tüm itirazlarına rağmen bu kurultay gerçekleştirilerek tüzük değişikliğine gidilmiştir. Ancak genel merkezin bu durumu kabul etmemesi fiili bir bölünme durumu yaratmıştır. Meral Akşener’in en güçlü aday olarak sivrildiği bu süreç, fokurtular daha da yükselerek ilerliyor. Bu sürecin gidişatının AKP’yi de etkileyeceğine şüphe yoktur. Zira ona tek başına iktidar olanağını sağlayan şey MHP tabanından aldığı destek olduğu gibi, savaş politikasını böylesine azgın bir şekilde sürdürebilmesinde de Bahçeli yönetiminin önemli bir katkısı vardır. “Fiili desteğimizi hukuki destek boyutuna da çıkarırız” diyen Bahçeli yönetimi, izlediği politikalarla, tek adamlık yolunda ilerleyen Erdoğan’a ve partisine kan verirken, MHP’yi kan kaybına uğratmıştır.

MHP içindeki çalkantı sadece Bahçeli yönetimini değil AKP’yi de tedirgin etmektedir. Tam da bu nedenle, olağanüstü kurultay sürecinde muhaliflere karşı Bahçeli yönetiminin elini güçlendirmek için, AKP, güdümündeki yargı kanalıyla ona her türlü desteği sunmuş, ancak olağanüstü kurultayın yapılmasına engel olamamıştır. Bahçeli yönetiminin Temmuz ayında yapacağı kurultaydan sonra MHP’de dananın kuyruğu kopacaktır. Üstelik bunun sadece MHP’yi değil AKP’yi de etkilemesi şaşırtıcı olmayacaktır ve bir süredir dört bir koldan Meral Akşener’in önünü açan burjuva kesimlerin hesapları içinde bunun da önemli bir faktör olarak yer aldığına şüphe yoktur.

CHP içinde de huzursuzluk ve memnuniyetsizlik artıyor. Dokunulmazlıkların kaldırılması sürecinde Kılıçdaroğlu’nun resmen AKP’ye hizmet eden bir politika gütmesi parti içinde ciddi bir muhalefetle karşılaşmıştır. Ne var ki Kürt sorunundaki şoven tutumun hâkimiyeti, bu muhalefetin güçlenerek ciddi bir sarsıntıya yol açmasının ve partiyi demokratik çizgiye çekmeye çalışmasının önüne geçmektedir. Oysa şu sıralar esas olarak Kürt hareketine vuruşa odaklanan mevcut faşist tırmanışın kısa sürede CHP’ye de okkalı bir darbe indireceğine hiç şüphe yoktur. Tarihten ders almayanlar, Kürt düşmanlığıyla dolaylı da olsa AKP’ye destek çıkarak, kendileriyle birlikte tüm ülkeyi korkunç bir karanlığa sürüklemektedirler.

AKP, ordunun, Ergenekoncuların, Perinçekçilerin ve MHP’nin tam desteğiyle başta Kürtler olmak üzere tüm demokrasi güçlerine amansızca saldırırken, Erdoğan başkanlığında faşist bir rejim inşa etmeye çalışıyor. Ancak Marksist Tutum sayfalarında vurguladığımız gibi, Erdoğan bu adımları ardı ardına atarken bir yandan da üzerinde oturduğu düzene yeni istikrarsızlık öğeleri ekliyor ve sonunda kendisini de götürecek süreçleri mayalıyor:

“Erdoğan’ın iktidarı kaybetmeme ve kendi elinde tekelleştirip mutlaklaştırma yürüyüşü, düzenin göreli istikrarının ayaklarını oluşturan bir dizi alanda çivileri yerinden oynatmış durumda. Erdoğan yeni zaferler kazanarak ilerledikçe aslında kendisini alaşağı edecek dinamikleri mayalamakta. Kısa vadede kendisine bir Türk tipi başkanlık hediye etmesi kuvvetle muhtemel olsa da, burada saydığımız alanlarda, ama sadece bunlarda da değil, yarattığı sorunlarla düzenin çelişkilerini dört bir yandan yoğunlaştırıp keskinleştirmekte. Dolayısıyla faşizm doğrultusundaki otoriter gidişin şimdiye kadar başarıyla ilerlemesi ve bu gidişin bir süre daha varlığını sürdürebilmesi, dahası önümüzdeki dönemde savaş ve iç savaş dinamiklerinin çok daha yakından kendisini ortaya koyacak olması gerçekliğin yalnızca bir yüzünü oluşturmaktadır. Gerçekliğin diğer yüzünde ise, çeşitli gelişme ve dinamikleri doğuracak çelişkilerin birikmesi ve keskinleşmesi vardır.”[4]

Elif Çağlı’nın vurguladığı gibi, böylesi bir dönemde, işçi sınıfına ve emekçi kitlelere bıkıp usanmaksızın gerçekleri açıklamak, yalan, demagoji, provokasyon ve katliamlar eşliğinde kendi zalim diktatörlüklerini kurmaya çalışan Bonapart ve Führerlerin gerçek içyüzlerini kavratmak; işçileri-emekçileri bu sınıf düşmanlarına karşı mücadeleye yönlendirmek yakıcı bir önem taşıyor. “Devrimci işçilerden demokrat aydınlara, örgütlü sosyalistlerden mücadeleci Kürtlere dek, her kesimin kendi bağrından yükselteceği ve ortaklaştıracağı bir faşizm karşıtı mücadele, bugünkü karanlık gidişatı değiştirebilir. Ve unutulmasın ki, faşizm karşıtı mücadelede işçi sınıfının birleşik mücadele cephesinin inşa edilebilmesi açısından, işçi sınıfı içinde çalışan devrimci güçlerden müteşekkil, ilkelerde anlaşmış kararlı bir çekirdek gücün oluşturulması büyük bir önem taşıyor. Bugün işçi-emekçi kitlelerin yaşamını tehdit eden savaş ve faşizm belâsından kurtulmanın ve insanın zulme direnmesini sağlamanın yolu mücadeleyi yükseltmekten geçiyor. Başka bir seçenek yok!”[5]



[1]     Bu seçimlere yönelik siyasi değerlendirme için bkz. Levent Toprak, HDP Barajı Yıktı, AKP Altında Kaldı, 8 Haziran 2015, marksist.com

[2]     Levent Toprak, Siyasal Kriz, Savaş ve Otoriterleşme, 6 Ağustos 2015, marksist.com

[3]     Elif Çağlı, Faşist Tırmanışa Karşı Mücadeleye!, 27 Ocak 2016, marksist.com

[4]     Levent Toprak, Faşist Tırmanış Sürecindeki Çelişkiler, 6 Haziran 2016, marksist.com

[5]     Elif Çağlı, Faşist Tırmanışa Karşı Mücadeleye!