Navigation

Talimli, Terbiyeli Eğitim!

Kapitalist düzende eğitim, burjuva sınıfın kendi sömürü düzenini sürdürmek için kullandığı en önemli ideolojik silahlardan biridir. Türkiye’de de egemenler bu silahı kurulu baskıcı ve sömürücü düzenlerinin devamını sağlayacak şekilde yıllardır kullanıyorlar. Son dönemlerde gerek 4+4+4 sistemine geçilmesi, gerek ilk ve ortaöğretimde tek tip kıyafetin kaldırılması, gerekse de yeni YÖK yasa tasarısı vesilesiyle, “nasıl bir eğitim sistemi” sorusu kamuoyunun gündeminde ve tartışılıyor. AKP hükümeti eğitim alanında sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda gerçekleştirdiği birtakım değişiklikleri “eğitim sisteminin çağdaşlaşması” olarak lanse ediyor. Oysa ortada böylesi ilerici ve köklü değişiklikler yok. Baskıcı eğitim sisteminin bütün kurumları ayaktadır ve sistem sadece egemenlerin ihtiyaçlarına göre revize edilmektedir. Bu revizyonlardan biri de Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Talim ve Terbiye Kurulu’nda (TTK) gerçekleştirilmiştir.

Yeni kılık-kıyafet kanunu tartışıldığı günlerde gündeme gelen TTK’nın ders kitaplarında yaptığı sansür, eğitim alanında bazı biçimsel değişiklikler yapılmış olsa bile baskıcı ve gerici eğitim sisteminin özünde hiçbir şeyin değişmediğini de ortaya koymuş oldu. Söz konusu sansür, Radikal gazetesinde Ömer Şahin’in köşesine taşınınca gündeme geldi. Gazetenin haberine göre, sansür listesi Yunus Emre’den Steinbeck’e kadar çeşitli ozan, şair ve yazarların klasikleşmiş eserlerini içeriyor. Örneğin “Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni” dizeleriyle de bildiğimiz Yunus Emre İlahi’sinin “Cennet cennet dedikleri/Birkaç köşkle, birkaç huri/İsteyene ver onları/Bana seni gerek seni” dörtlüğü, malûm kurulun denetimine takılmış ve kitaplarda bu dörtlüğe yer verilmemiş.

Yine Orhan Kemal’in bir eserini inceleyen kurul, eseri beğenmediği gibi akıllara durgunluk veren bir karara da imza atmış. Kurul yaptığı inceleme sonucu şu kanaate varmış: “Şahsın kendisine ulaşılarak gerekli düzeltmeleri yapması ve daha sonra müracaatını yenilemesi uygun görülmüştür.” Sözünü ettikleri şahıs, devletin her türlü baskısına maruz kalan, yıllarca hapis yatan, ama yılmadan romanlarında işçileri ve sınıfsal çelişkileri anlatan ve 1970 yılında yaşama gözlerini yuman Orhan Kemal’dir. TTK bu incelemeyi 2003 yılında yapıyor ve yıllar önce ölmüş eser sahibinden “gerekli düzeltmeleri yapıp müracaatı yenilemesi” isteniyor. Acaba kurulda görev yapanların nasıl bir birikimleri ve uzmanlıkları var? Adlarının önünde çeşitli unvanlar taşıyan bu zatlar bu topraklarda yetişmiş en önemli yazarları tanımaktan acizlerse, hangi çağdaş eğitiminden söz ediyorlar?

Sansür kurulunun yaptıkları bunlarla sınırlı kalmıyor elbette. Tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık’ın bir eserini inceleyen kurul, “gerekli kazanım oluşturmuyor” gerekçesiyle eseri uygun görmüyor. Tabii burada “gerekli kazanım”dan ne kastediliyor belli değil. Herhalde bu kapalı kelimeyle niyetlerinin üzerini örtmeyi umuyorlar. Ancak bu kelimeden çıkan anlam açık: İşime gelmeyen kitabı okula sokmam!

Şair Cahit Külebi’nin şu mısraları da bir kelime nedeniyle kurula takılıyor ve Lise 1. sınıf edebiyat kitabına konulmuyor: “Benim doğduğum köylerde/kuzey rüzgârları eserdi/ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır/öp biraz!” Tahmin edileceği üzere, dizelerdeki “öp” kelimesi sansüre takılıyor.

Sansür kurulu sadece dinci, ahlâkçı yaklaşımla hareket etmiyor, aynı zamanda ırkçı da! Örneğin sosyal bilgiler kitabındaki bir aile fotoğrafı, “sarışın Türk olmaz” gerekçesiyle uygun görülmeyerek kitaba konulmuyor. Aradan onyıllar da geçse kafatasçı anlayış kendini devam ettiriyor. Yapılan eleştiriler üzerine açıklama yapan Milli Eğitim bakanı Ömer Dinçer, sansürmüş gibi yansıtılan olayın sadece bürokrasi olduğunu ve sansürle ilgili bir işlem olmadığı söylüyor. Ardından da Yunus Emre ve Orhan Kemal’in eserleri üzerinden yapılan tartışmaları hatırlatarak, “Bunları biz yayımlamadık, bunlar 4-5 yıllık kitaplar... Onlarda bu şiirler o şekilde yayımlanmıştı. Talim Terbiye o dönemde kitaplara ideolojik bakıp seçiyordu. Eğer eleştiri yapılacaksa o gün yapılacaktı, bugün değil. Bugün biz bu eski sistemi değiştiriyoruz. Bugün bunu eleştirmeleri haklı sayılmaz” diyerek, aslında TTK’nın meseleye ideolojik yaklaştığını da itiraf etmiş oluyor. Bakan “daha önce ideolojik yaklaşılıyordu, şimdi eski sistemi değiştiriyoruz” diyor. Oysa yapılan değişiklik, bu kuruma artık statükocu-Kemalist anlayışın yerine AKP’nin ideolojik anlayışının hâkim olmasından ibarettir.

Türkiye’de eğitim sisteminin temel hedefi, düşünmeyen, sorgulamayan, dünya algısı son derece sınırlı, sistemle uyumlu nesiller yetiştirmektir. Egemenler yıllardır da eğitim kurumlarıyla, ezberci eğitim anlayışıyla bu işi başarıyla yerine getirmektedirler. Bugün okullarda okutulan ders kitaplarının tamamı Talim ve Terbiye Kurulu’nun denetim ve sansüründen geçmekte, sonuçta egemen anlayışın dışında hiçbir şey ders kitaplarında yer almamaktadır. TTK “milli eğitimin beyni” olarak kabul edilmektedir. TTK bizzat Atatürk’ün emriyle kurulmuş ve o günden bu yana eğitimde devletin ideolojik örgütleyicisi olmuştur. Atatürk’ün, “Memlekette talim ve tedris esaslarını ilmi ve müstakil bir merkezden sevk ve idare maksadıyla tasavvur edilen Talim ve Terbiye Dairesi tesis edilmiştir” sözleriyle kuruluşunu ilan ettiği 1926 yılıyla birlikte toplumun “talim ve terbiyesi” için yeni bir ilim-irfan müessesesine kavuşulmuştur. Tarih, coğrafya, fen, matematik artık TTK’nın kontrolü altındadır. Eskiden 15 kişinden oluşan ve kurul üyelerinin ömür boyu görev yaptığı TTK, 2011 yılında yapılan değişiklikle artık bir başkan 10 üyeden oluşuyor ve kurul üyeleri 4 yıllık süreyle görev yapıyor.

Ancak şekilsel olarak değişiklikler yapılsa da kurulun asıl işlevinde hiçbir değişiklik söz konusu değildir. Bu kurul kurulduğu günden beri baskıcı ve gerici bir eğitim sistemi ile toplumun bilincini daha baştan çarpıtmıştır, çarpıtmaya da devam ediyor. Yıllardır okullarda okutulan ders kitaplarında bilgiler ezbere dayalı ve sınırlı bir şekilde işlenmiştir. Egemen Kemalist bürokrasi, kendilerinin istediği şekilde bir tarih ve toplum algısı yaratmak için ders kitaplarını safsatalarla doldurmuştur. Örneğin ulusal bir bilinç oluşturmak için, bütün dillerin Türkçeden türetildiği “güneş dil teorisi” uydurulmuş, Anadolu halklarının Türklerden geldiği yolunda hiçbir bilimselliği olmayan tezler icad edilmiştir. Özellikle tarih kitapları çarpık ve yüzeysel bilgilerle doludur. Bu kitaplarda üretim ilişkilerini, sınıfları, sınıfsal amaçları, toplumsal yaşam tarzlarını vs. bulmak mümkün değildir. Türk tarihiyse ırkçılıkla bezeli ve hamasete dayalı bir anlatımla malûldür.

Bilimsel bir yaklaşım asla söz konusu değildir. Örneğin ulus olgusu öyle bir ele alınmaktadır ki, sanki bundan bin yıl önce de uluslar varmış gibi bir algı yaratılmaktadır. Oysa bu olgu burjuvazinin ulus-devlet inşası temelinde şunun şurasında son birkaç yüzyıl içinde ortaya çıkmıştır. Ne var ki bu basit gerçek dahi tarih kitaplarında öylesine geçiştirilmekte. Keza egemenlere karşı çıkartılan halk isyanları “bozgunculuk”la damgalanmakta ve isyancıların neden isyan ettiklerine dair tek bir gerçek neden gösterilmemektedir. Genel açıklama, “isyancıların devletin dirlik ve düzenine karşı geldikleri ve ayaklanmanın bastırılarak devlet düzeninin kontrol altına alındığı” şeklindedir. Örneğin Selçuklu egemenlerinin baskı ve sömürüsüne dayanamayan Müslüman ve Hıristiyan halkın Baba İlyas önderliğinde gerçekleştirdikleri isyanı, Selçuklu sultanı Haçlı artığı olan paralı Frank askerleriyle bastırmıştır. Görüldüğü üzere toplumu esasında din temelinde bölen egemenlerdir. Ancak bu gerçekleri TTK’nın denetiminden geçen bir ders kitabında bulmak mümkün değildir. Tarihi sınıfsal bir perspektifle kavrayıp öğrenen öğrencilerin, içindeki yaşadıkları toplumun sınıfsal çelişkilerini sorgulamaları, tarihe ve topluma eleştirel bir gözle yaklaşmaları kolaylaşır. Ne var ki egemenlerin istediği şey, kendilerinin oluşturduğu ancak gerçekle bağdaşmayan yapay tarih anlayışının benimsenmesidir.

Sadece tarih değil eğitimin her alanında ders kitapları ve müfredat yüzeysel bilgilerden ibaret haldedir. Örneğin felsefe derslerinde “aydınlanma çağı felsefecileri” konusu işlenirken, filozoflar hakkında kısa bilgiler verilip geçilmektedir. Neden öyle düşünmüş, o şekil düşünmesini sağlayan sosyo-ekonomik koşullar nelerdi, nasıl bir üretim ilişkisi söz konusuydu sorularını yanıtsız bırakan, temelsiz bir bilgi aktarımı mevcuttur. Meselâ Karl Marx hakkındaki bilgi bir paragraftan ibarettir ve “toplumcu düşünceyi savunan filozof” olarak geçiştirilmektedir. Bu eğitim sisteminin ürünü olan bir öğrenci, toplumu, insanı, dünyayı nasıl algılayacak ve nasıl yorumlayacaktır? Yalan yanlış bilgilerin ezberlenmesine dayanan ve son derece sıkıcı olan bu eğitim sistemi yüzünden, mezun olan öğrencilerin tarih, coğrafya, felsefe bilgisi son derece sınırlıdır. Böyle olunca, insanların yaşanan toplumsal sorunları gerçekliği içinde kavraması ve fikir üretmesi de alabildiğine zorlaşmaktadır. Örneğin Kürt sorunu gibi köklü bir tarihsel sorunda, beynine safsatadan ibaret bir sözde tarih şırınga edilmiş ve yıllardır Kürtleri de Türklerin bir kolu olarak bilen bir kişiye, meseleyi izah etmenin güçlüğü ortadadır.

Bugün Yunus Emre’den Steinbeck’e kadar birçok insanın eserlerinin sansürlenmesinin sebebi, egemenlerin toplumu kendi ideolojileri doğrultusunda şekillendirme arzusudur. Dün ders kitaplarının içeriğini statükocu-Kemalistler belirliyordu, bugün ise AKP belirliyor. Değişen sadece bu ideolojik baskı aracının dümenine oturanlardır. Bugün Talim ve Terbiye Kurulu AKP’nin denetiminde ve AKP kendi ideolojisine uygun bir eğitim müfredatı uyguluyor. Elbette ders kitaplarının içeriğini de buna göre belirliyor. Yunus Emre’den Osmanlı tarihine kadar birçok şey, bu anlayış doğrultusunda süzgeçten geçiriliyor, tarih egemenlerin ihtiyacı doğrultusunda çarpıtılarak yeniden yazılıyor. Muhteşem Yüzyıl adlı dizinin üzerinden yürüyen tartışmalarda bunu net bir şekilde görüyoruz. Dizinin harem sahnelerine esip gürleyen Başbakan, “biz böyle Süleyman tanımadık, ecdadımız yanlış tanıtılıyor” diyerek yargıyı göreve çağırmıştı.

AKP’nin istediği şey, Osmanlı’nın her gittiği yere adalet götürdüğü, kutsal değerler adına savaştığı yalanının sürmesidir. Bakan Ömer Çelik “eskiden kitaplara ideolojik yaklaşılıyordu, bizim dönemimizde böyle bir şey olmayacak” dese de, skandallar devam ediyor. Örneğin İzmir Güzelyalı İlköğretim Okulu’ndaki Türkçe öğretmenleri hakkında, Muallim Naci’nin “Ömer’in Çocukluğu”, “Çılgın Babam” ile Bilgin Adalı’nın “Çatalhöyük Öyküleri-1 Dünyamızın İlk Şafağı” kitaplarını okutarak “Türk örf ve âdetlerine uygun olmayan” bilgileri çocuklara öğrettikleri gerekçesiyle soruşturma açıldı. Üstelik de soruşturma bir velinin Alo-147 hattını arayıp “evrim teorisi zorla çocuklara empoze ediliyor” diyerek şikâyette bulunması üzerine, Milli Eğitim Müdürlüğü’nün durumdan vazife çıkarması sonucunda açılıyor. Bu tekil bir örnek oluşturmuyor ve son dönemlerde bu tür örneklerin sayısı hızla artıyor.

Bugün eğitim sistemi AKP eliyle, milliyetçi, muhafazakâr, mukaddesatçı bir anlayışla, itaatkâr ve dindar bir nesil yetiştirmek için neredeyse yeni baştan organize edilmeye çalışılıyor. Dün Kemalizmin ihtiyacına göre sansürden geçirilen müfredat, bugün de AKP’nin ve onun yandaşı sermaye kesimlerinin ihtiyacına göre şekillendirilmeye çalışılıyor. Ama eğitim sisteminin baskıcı, gerici ve bilimsellikten uzak yapısı devam ediyor. Eğitim hâlâ ezbere dayalı, hâlâ yüzeysel ve hâlâ düşünen, sorgulayan beyinler yetiştirmekten son derece uzak. İşte bu yüzden kitleleri zehirleyen gerici burjuva eğitim sistemine karşı mücadeleyi yükseltmek, parasız, anadilde, demokratik, bilimsel eğitim için mücadele etmek işçi sınıfının görevidir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 95, Şubat 2013