Navigation

Otoyol ve Köprülerin Özelleştirilmesi

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Sermaye hükümeti AKP, otoyol ve köprüleri özelleştirerek Türkiye tarihinin en büyük ikinci özelleştirmesine imza attı. Yapılan özelleştirme ihalesinde Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprüleri ile 8 otoyolun 25 yıllık işletme hakkı, 5 milyar 720 milyon dolarla en yüksek teklifi veren Koç-UEM-Ülker ortaklığına satıldı. İhaleyi kazanan Koç-UEM-Ülker ortaklığında Koç ve UEM grubunun yüzde 40’ar, Ülker grubuna bağlı olan Gözde Girişim’in ise yüzde 20 payı bulunuyor. AKP hükümeti gerçekleştirdiği bu özelleştirme ile hem sermayeyi fazlasıyla ihya etmiş hem de bütçe açığını bu yolla kapatmayı hedeflemiştir. Sermaye için ise sürekli sıcak paranın aktığı oldukça kârlı bir yatırım gerçekleşmiştir. Nitekim ihaleyi alan Koç grubunun borsada hisseleri hızla yükselmiştir.

2001 yılında köprü ve otoyollardan 203,5 milyon dolar gelir elde edilirken, 2011 yılında bu rakam 534,7 milyon dolara çıkmıştır. Her yıl binlerce otomobilin trafiğe çıktığını düşündüğümüzde bu gelir katlanarak artacak ve söz konusu sermaye grupları yatırdıklarını kısa sürede geri alacaklardır. Yani ihale, getireceği gelir karşısında oldukça düşük fiyata verilmiş, açıkça sermayeye peşkeş çekilmiştir. Diğer yandan ihaleyi alan sermaye gruplarının geçişlere yapacağı zam güya enflasyon oranında gerçekleşecekmiş. Bunun böyle olmayacağını, çeşitli bahaneler üreterek geçişlere keyfi zam yapılacağını herkes çok iyi biliyor. Böyle bir kamu hizmetinin sermayenin eline bırakılmasının anlamı açıktır; kitleler soyulacak, sermaye palazlanacak.

Ancak AKP hükümetinin neo-liberal politikaları hayata geçirirken yaptığı ilk iş, iyi bir şey yapıyormuş imajı yaratmak ve göz boyamaktır. Gerek kıdem tazminatı saldırısı, gerek kentsel dönüşüm talanı, gerekse de eğitim ve sağlık alanında yaptığı saldırılarda hep bu taktiği izlemiştir. Hatırlayacak olursak geçen senelerde Boğaziçi, Fatih Sultan Mehmet, Haliç Köprüsü ve otoyollar bakım ve onarımı yapılarak yenilenmişti. Bu bakım ve onarım çalışmaları yüzünden trafik tam bir çile haline gelmiş ve tepkiler yükselmişti. AKP hükümeti ise bunun bir zorunluluk olduğunu, daha iyi bir hizmet için yaptıklarını, vatandaşın rahatını düşünerek böylesine zor bir işe giriştiklerini propaganda ediyordu. Bu özelleştirmeyle bakım çalışmasının nedeni de ortaya çıkmış oldu. Eğer bakım ve onarım çalışması yapılmadan özelleştirme yapılmış olsaydı, bu çalışmaları ihaleyi alan sermaye grupları yapmış olacaktı. Ancak AKP, sermaye daha fazla kâr etsin diye bakım ve onarım çalışmalarını yaparak hem kendi propagandasını yaptı hem de masrafları vatandaşın üzerine yıkarak sermayeyi büyük bir maliyetten kurtarmış oldu.

Ulaşım da tıpkı sağlık ve eğitim gibi toplumun tamamını ilgilendiren ve parasız verilmesi gereken bir kamusal hizmet olmalıdır. Ancak burjuva devletler bundan olabildiğince kaçınma eğilimindedirler. Burjuvazi kendisini işçi sınıfı karşısında güçlü hissettiği ölçüde bu eğilim baskın çıkmıştır. Ekim Devrimi sonrası SSCB’de işçilere eğitim, sağlık ve ulaşımın bir kamu hizmeti olarak ücretsiz verilmesi dünyada büyük yankı uyandırmıştı. Bir taraftan SSCB’nin varlığı, bir taraftan da işçi sınıfının devrimci mücadelesinin yükselmesi, burjuva devletleri korkuya salmış ve “sosyal devlet” politikasına sarılmalarına yol açmıştı. Böylece eğitim, sağlık ve ulaşım gibi hizmetleri burjuva devlet istemeden de olsa üstlenmek zorunda kalmıştır. Ne var ki İkinci Dünya Savaşı sonrası istikrarlı bir şekilde büyüyen kapitalist ekonomi yetmişli yıllara gelindiğinde tekrar durağanlığa girmiş ve kriz süreci başlamıştı. Yeniden krize giren sermaye sınıfı bir süre sonra neo-libaral politikaları hayata geçirmeye girişerek işçi sınıfının ekonomik, sosyal ve siyasal haklarına saldırmaya başlamıştır.

Burjuvazi dünyanın her yerinde, sosyal güvencenin ve kamusal hizmetlerin devlete büyük bir yük getirdiğini, devletin küçülmeye gitmesi gerektiğini öne sürerek saldırılarına başlamıştır. Bu bağlamda devletin üstlendiği eğitim ve sağlık hizmeti adım adım paralı hale getirilmiştir. Bu hizmetler kapitalistlerin en kârlı sektörleri haline gelmiştir ki, sağlık sektörü dünyada en büyük üçüncü kârlı sektördür. Türkiye’de ise neo-liberal saldırılar 1980 askeri faşist darbesinin ardından hayata geçirilmeye başlanmıştır. Yapılan özelleştirmelerle kamu iktisadi teşekkülleri özel sermayeye satılmış ve bu işletmelerde çalışan yüzbinlerce işçi işten atılmıştır. Burjuva devlet böylece bir taşla iki kuş vurmuş, bir taraftan yapılan özelleştirmelerle sermayeyi ihya etmiş, diğer taraftan da burada çalışan işçileri işten atarak devlet olarak sosyal güvence yükünden kurtulmuştur. İşçi sınıfının ekonomik ve sosyal haklarına yönelik bu neo-liberal saldırılar AKP hükümeti ile doruğa ulaşmıştır.

Sermayenin emrindeki AKP hükümeti, çıkardığı yasalarla eğitimi ve sağlığı fiili olarak paralı hale getirmiştir. Ne var ki devlet bu kamu hizmetlerine eskisi kadar olmasa da hâlâ bir pay ayırmak zorundadır. Bir sonraki adım ise devletin zorunlu olarak üstelendiği bu kamusal hizmetleri tamamen özelleştirmektir. Yıllardır bu özelleştirmeyi gerçekleştirmek için psikolojik ortam hazırlanmaya çalışılıyor. SGK’nın bütçede kara delik açtığı, devleti zarara uğrattığı için özelleştirilmesi gerektiği safsatası sürekli olarak tekrarlanıyor. AKP hükümeti yaptığı propaganda ile topluma “bu tip hizmetler için para vermek zorundasın, bunların bir bedeli olmalı” mesajını vererek yapılacak özelleştirmeleri haklı ve meşru göstermeye çalışmaktadır.

Hatırlayacak olunursa, geçtiğimiz yıllarda Ankara’da, metro ve otobüslere gelen zammı protesto eden öğrencilerin parasız ulaşım sloganına takan başbakan Erdoğan şöyle demişti: “Otobüsler bedava olacakmış. Trenler bedava olacakmış. Dünyanın neresinde var böyle bir şey ya? Benim bildiğim bir yer yok. Böyle bir yer var mı bilmiyorum. Veya hangi koşullarda böyle bir şey yapıyorlar, onu da bilmiyorum. Tabii bunlar bunu söylerken, acaba kendileri de ileride bedava mı çalışacaklar? Böyle bir durum mu olacak?” Erdoğan bu sözlerle topluma “devletten parasız eğitim, sağlık, ulaşım hizmeti beklemeyin” mesajı vermiş oluyordu. Bugün AKP hükümetinin otoyol ve köprüleri özelleştirmesi de bu politikanın bir ürünüdür.

Sermayenin dini imanı yoktur

Bu özelleştirmenin Koç-UEM ve Ülker grubuna verilmesi bilinen yalın bir gerçeği bir kez daha ortaya koymuştur. Dünya görüşlerinden bağımsız olarak sermaye tek bir sınıftır; sermayenin dini, imanı, milliyeti yoktur. Bugüne kadar Koç grubu laik-Batıcı, Ülker grubu ise İslamcı sermayenin temsilcileri olarak nitelendirildi. Bu bağlamda AKP hükümeti İslamcı sermaye ile elbirliği yaparak “laik cumhuriyeti” yok ederek yerine şeriat düzeni kurmak istemekle suçlanıyordu. Burjuva blok içinde yürüyen sınıfsal çatışmada statükocu-Kemalist bürokrasi toplumu kendi arkasına yedeklemek için böyle bir propagandaya başvuruyordu. Laik-Batıcı sermayeyi ilerici, İslamcı sermayeyi gerici olarak niteleyip buna göre tutum almak gerçeklikten uzak ve gülünçtür. Bir bütün olarak sermaye sınıfı üretim araçlarının ilerlemesinin ve insanlığın kurtuluşunun önünde engel oluşturan gerici ve çürümüş bir sınıftır. Bu özelleştirme bir kez daha ortaya koymuştur ki, AKP hükümeti tekelci sermaye gruplarının hizmetindedir ve onların arzularını yerine getirmek için elinden geleni yapmaktadır. Bir kez daha vurgulamak gerekirse TÜSİAD, MÜSİAD, TUSKON gibi sermaye örgütleri birbirlerine rakip de olsalar bir sınıfın parçasıdırlar ve iş işçi sınıfına yapılacak saldırılara geldi mi domuz topu gibi bir araya gelmektedirler.

Bugün kapitalizm derin bir ekonomik krizin içinde debelenirken sermaye sınıfı var olan bu krizden kurtulmak için bütün dünyada işçi sınıfına karşı ortak ve çok yönlü saldırılar yapmaktadır. Krizin faturasını işçi sınıfına yıkmak için kemer sıkma politikaları devreye sokulmakta, devletin küçültülmesi adı altında kamu hizmetleri paralı hale getirilmektedir. Özellikle krizin derinden vurduğu Avrupa Birliği ülkelerinde devletin zorunlu olarak üstlendiği kamusal hizmetlere bütçeden ayrılan pay küçülmektedir.

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sermaye ve emrindeki AKP hükümeti aynı metodu izlemek suretiyle bütçeden kamu hizmetlerine ayrılan payı kısmakta, kamu hizmetlerini özelleştirerek sermayeye yeni ve kârlı alanlar açmaktadır. İşçi sınıfına yapılan bu saldırılar iyi okunmalı ve sermaye sınıfının gerçek yüzü teşhir edilmelidir. Bunun için sermayeyi ilerici, gerici, yerli, yabancı gibi kimliklere ayıran ve onun ortak bir sınıf olduğu gerçeğini görmeyi engelleyen ön yargılardan kurtulmak şarttır. Eğitim, sağlık, ulaşım en insani ihtiyaçların başında gelmekte ve bunların kamu hizmeti olarak parasız verilmesi gerekmektedir. Sermayenin bu çok yönlü azgınca saldırılarına karşı devrimci işçi sınıfının enternasyonal mücadelesini yükseltelim.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 94, Ocak 2013