Navigation

Türkiye’de İnsan Hakları İhlallerinin Gösterdikleri

Daha önceki yıllarda olduğu gibi, 2011 yılında da Türkiye’de insan hakları ihlalleri hız kesmedi. TC devletinin işçilere, emekçilere ve ezilen Kürt halkına yönelik saldırıları gittikçe artmaktadır. Sermaye sınıfı ve emrindeki AKP hükümeti bir taraftan baskıları arttırırken bir taraftan da demokrasi demagojisi yaparak kitleleri aldatmaya girişmiştir. Terörle mücadele adı altında binlerce insan gözaltına alınmış binlercesi de tutuklanmıştır. Kürt sorununda adeta yeniden 90’lı yıllara dönülmüş, tırmandırılan baskı politikasıyla Kürt halkına yönelik kirli savaş körüklenmiştir. Yapılan insan hakları ihlallerinin büyük bir bölümünü Kürt halkına yönelik saldırılar, ifade ve düşünce özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, yaşam hakkına yapılan saldırılar oluşturmaktadır. 2011 yılında geçmiş yıllara göre keyfi tutuklamalar, işkenceler, faili meçhuller, yargısız infazlar önemli ölçüde artmıştır.

Emperyalist kriz ve savaş süreci kızıştıkça burjuva devletler militarist uygulamaları şiddetlendirmekte, demokrasinin sınırları “güvenlik” bahanesiyle daraltılmaktadır. En sıradan haklara bile tahammülsüzlük, polis şiddeti, keyfi tutuklamalar ve her türlü hak ihlalleri artmaktadır. Sınıf hareketinin örgütsüz olduğu mevcut şartlarda burjuvazi pervasızca davranmakta, herkesi potansiyel “terörist” olarak göstermeye çalışmaktadır. Puşi taktığı için keyfi olarak tutuklanandan tutun da, “parasız eğitim istiyoruz” pankartı açtığı için 20 ay hapis yatan öğrencilere, polise molotof kokteyli attığı gerekçesiyle bir gence “bomba atmaktan” 16 yıl hapis cezası verilmesine, 34 Kürt köylünün hunharca katledilmesine kadar uzanan devlet terörü, sınıf hareketinin zayıf olması nedeniyle burjuvazinin nasıl da pervasızlaştığının bir göstergesidir. Hak ve özgürlüklerin sınırlarını genişletecek, baskı politikalarını ve insan haklarına yönelik saldırıları püskürtecek olan şey sınıf mücadelesinin yükseltilmesidir.

Üstü kapatılmaya çalışılan Uludere katliamı

2011 yılı içinde yaşanan insan hakları ihlallerinin en başında kuşkusuz Uludere katliamı gelmektedir. Uludere katliamıyla burjuva devletin gerçek yüzü bir kez daha ortaya çıkmış, demokrasi nutukları çeken AKP hükümetinin yalancı demokrasi maskesi düşmüştür.

İnsan haklarından, demokrasiden bahseden TC egemenleri, savaş uçaklarının Uludere’de 34 Kürt köylüsünü katletmesine “operasyon kazası” diyerek nasıl bir insan hakları anlayışına sahip olduklarını bir kez daha göstermiş oldular. AKP hükümeti işin medya ayağını sağlama aldıktan sonra yaptığı açıklamayla olayın bir “operasyon kazası” olduğunu, idari ve adli soruşturmanın sürdüğünü, olayın araştırıldığını söyleyerek işi geçiştirmeye girişti. Olay çok açık olmasın rağmen, AKP hükümeti ve burjuva medya el ele vererek katliamın üstünü örtmeye çalışmaktadır. Aslında her şey gün gibi ortada, emri ister AKP hükümeti, ister Genelkurmay versin sonuçta olay burjuva devletin yapmış olduğu bir katliamdır.

Bir tanığın söyledikleri burjuvazinin nasıl bir oyunun peşinde olduğunu çok açık ortaya koyuyor. Olay sonrası konuşan yaşlı kadın şöyle diyor: “Çocuklarımızın yanına birer tane silah koyup onları ‘terörist’ gibi göstereceklerdi. Askerden önce biz oraya gittik, oyunlarını bozduk.” Şimdiye kadar burjuvazi bu oyunları çokça oynadı ancak bu defa oyun tutmadı. Davos’da Peres’e esip gürleyen, “siz adam öldürmeyi iyi bilirsiniz” diyerek insanlık nutukları çeken Erdoğan’a sormak lazım, adam öldürmeyi yalnızca onlar mı iyi biliyor? Katlettiğiniz insanların ailelerine para vererek kurtulabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Ancak gerçekler direngendir. Yüz yıl önce 1 milyon Ermeni’yi katledenler tarihsel gerçeklikten kurtulamıyorlar. Ermeni katliamı her seferinde egemen sınıfın ayağına bir bağ oluyor ve yakasını bırakmıyor. Burjuvazi bilmelidir ki, eninde sonunda işçi sınıfı ve ezilen Kürt halkı tüm katliamlar gibi Uludere katliamının da hesabını soracaktır.

Keyfi tutuklamalar

İnsan Hakları Derneğinin ve İnsan Hakları Vakfının açıkladığı verilere göre, keyfi tutuklamalar insan hakları ihlallerinin başlıca başlıklarından birini oluşturuyor. Gözaltılar, tutuklamalar, işkenceler özellikle 2007’de polisin yetkilerinin genişletildiği Polis Vazife ve Selahiyet Kanununda yapılan değişiklikle birlikte büyük artış göstermiştir. AKP hükümeti devrimcilere, Kürtlere ve onlara destek veren kesimlere karşı baskılara hız vermiştir. Bu süreçten öğrenciler de fazlasıyla nasiplerini almış, Terörle Mücadele Yasasının kurbanları olmuşturlar. Yetkileri artan polisler, keyfi biçimde insanları gözaltına almakta, işkence etmekte ve tutuklamaktadır. 500’ün üstünde öğrenci Terörle Mücadele Yasasına göre yargılanmakta, taleplerini duyurmak için yaptıkları eylemlerde tutuklanarak “örgüt kurmak”la ya da “örgüt üyeliği”yle suçlanmaktadır. Bunun en bariz örneği, “Parasız Eğitim İstiyoruz, Alacağız” pankartı açan öğrencilerin gizli örgüt kurmakla suçlanıp 19 ay hapis yatmasıdır. TMY’ye göre her şey “örgüt kurmak” suçu kapsamına sokulabilir. Meselâ Lenin’in kitabını taşıyanlar illegal örgüt kurmakla suçlanıyorlar.

Yine Hopa davası da en temel insan hakkı olan ifade özgürlüğünün nasıl çiğnendiğini, en eften püften sebeplerle insanların nasıl tutuklandığını, işkence gördüğünü, demokrasi demagojisi yapan AKP hükümetinin nasıl baskıcı bir zihniyete sahip olduğunu fazlasıyla gösteriyor. Hopa’da HES karşıtı bir eylemde emekli öğretmen Metin Lokumcu polisin sıktığı biber gazının kurbanı olmuş ve yaşamını yitirmişti. Ankara’da Metin Lokumcu’nun öldürülmesini protesto eden 37 kişi tutuklanmış ve 7 kişi terör örgütü propagandası yapmakla suçlanmıştı. Terör örgütü propagandası yapmakla suçlanan tutuklulara kanıt olarak ise marşlar, sloganlar ve sol yumruğun kaldırılması gösterilmişti. Sol yumruğunu kaldıran öğrencilerin çilesi bitmiyor, otobüste başlayan küfürler, haya burma, nefessiz bırakma, üzerine oturma gibi işkencelerle baş başa kalıyorlardı. Tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan öğrenciler hukuki olarak suçlu ilan edilmedikleri halde, üniversite yönetimi tarafından disiplin yönetmeliğini ihlal ettikleri gerekçesiyle okuldan uzaklaştırıldılar ve böylelikle eğitim hakları ellerinden alındı.

Keyfi tutuklamalar bunlarla sınırlı kalmıyor. Malatya’da 8 Mart etkinliğine katılan ve Grup Yorum’un konser biletlerini satan öğrenciler tutuklanıyor, örgüt üyeliği ve örgüt propagandası yapmakla suçlanıyorlardı. Nitekim Şubat 2012’de Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi tutuklu 6 öğrenci hakkında örgüt üyeliği ve örgüt propagandası suçlamasıyla 1 ilâ 13 yıl arasında değişen hapis cezaları verdi. Yani 8 Mart Emekçi Kadınlar Gününe katılmanın ve Grup Yorum bileti satmanın bedeli toplam 63 yıl hapis oluyor.

Bir tarafta Hrant Dink’i kalleşçe katledenlerin arkasında baştan sona kadar devlet olduğu halde “yüce” mahkemenin cinayeti tetikçilerin üzerine yıkarak ortada örgüt yok demesi, diğer tarafta komik sebeplerle insanların yasadışı örgüt kurma suçlamasıyla ağır cezalar alması. Tüm bu yaşananlar, bugüne kadar mağdur edebiyatı yaparak ve devletin gizli geçmişiyle hesaplaşma izlenimini vererek demokrat pozlara bürünen AKP hükümetinin, iktidarın merkezine oturmasıyla birlikte “kendine demokrat” olduğunun, kendisinin de katliamcı devlet geleneğini sahiplendiğinin bir göstergesi olmuştur.

Cezaevinde Kürt çocuklara işkence

Polise taş atma gibi bahanelerle hapse atılan Kürt çocuklara yönelik baskı, işkence ve hak ihlalleri, Adana’da Pozantı M Tipi Cezaevindeki çocukların anlatımıyla bir kez daha gün yüzüne çıktı. “Taş atan” çocukların tutulduğu ve halen 201 çocuğun bulunduğu bu cezaevinde, adli mahkûmlarla aynı koğuşlara konulan, boğazlarına ip takılan, potalara asılan, sabah saat beşte kaldırılıp temizlik yapmaya, bayrak öpmeye zorlanan, cinsel taciz ve tecavüze uğrayan çocuklar yaşadıklarını unutamıyorlar. AKP hükümeti, geçtiğimiz Temmuz ayında bu konuda Bakanlığa şikâyette bulunulmasına rağmen altı ay boyunca hiçbir inceleme ve soruşturma başlatmadı. Ne zamanki olay Özgür Gündem gazetesinin geniş haberi sayesinde gündeme getirilip ses yükseltildi, hükümet ancak o zaman adım atmak zorunda kaldı. Ancak, “Temmuz ayından bu yana incelememiz sürüyor” yalanı, bu vahşetin nasıl örtbas edilmeye çalışıldığını da gösteriyor.

Devletin, Kürt çocuklar üzerinden mücadeleci Kürt halkından intikam almaya çalışması ilk defa olmuyor. İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi, kendilerine daha önce de başvuru yapıldığını ve Pozantı Cezaevinde çocuklara yapılanların ilk olmadığını belirtiyor. Derneğin Adana Şubesinin ise orada yaşanan baskılara ilişkin pek çok raporu var. Orada yaşananların hem cezaevi yönetimi tarafından hem de yetkili makamlar tarafından bilindiğini ama olayların üstünün örtüldüğünü söyleyen İHD yöneticileri, hazırladıkları raporların dikkate alınmadığını belirtiyorlar.

Savaşın içine doğan, doğar doğmaz dilleri yasaklanan, kimlikleri yok edilmeye çalışılan, akrabaları, yakınları katledilmiş, köyleri yakılmış bu çocuklar toplanıp cezaevine atılıyor. Ardından sadece Kürt oldukları için, adalet ve özgürlük istedikleri için, Türkiye’nin başbakanı “kadın da olsalar, çocuk da olsalar gerekenin yapılması” emrini verdiği için bir daha asla unutamayacakları işkencelere maruz kalıyorlar. Başbakanın ve onun gibilerin çocukları malikânelerde büyürken, onların çıkarları için adam öldürenler “kahraman çocuklar” ilan edilirken, ezilen Kürt halkının özgürlük isteyen çocukları cehennem gibi cezaevlerinde büyüyor.

İnsan Hakları Derneğinin raporu

İnsan Hakları Derneği ve İnsan Hakları Vakfı gibi kuruluşlar her yıl insan haklarına yönelik ihlalleri raporlaştırarak kamuoyuyla paylaşıyorlar. Kuşkusuz yaşanan ihlallerin tamamı kayıt altına alınamadığı için ancak bir kısmı raporlara giriyor. 2011 yılı da AKP’nin “işkenceye sıfır tolerans”, demokratikleşme söylemlerinin sahteliğini ortaya koyan vakalarla dolu. İHD’nin sadece Marmara Bölgesini kapsayan raporuna göre işkence vakaları 2011 yılında önceki yıla oranla %200 artış göstermiş bulunmaktadır. Sadece Marmara bölgesinde işkence ve kötü muameleye maruz kalan 818 kişi, jop, kalas, tekme ve tokatla kaba dayak atılması, ölümle tehdit, tacizle tehdit, kolların zorla arkaya bükülerek kelepçelenmesi, yakınlarına haber vermenin engellenmesi, kalabalık bir grup içerisine alınıp linç duygusu yaratarak dövülme, ajanlık teklifi, kutsal değerlerine ve aile fertlerine ağır hakaret ve küfür, takip edilme, silah dayamak suretiyle öldürme tehdidi, karakollarda toplu polis gruplarınca darp edilme, gözün içine göz yaşartıcı sprey sıkılması, ring araçlarında ve hücrelerde darp edilme gibi şikâyetlerle başvuruda bulunmuştur.

Raporda ayrımcılık, çalışma, eğitim, sağlık başlığı altında verilen bilgiler ise şöyle: 1041 işçinin sendikalı olduğu için işten atılması, 38 işçinin sürülmesi, 79 öğrenciye üniversite disiplin kurulları tarafından soruşturulma açılması, gerekli tedbirler alınmadığı için iş kazalarında 76 işçinin yaşamını yitirmesi, 363 işçinin de yaralanması. Toplantı ve yürüyüş için izin almak gerekmediği halde, polis 25 basın açıklamasına, 4 yürüyüşe, 2 şölen ve 2 mitinge müdahale etmiş.

Raporda basın özgürlüğüne yönelik ihlallerde gazete, dergi, ajans ve hukuk bürolarının basılmasına da yer veriliyor. Basın özgürlüğü ihlalinin en başında KCK operasyonu adı altında başta Özgür Gündem gazetesi çalışanları olmak üzere 37 gazetecinin tutuklanması geliyor.

Listeye şüpheli asker ölümlerini de eklemek gerekiyor. Yıllardır, askerlik sırasında ölen insanların ailelerine, “kaza kurşunu”, “intihar”, “elektrik ve yıldırım çarpması”, “yılan sokma”, “kalp krizi” gibi bahaneler sunuluyor. 2011 yılında Kıbrıs’ta askerlik yapan Uğur Kantar, “disko” diye adlandırılan disiplin koğuşunda gardiyan erler tarafından dövülmesi, susuz bırakılması, güneş altında bekletilmesi sonucu fenalaşmış ve 2,5 ay yoğun bakımda kaldıktan sonra ölmüştü. Bu olay basına yansımış ve kamuoyunda tepkilere neden olmuştu. Liste daha da uzatılabilir, ancak altı çizilmesi gereken bir gerçek var ki, o da, insan hakları ihlalleri egemenlerin açıkladığı gibi münferit olaylar değil, bizzat burjuva devletin sistematik uygulamalarıdır.

Bugün yürüyen emperyalist savaş ve kriz koşullarında dünyada güvenlik ve terörle mücadele bahanesiyle emekçi kitleler üzerindeki baskılar arttırılmaktadır. Başta ABD emperyalizminin 11 Eylülde İkiz Kulelerin vurulmasını bahane ederek güvenlik gerekçesiyle herkesi terörist olarak göstermesiyle başlayan süreç dünyanın diğer kapitalist ülkelerinde de devam etmiş, burjuva devletler aynı bahanelerle baskı yasalarını devreye sokmuştur. Polisin yetkileri arttırılmış, işkence ve faili meçhul cinayetlerin, tutuklamaların önü açılmıştır. Bugün dünyanın birçok ülkesinde, başta Avrupa olmak üzere, milliyetçilik, ırkçılık, yabancı düşmanlığı egemen sınıf tarafından tırmandırılmıştır. Böylece “güvenlik” ve “terör” suçlamaları meşru hale getirilmeye çalışılmaktadır. Avrupa’da ırkçılığın yükselmesiyle birlikte insan haklarına yönelik saldırılar artmıştır. Bu saldırının yöneldiği kesim yine göçmen işçiler, devrimciler ve işçiler olmuştur. Üstelik bu saldırılar tamamen burjuvazinin bilgisi ve yönlendirmesi dahilinde olmuştur. Kısacası dünyanın her yerinde demokrasinin sınırları egemen sınıf tarafından daraltılmak istenmektedir. Artan baskıları göğüslemek ve geri püskürtmek işçi sınıfının devrimci mücadelesinin yükseltilmesine bağlıdır. Böylesi devrimci bir enternasyonal mücadeleyi örgütlemek için sınıf devrimcilerine büyük iş düşüyor.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 84, Mart 2012