Navigation

Havada Direniş Var!

THY yönetimiyle Hava-İş sendikası arasında devam eden toplu sözleşme görüşmeleri, THY yönetiminin işten attığı 305 işçiyi mahkeme kararına rağmen geri almaması başta olmak üzere çeşitli maddelerde yaşanan anlaşmazlık nedeniyle Hava-İş’in grev kararı almasıyla sonuçlandı. Sendikanın 15 Mayısta başlayacağını ilan ettiği grev, 14 bin işçiyi kapsıyor. AKP hükümeti, stratejik olarak nitelendirdiği bu sektörde gerçekleştirilecek olan grevi Bakanlar Kurulu kararıyla “ertelemek”, yani yasaklamak da dahil her türlü girişimde bulunacağının sinyallerini veriyor.

Yüzde 51’i devlete ait olup yüzde 49’u da “halka” arz edilmiş durumda olan THY, yoğun sömürü sayesinde kısa sürede dünyanın sayılı havayolu şirketlerinden biri haline gelmiş bulunuyor. Türkiye’nin emperyalist politikalarına paralel bir gelişme gösteren THY’nin, örgütlü, sendikalı ve grev silahını elinde bulunduran işçilere kesinlikle tahammülü yok. Geçen yıl başlayan toplu sözleşme sürecini THY yönetimi elinden geldiğince baltalamaya çalıştı, ancak işçilerin elinde grev silahının olması onun dilediği adımı atmasını engelliyordu.

Tam da böyle bir dönemde AKP hükümeti hava işkolunda grev yasağı getiren yasayı Meclis’e getirdi. İşçiler grev yasağına karşı bir gün iş durdurma eylemi gerçekleştirdiler ve bunun sonucunda 305 işçi işten atıldı. İşçiler işten atıldıklarını cep telefonlarına gelen mesajlarla öğrendiler. THY yönetimi gönderdiği cep mesajlarında işçilerin “kanunsuz eylem” yapmaktan dolayı işten atıldığını söylüyordu. İşçiler neredeyse bir yıldır, çeşitli eylemlerle haklı ve onurlu mücadelelerini sürdürüyorlar. Meclis’ten bir gecede geçen grev yasağı, 2012 yılının Ekim ayında yeni sendikalar kanununun yürürlüğe girmesiyle kalkmış oldu. Bunda uluslararası sendikaların oluşturdukları basıncın da önemli bir rolü vardı. THY yönetimi işten atılan ve iade davası açan işçiler için hukuki süreci bekleyeceklerini, eğer işçiler kazanırsa işe geri alacaklarını söylemişti. Ancak işten atılan işçiler davayı kazandıkları halde THY yönetimi işçileri işe almadı ve temyize gitti. Yargıtay’ın da işçileri haklı bulması ve işe iade kararını onamasına rağmen THY yönetiminin atılan işçileri işe almamada ısrar etmesinin ve toplu sözleşmeyi sürekli yokuşa sürmesinin temel nedeni, karşısında örgütlü işçiler görmek istememesidir. Çünkü sermaye ve emrindeki AKP hükümetinin THY için yeni büyük hedefleri var. Bu hedeflere ulaşmak için sendikanın ayakbağı olmaktan çıkarılması gerekiyor.

Sermayenin temsilcileri hedeflerine işçilerin grev tehdidi altında ulaşamayacaklarını çok iyi biliyorlar. THY’nin çok kısa zamanda nasıl büyüdüğüne, gelecekteki hedeflerine baktığımızda sermayenin asıl amacının ne olduğunu da net bir şekilde görebiliriz. 2012’de satış gelirlerini bir önceki yıla göre yüzde 26 artışla yaklaşık 15 milyar TL’ye yükselten THY, 2011’de 19 milyon TL olan net kârını da yüzde 620 arttırarak 1,133 milyar TL’ye yükseltti. Burjuva medyada bu durum gurur tablosu olarak sunulurken, THY’nin kısa zamanda böyle bir kâra nasıl ulaşabildiğine değinilmiyor elbette. İşçilerin grev yasağı sırasında eylem yapmasına tahammülü olmayan AKP hükümeti, havayolu işçilerini rahatları yerinde olmakla ve yüksek maaş almakla suçluyor. Peki işçiler bu kadar rahatsa ve yüksek maaş alıyorsa nasıl oluyor da THY kısa sürede bu kadar kâr elde ediyor?

AKP hükümeti iktidara geldiği günden bu yana işçi sınıfının ekonomik ve sosyal haklarını teker teker budadı. Bunları yaparken medya aracılığıyla kamuoyu oluşturup saldırıları şirin göstererek işçilerin gözlerini boyadı. Geçen on yıllık süre zarfında Türkiye ekonomisi hızla büyüdü ve dünyanın 17. büyük ekonomisi durumuna geldi. Peki, büyümeden işçilerin payına ne düştü? İşçilerin payına düşen taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma, uzun iş saatleri, düşük ücretler ve katliam düzeyinde iş kazaları oldu. Ancak bu tabloya rağmen AKP hükümeti işçi-emekçi kitlelere ekonomik büyüme üzerinden propagandasını yapmaya ve bunu bir gurur tablosu olarak göstermeye devam etti. İşçi sınıfı her geçen gün yoksulluğun ve sefaletin pençesine yuvarlanırken, THY gibi birçok şirket hızla büyüdü ve tekel durumuna yükseldi.

THY de tıpkı öteki şirketler gibi az işçiyle, uzun ve yorucu iş temposuyla büyüdü ve dünyanın sayılı havayolu şirketlerinden biri haline geldi. Türkiye’nin ekonomik büyümesinden gurur duyulmasını isteyen sermaye temsilcileri aynı göz boyamayı THY’nin büyümesi için de yapıyorlar. THY’nin sadece reklâmlara harcadığı para 100 milyon TL. Peki kaynak nereden geliyor? Tabii ki işçilerin sırtından. Sermaye göz boyamak için reklâmlara oluk oluk para akıtmaktan çekinmiyor. Televizyon kanallarında İstiklâl Marşı eşliğinde dönen reklâmlarda, THY her yere uçarak Türkiye adına “büyük bir iş” gerçekleştiren bir kurum olarak sunuluyor. Böylece işçilerin gururu okşanarak sömürü gizlenmiş oluyor.

Sermayenin ve AKP’nin tescilli hizmetkârı olan THY yönetim kurulu başkanı Hamdi Topçu, medyaya verdiği demeçlerde, “milli gururu” okşayarak nasıl göz boyadıklarını da anlatmış oluyor. Bakın Topçu ne diyor: “Biz de bir dünya birinciliği aldık, bu dünya birinciliğini alırken bütün dünyadaki uçtuğumuz noktalarda bu bayrağı göndere çektik. Dedik ki artık bu İstiklal Marşı’nı çalmayı hak ettik. Böyle bir fikir arkadaşlardan çıktı. Yurt dışındaki uçtuğumuz şehirlerin yerel çalgılarıyla olsun, oranın kültürüyle olsun, İstiklâl Marşımızı onlara da çaldıralım. Kapanışı da Kız Kulesi’nde bağlama ile yaptık. Bu gurur hepimizin, bize ait bir gurur değil. Ben bugün THY’nin başında varım, yarın yokum. Böyle bir reklâmdan rahatsız olan varsın olsun. Bu tanıtımı izledikten sonra beni ağlayarak arayanlar oldu.”

THY’yi 2003’te 1,5 milyar dolar civarında bir ciro ile aldıklarını anlatan Topçu, “Şu anda iştirakleriyle beraber 11 milyar dolar cirosu var. Artık THY bir dev oldu. Bu benim şahsi servetime giden bir dev değil, bu ülkenin değeri. Bununla hepimiz gurur duymalıyız.”

Günde 16 saat uçan, kanser dâhil birçok meslek hastalığına yakalanan, ailesinin yüzünü bile göremeyen binlerce THY işçisi ve ömrü boyunca uçağa binemeyecek milyonlarca işçi, emekçi bu tablonun neresinden gurur duyacak? İşçi sınıfı örgütlü ve bilinçli olmadığı sürece bu yanılgılara kapılacaktır. Ancak örgütlü ve bilinçli bir işçi şu soruyu sorarak oyunu bozmasını bilecektir: Bizi sömüren sermayenin büyümesinden neden gurur duyalım ki?

Türkiye’nin emperyalist amaçları temelinde yol alan THY, Afrika’ya en çok uçak seferi düzenleyen havayolu şirketi durumunda. THY Afrika’nın çeşitli ülkelerine uçak seferleri düzenleyerek hem geleceğe yatırım yapıyor hem de Türkiye’nin emperyalist politikalarına hizmet ediyor. Gelecekteki hedeflerine ulaşmak için uçak filosunu da büyütüyor. Burjuva medya, THY’nin filosunu büyütmesini, “dünyada birçok havayolu şirketi ekonomik sıkıntı nedeniyle büyük sıkıntılar yaşarken THY rekor siparişlerle dikkatleri üzerine çekti” diyerek duyurdu. Hamdi Topçu’nun yaptığı açıklamaya göre bir ay içinde Airbus’tan 137, Boeing’den 115 uçak alınacak ve 2020 yılına kadar 252 uçak siparişi tamamlanmış olacak. Uçak filosunu bu şekilde büyüten THY, şu anda doğrudan kendi bünyesinde çalıştırdığı işçilerin sayısını 2020 yılına kadar 15 bin 679’dan yaklaşık 29 bine çıkarmayı hedeflediğini söylüyor.

THY’nin hedeflerine ulaşması için sömürünün daha da yoğunlaşması, sendikanın ve grev hakkının ayakbağı olmaktan çıkarılması gerekiyor. Güçlü ve örgütlü bir işçi sınıfı THY’nin hedeflediği sömürüye asla izin vermeyecektir. Bu kadar büyük bir filonun işini 29 bin işçinin yapması demek, işçilere köle gibi çalışmanın dayatılması demektir. Gözünü kâr hırsı büyüyen sermaye bu amacına ulaşmak için her türlü engeli kaldırma niyetindedir. Bugün THY yönetiminin toplu sözleşme görüşmelerini bu şekilde yokuşa sürmesi sadece yönetim kurulu başkanının ve çevresindekilerin artniyetlerinden değil, bizzat sermayenin emrinde bulunan AKP hükümetinin bilinçli politikasından kaynaklanmaktadır.

Böylesine büyüyen ve kâr eden bir kuruluş sermayenin iştahını kabartmaktadır. Dolayısıyla karşısında iştahını kursağında bırakacak sendikalı ve örgütlü bir işçi sınıfı bulunmasını istememekte, bu sektörü dikensiz gül bahçesi haline getirmeye çalışmaktadır. AKP hükümeti böylesine önemli bir sektörde grevin nasıl büyük bir silah olduğunun fazlasıyla farkındadır. Nitekim THY işçilerinin saldırı yasasına karşı yaptığı bir günlük grev oldukça etkili olmuş, birçok sefer ertelenmiş ve AKP hükümeti korkuya kapılmıştı. Grevle ilgili endişelerini başbakan ve diğer bakanlar ardı ardına açıklamışlardı. Başbakan yaptığı açıklamada özellikle bu tip stratejik sektörlerde grevin işçilerin elinde ne kadar önemli ve güçlü bir silah olduğunu ve bundan duyduğu endişeyi de itiraf ediyordu: “Düşünün ki bu grev kanunsuz değil kanunlu olarak da yapıldığında, uzun süreli bir grev olduğu zaman bunun bedelini kim ödeyecek, kim öder? Millet ödeyecek, millet öder. Bu stratejik bir kurum ve bu stratejik kurumda atılacak bu tür adımlar ciddi manada ülkemizde çöküşün habercisi olur ki, buna fırsat vermemek gerekir diye düşünüyorum.”

Erdoğan grev yasağının gerekçesini milletin bu işten zarar görmesi olarak açıklıyor. Yani işçilerin ellerinde hiçbir güç olmasın, kendilerine dayatılan her koşula boyun eğsinler diyor. AKP hükümeti THY’nin daha da büyümesi için işçilerin haklarını tırpanlayarak, uzun iş saatlerini dayatarak işçileri kölelik koşullarına mahkûm etmek istiyor. AKP hükümeti ve THY yönetimi, grev silahı olmayan bir sendikanın toplu sözleşmede hiçbir gücünün olamayacağını ve talepleri için mücadele edemeyeceğini gayet iyi biliyor.

THY ne pahasına büyüyor?

Türkiye ekonomisi nasıl işçilerin acımasız sömürüsü temelinde büyüyorsa THY de aynı şekilde çalıştırdığı işçileri acımasızca sömürerek büyümeye devam ediyor. THY rekor sayıda alımlar yaparak uçak filosunu büyütürken çalıştırdığı işçi sayısında hiçbir değişiklik yok. Üstelik THY bünyesinde hizmet veren 10 bine yakın işçi de taşeronda çalışıyor. İşçilerin grev yasağına karşı yaptığı eylemle birlikte hükümet THY işçisine karşı “rahat çalışıyorlar”, “sürekli gezip tozuyorlar” şeklinde kara propaganda yürüttü. Oysa işçiler gerçekliğin hiç de öyle olmadığını, yaşadıkları somut koşulları dile getirerek anlatıyorlar. Gerçekleri bir grup THY işçisinin ağzından dinleyelim:

“Çalışma sürelerimiz çok belirsiz. Çoğu zaman, işten eve dönmemiz gereken saatten çok daha geç dönüyoruz. Düzenli bir sosyal yaşamımız yok. Mesai süremiz 16 saat. Bazen kaptanın kararına göre 18 saate çıkabiliyor. Arkasından doğru dürüst dinlenemeden tekrar mesai yapıyoruz. Ama biz makine değiliz. Yabancı ülkelerde çalıştığın gün sayısı kadar dinlenme günü veriyorlar. Ama biz 6 gün çalışıp, 1 gün dinlenebiliyoruz. Çalışma koşullarımız çok yorucu. Patronlar bütün enerjimizi tüketecek şekilde çalıştırıyor bizi. Bu kadar uzun ve yorucu koşullara rağmen, haftalık 180 saatin parasını alamıyoruz. Ancak havada kaldığımız sürelerin parasını veriyorlar. Ayrıca bu işte sağlığımız da tehlikede. Uçuş anında kabinlerde basınç alıyoruz. Basınçtan dolayı işitme kaybı oluyor. İç organlarda sarkmalar meydana geliyor. Bunların dışında bir de radyasyona maruz kalıyoruz. Kansere yakalanma riskimiz yüksek. Biz işçiler sayesinde THY 9 yılda uçak sayısında 3 katına, koltuk sayısında 4 katına çıktı. Az elemanla çok işler yapıldı. Sürekli büyük kâr oranları açıklanıyor. Ama sıra bize gelince, bir türlü zam yapılmıyor.” (UİD-DER İşçi Dayanışması bülteni, no:51)

Söz konusu ağır çalışma koşulları sadece uçuş personeli için değil yer kadrosu için de geçerlidir. Sefer sayılarındaki sıçramalı artışa son derece sınırlı bir teknik kadroyla yanıt verilmek istenmekte, bu da işçilerin yükünü arttırmanın yanı sıra gerekli teknik bakımları yapacak zaman olmadığı için uçuş güvenliğini de tehlikeye atmaktadır.

THY işçileri kendi koşullarını ve sıkıntılarını anlatarak aslında sadece THY’nin değil bir bütün olarak sermayenin de ne şekilde palazlandığını göstermektedirler. AKP hükümeti bugüne kadar birçok saldırı yasasını yürürlüğe koyarak, taşeronlaştırmanın ve sendikasızlaştırmanın önünü açarak ekonomiyi büyüttü. İşçi sınıfının örgütsüzlüğünden yararlanarak, yaptığı saldırıları “ulusal çıkar” kisvesi altında gizleyebildi. Kısacası Türkiye ekonomisi nasıl işçilerin kanı, canı pahasına büyüyorsa, THY de işçilerin yoğun sömürüsü temelinde büyüdü.

İşçi sınıfı örgütsüz olduğu için sermayenin tırmanan saldırılarına karşı uzun yıllardır etkili bir direniş sergileyemedi. Ancak burjuvazi işçi sınıfının üretimden gelen gücünün nelere kadir olduğunu çok iyi biliyor. İşçi sınıfının bugüne kadar yürütmüş olduğu mücadeleler, grevler, direnişler ve devrimler burjuvazinin hafızasından silinmemiştir. Ne var ki işçi sınıfının bu büyük gücü mevcut örgütsüzlük koşullarında işçi kitlelerin hafızasından silinmiştir. THY işçilerinin yürüttükleri mücadeleyi kazanımla sonuçlandırmaları, işçi sınıfının hafızasının tazelenmesinde ve sınıf mücadelesinin yükselmesinde önemli bir kaldıraç olabilir.

Tarihte olduğu gibi bugün de işçi sınıfının önünde duran siyasal, sendikal yasakları yırtıp atacak olan işçi sınıfının devrimci mücadelesidir. Sermayenin iştahını kursağında bırakacak, hayatı durduracak grev ve direnişleri örgütleyebilmek için militan sınıf sendikacılığı anlayışıyla hareket edilmesi şarttır. Geçmişte komünist sınıf devrimcilerinin öncülüğünde hayat bulan militan sınıf sendikacılığı, yine sınıf devrimcilerinin gayretleriyle can bulacaktır. Ancak bu bakış açısıyla örgütlenir ve sendikalar bu tarzda bir mücadeleye sevk edilirlerse sermaye karşısında başarıya ulaşılabilir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 98, Mayıs 2013