Navigation

AKP’nin Yağladığı Kapitalist Ölüm Çarkları

Taleplerimizin karşılanması işçilerin örgütlülüğüne bağlıdır. Yoksa tek başına hiçbir yasal düzenleme ve talep iş kazalarını önlemeye yetmeyecektir. Birçok can alıcı sorunda olduğu gibi, bu sorunda da işçilerin tek garantisi örgütlülükleridir.

AKP hükümeti döneminde Türkiye dünyanın 17. ekonomisi durumuna yükseldi. Bununla övünen AKP’nin hedefi Türkiye’yi 2023 yılında dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına sokmak. Evet, Türkiye ekonomisi büyük bir sıçrama yaparak önemli derecede büyüdü. Peki, büyüyen ekonomide kimin payına ne düştü? İşte cevaplanması gereken en önemli soru budur. AKP iktidara geldiği günden itibaren neo-liberal politikalara hız vererek, sermayenin önündeki engelleri kaldırarak, Türkiye’yi alt-emperyalist bir güç haline getirdi. Sermaye kana doymaz bir vampir gibi işçi sınıfının kanını emerek büyüdü ve büyümeye devam ediyor. Soma katliamı Türkiye ekonomisinin nasıl büyüğünü, kimin payına neyin düştüğünü çok somut bir şekilde ortaya koydu. İşçilerin payına düşen ölüm, gözyaşı, açlık, yoksulluk ve tarifsiz acılar olurken, burjuvazi kârını alabildiğine arttırdı. İşçiler iş kazalarında ölürken, sigortasız, sendikasız, iş güvencesi olmadan kölelik koşullarında çalışırken, Türkiye sermayesi bu sömürüye dayanarak uluslararası sermaye ile âşık atar pozisyona yükseliyor, AKP’nin arkasındaki Anadolu kaplanları olarak adlandırılan orta halli sermaye grubu ise palazlanarak büyük sermaye durumuna geliyordu. İster İslami olsunlar ister laik, tüm kapitalistler işçi sınıfının ölümüne sömürüsü pahasına büyüdüler. İşte AKP hükümetinin övünülmesini istediği “büyüyen Türkiye” tablosunun arkasında bu gerçek var: İşçiler ölüyor, sermaye büyüyor!

AKP hükümetinin iktidarda bulunduğu sürede Türkiye’de iş kazaları %92 oranında arttı. Bu sürede iş cinayetine kurban gidenlerin sayısı 14 bini buldu. 2014 yılının daha ilk 8 ayında 1270 işçi iş kazalarına kurban gitti. Her gün 10 işçi iş kazalarına kurban giderken çok daha fazlası sakatlanıyor. Türkiye iş cinayetlerinde dünyada üçüncü, Avrupa’da ise birinci sırada yer alıyor. Sermayenin kâr hırsı yüzünden işçiler savaştaymışçasına ölüyorlar. Bütün bu işçi ölümlerine ve Soma benzeri işçi katliamlarına rağmen AKP hükümeti pişkince davranmakta ve bu konuda tam anlamıyla vurdumduymaz bir tutum sergilemektedir. Soma katliamında 301 işçinin ölmesi dahi AKP hükümetinin bu konuda dişe dokunur bir denetim yapmasını veya harekete geçmesini sağlamamıştır. Tam tersine, her iş cinayetinde AKP hükümeti işçilerle alay edercesine açıklamalarda bulunmuş veya birtakım geçici önlemlerle işi geçiştirmiştir.

Mecidiyeköy’de Torunlar Center inşaatında bakımı yapılmayan asansörün 32. kattan yere çakılması sonucu 10 işçi yaşamını yitirdi. Yaşanan bu katliamın kamuoyunda büyük tepki yaratması AKP hükümetini göstermelik de olsa birtakım adımlar atmaya itti. Başbakan Davutoğlu, Başbakanlıkta Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Sosyal Taraflar Toplantısı düzenledi. Toplantı sonucu Davutoğlu’nun açıkladığı eylem planının özü sermayeyi aklamak oldu. Ortada bir katliam duruyorken, açıklanan eylem planı AKP hükümetinin tam anlamıyla bir pervasızlık içinde olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Davutoğlu’nun açıkladığı eylem planı “süreç yönetimi, insan faktörü ve eğitim, toplumsal duyarlılık, bilinçlenme ve kültür, yasal düzenleme” olarak 4 ana başlıktan oluşuyor. Ortaya konulan eylem planının gerçekte iş kazalarını önlemeye yetmeyeceğini Davutoğlu’nun şu sözlerinden bile anlamak mümkün:

“Yasayı uygulayacak insan unsuru önemli. En fazla üzerinde durduğum konu Mesleki Yeterlilik Kurumu’nun en iyi ve hızlı şekilde güçlendirilmesi. Kazaları engelleyecek olan şey, performans ve ehliyet. 1 Ocak 2015 itibarıyla Mesleki Yeterlilik Kurumu bütün hazırlıklarını tamamlayıp, sertifikalandırma, belgelendirme aşamasına gelecek. Belge alabilmek için eğitim şart. Milli Eğitim Bakanlığıyla görüşeceğiz. Okullarda iş güvenliği dersleri konulacak. Ne kadar üzüntü verici bir tablo ki, o kazada vefat eden işçilerimizden biri 1 Eylülde işe giriyor, 7 Eylülde kumanda yetkisine sahip oluyor ve asansörden sorumlu kişi haline geliyor. Şimdi bunun sertifikası, yetkilendirilmesi var mı? Bundan sonra işçi, hangi mesleği yapacaksa onun belgesini alacak ve o işi yapacak. Herkes her işi yapabilir mantığı çok yanlış. Vasıfsız işçi kavramı kalmamalı. Önce eğitimini almalı, gerekli sınavlardan geçip yeterli olduğunu kanıtlamalı.”

Oysa zaten sorunun en önemli ayaklarından birini devletin mevcut yasalardaki hükümlerin bile uygulanmasını sağlamaması, bu konuda doğru dürüst denetim yapmaması ve hemen her durumda patronları kayırıp suçu işçilere atması oluşturmaktadır. Bu açıklamalarıyla Davutoğlu aslında topu yine işçilere atmaktadır; işçiler eğitimsiz oldukları için ölüyorlar!

Torunlar GYO’nun tam kusurlu olduğu ortadayken, AKP hükümeti büyük bir pişkinlikle bu katliamın sebebini eğitim eksikliğine bağlıyor. Patronların neden iş güvenliği önemlerini almadıkları sorulmuyor. Sanki iş kazası yalnızca vasıfsız işçilerin başına geliyormuş gibi bir de çarpıtmada bulunuluyor. Oysa iş cinayetlerinde, vasıflı işçiler, meslek lisesi ve meslek yüksekokulu mezunu işçiler, hatta Soma’da görüldüğü gibi mühendisler de hayatını kaybetmektedir.

Davutoğlu açıkladığı eylem planıyla aslında sermayenin bu konudaki fikrini ve tutumunu beyan etmektedir. Torunlar Center’da yaşanan iş cinayetinin ardından konunun kamuoyunda tartışılması vesilesiyle bazı holding başkanlarının ve yöneticilerinin iş kazalarıyla ilgili gazetelere verdiği beyanlar tam da hükümetin açıklamasının arka planını oluşturmaktadır. Varlıbaş Holding başkanı Süleyman Varlıbaş, Habertürk gazetesine verdiği demeçte şöyle söylüyor: “İş güvenliği ve sağlığı konusunda kurallar belli. O kurallara uyulursa sıkıntı olmaz. İşçiler yeterince eğitilmezse sorun çıkıyor. Eğitim olmayınca bazı işçiler istediğiniz kadar kural koyun uygun davranmıyor. Eğer işçilerde o eğitim yoksa insanların başında tek tek beklemekle olmuyor.” Gazeteye demeç veren İnşaatçılar Derneği başkanı Nazmi Durbakayım da, “Hatayı sektörün doğru dürüst çalışan firmalarına mal etmek yanlış olur. Bizim artık çalışanlarımızı da o bilince getirmemiz lazım, sorun görürse ‘o aleti kullanmam’ diyecek. Öyle vakalar oluyor ki, işçi sizin aldığınız önlemleri kaldırarak yine de yapmaya kalkıyor. İşvereni asalım keselim demekle bitmiyor bu iş. Sektörü kapatırsak sokaklar işsiz dolar” diyerek bir de utanmadan tehdit savuruyor.

Yani kan emici kapitalistlere göre suçlu işçiler; aslında bütün önlemler alınıyor ama işçiler eğitimsiz olduğundan, kurallara uymadığından iş kazaları oluyor! 17 Mayıs 2010’da Karadon’da grizu patlaması sonucu madende göçük yaşanmış ve 30 işçi yaşamını yitirmişti. Davutoğlu’nun eylem planında olduğu gibi tüm işçiler ilkokuldan liseye kadar iş güvenliği eğitimi alsalardı acaba grizu patlaması olmayacak mıydı? Ya Davutpaşa’da, Ostim’de yaşanan patlamalar ve ölen onlarca işçi, iş güvenliği eğitimi almadıkları için mi öldüler? Acaba açgözlü akbabalar bunu açıklayabilirler mi?

Madende metan gazı sızmasının, karbonmonoksit oranının on katına çıkmasının işçilerin eğitimsizliği ve kurallara uymamasıyla ne gibi ilişkisi olabilir? TKİ’nin tonunu 140 dolara mal ettiği kömürü 24 dolara mal etmek için hiçbir kural tanımadan, işçileri dur durak demeden çalıştıran, kazadan iki ay öncesine kadar sensörler karbonmonoksit miktarının maksimum değerinin on katına çıktığını göstermesine rağmen bunu dikkate almayan, en sıradan güvenlik aletlerini bile temin etmeyen, işçileri bile bile ölüme itenler hangi kuraldan söz ediyorlar? Pres makinesine 16 dolarlık bir sensör takmaktan imtina eden, bu yüzden işçilerin elini kolunu makineye kaptırmasına, ölmesine göz yumanlar hangi kuraldan bahsediyorlar? Sermaye ve emrindeki AKP hükümeti tam anlamıyla canice bir pervasızlık içindedirler. Bugüne kadar yaşanan tüm iş kazalarında bu tutumlarını hep sürdürdüler. Dönemin başbakanı Erdoğan, tersanelerde yaşanan iş cinayetlerini eğitimsizliğe bağlıyordu. Dönem değişti, başbakan değişti ama anlayış değişmedi, sermaye hükümeti iş cinayetlerini utanmadan sıkılmadan işçilerin eğitimsizliğine bağlamayı sürdürüyor.

Eylem planının diğer uygulaması ise ödül-ceza sistemi! Davutoğlu, “yaptırımları arttıracağız, yasal düzenleme bazında, ödülü de arttıracağız. Bazı alanları ele aldık. İşverenden yapılan kesintilerle ilgili iş yerinde hiç kaza olmamışsa, tedbirler alınmışsa bu kesintiler yapılmayacak. Bir ödül mekanizması kuracağız, ölümcül kaza olmuşsa şimdikinden daha ağır cezai yaptırımlar gündeme gelecek. Bununla işvereni teşvik etmek istiyoruz” diyerek iş kazalarının üstünü örtmek için sermayenin eline önemli bir koz daha vermiş oluyor. Çünkü bu yöntem pratik uygulamada işçilerin değil patronların işine yarayacaktır.

Metal fabrikasında çalışan ve Türk Metal üyesi olan bir işçi, iş cinayetlerinin durdurulması için fabrikalarda, işçi mahallelerinde geniş çaplı bir kampanya yürüten Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği’nin web sitesine gönderdiği okur mektubunda bu uygulamanın ne gibi sonuçlara yol açacağını çok net biçimde özetliyor:

“Bir metal fabrikasında çalışıyorum. Fabrikamızda Türk Metal Sendikası örgütlü. Metal sektöründe 2014-2016 TİS süreci başladı, yeni sözleşme dönemine girmiş olduk. Sendikanın hazırladığı TİS taslağındaki bir madde epeyce dikkatimi çekti. İş kazalarıyla ilgili olan ve ‘kazasızlık ödülü’ başlığı taşıyan bu maddeye göre işyerinde belli sürelerde iş kazası olmazsa işçilere para ödenecek. İşyerinde 100 işgünü iş kazası gerçekleşmezse 100 lira, 200 işgünü için 100+150 lira, 360 gün için 100+150+200 diye katlanarak gidiyor. Bu maddeyi sanki bir patron akıl etmiş gibi geliyor insana. İlk bakışta hiç sorgulamadan bakıldığında belki bazılarımıza iyi bir şeymiş gibi gelebilir. Peki, bu maddenin altında neler yatıyor? Bu sistem nasıl işleyecek bir bakalım: İşyerinde kaza olur, iş kazası tutanağı tutulursa gün sayısı sıfırlanıyor. Yani diyelim ki 99. gün kaza oldu, rapor tutuldu. 100 gün dolmadığı için para alamıyoruz, günleri saymaya baştan başlıyoruz. İşyerinde iş kazası oldu, işçi arkadaş tutanak tutturacak diyelim. Diğer işçiler bu işçi arkadaşımıza düşman olacak; ‘vay biz bunun yüzünden para alamayacağız’ diye! Bu madde tehlikeli bir madde, biz işçileri birbirimize düşürebilecek bir madde.”

Açıklanan eylem planının iş cinayetlerini önlemek bir yana daha da arttıracağı açıktır, çünkü ortada patronlara karşı herhangi bir yaptırım söz konusu değildir. Tam tersine AKP hükümetinin derdi işçi ölümlerini durdurmak değil patronların itibarını korumaktır.

Mevcut yasanın yetersizliği ve sendikaların durumu

Her şeyden önce mevcut yasa bile tüm yetersizliğine rağmen uygulanmamaktadır. Mevcut İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası AKP hükümetinin 2005 yılında AB ile uyum çerçevesinde altına imza attığı anlaşmaların gereği olarak 7 yıl gecikmeli de olsa çıkardığı, iş kazalarını önlemede son derece yetersiz bir yasadır. Çünkü yasa işçi sınıfının büyük bir bölümünü kapsam dışı bırakmaktadır: “Öncelikle sigortasız, kayıt dışı çalıştırılan milyonlarca işçinin zaten yasa kapsamında olmadığını belirtelim. Hazırlanan yasa 50’den fazla işçi çalıştıran işyerlerine yükümlülükler getiriyor. Türkiye’de sigortalı işçi çalıştıran işyerlerinin toplam sayısı 1 milyonun üzerinde, ancak bunların %98’inde 50’den az işçi çalışıyor. Sonuç olarak sigortalı çalışanların bile %60’tan fazlası bu yasanın kapsamı dışında kalıyor. Kayıt dışı işletmelerde ve taşeron şirketlerde ne kadar çok iş kazası yaşandığını da hesaba katarsak, işçi sınıfının ne kadar büyük bir çoğunluğunun İş Sağlığı ve Güvenliği Yasasının kapsamı dışında bırakıldığını görmüş oluruz.” (Zehra Aras, Yeni İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası Neler Getiriyor, MT, Mayıs 2012)

Bu yasanın yürürlüğe girdiği Kasım 2012’den bu yana, iş güvenliği önlemlerini almayan işletmelere komik para cezaları uygulanmıştır. Bugüne kadar pratik uygulamalarda birçok büyük fabrika ve işletmede gerekli iş güvenliği önlemleri alınmadığı için uygulanan azami ceza tutarı 6 bin lira düzeyindedir. Bu durumda patron iş güvenliği önlemi almak yerine cezayı ödemeyi tercih etmektedir. Özellikle büyük inşaatlar yapan şirketlerde, şirket iş güvenliği önlemlerini alacağına, kesilecek ceza tutarını ödemeyi yeğlemektedir.

Diğer taraftan iş güvenliği uzmanlarının görevlerini tam olarak yerine getirmeleri de mümkün olmamaktadır. Çünkü ücretini patrondan alan bir iş güvenliği uzmanının, bir eksiklik gördüğünde işi durdurması veya gerekli önlemlerin alınmasını dayatması olanaksızdır. Uzman da anında kendini kapının önünde bulabilmektedir. Bu yüzden de iş güvenliği uzmanlarının çoğunlukla yaptığı şey kâğıt üzerinde yasal prosedürleri işletmek ve gerekli evrakları düzenlemekten ibaret olmuştur. Üstelik bu yasa tam olarak uygulanmamış, hatta bazı maddeleri 2016 yılına kadar ertelenmiştir. Kaldı ki bugüne kadar uygulamada patronları caydırıcı herhangi bir etkisi olmamıştır. Yani hükümetin bu konudaki icraatı bol laftan ibarettir.

AKP hükümeti iktidara geldiği günden beri neo-liberal politikaların gereği olarak işçi sınıfının kazanılmış haklarını teker teker tırpanladı, gasp etti. Bunu yapabilmek için ise ilk önce sendikal örgütlenmenin önünü daha da tıkadı. Taşeronluk sistemini yaygınlaştırarak bir taraftan kuralsız çalışmanın önünü açarken diğer taraftan da sendikal örgütlenmeyi zorlaştırdı. Devlete bağlı işletmeleri özelleştirerek burada örgütlü sendikaları tasfiye etti. Uzun yıllar baraj engelini sendikaları tehdit etmekte kullandı. Zamanla bazı sendikaları direkt kontrolü altına aldı. Bugün Türk-İş’in üst bürokrasisi ve Türk Metal gibi birçok sendika AKP’nin güdümü altına girmiş durumdadır. Hak-İş ise baştan beri AKP’ye yakın duran bir konfederasyondu. Geriye AKP’ye muhalefeti ile bilinen ancak bir başka burjuva partinin, yani CHP’nin kuyruğundan ayrılmayan DİSK kalıyor. İş cinayetlerinin katliam düzeyine ulaşması bile sendikalarda bir hareketliliğe yol açmadı. AKP’nin iktidarda olduğu 12 yıllık süreçte 14 bin işçi yaşamını yitirdi, sormak lazım, sendikalar ne yaptı? İş cinayetlerine karşı bıraktık gerçek anlamda bir karşı duruşu, miting düzeyinde bile olsa kaç tane eylem yapıldı? Hangi kampanyalar düzenlendi, sendikalı işyerlerinde ve fabrikalarda işçileri iş cinayetlerine karşı bilinçlendirmek ve örgütlemek için hangi çabalar sarf edildi?

Soma katliamı sonrasında DİSK’in öncülük ettiği miting bile son derece cılız geçti. Sendikalar sadece iş cinayetlerine değil sermayeden gelen hiçbir saldırıya karşı anlamlı bir mücadele örgütleyemediler. Çünkü sendikalar, sendika bürokratlarının elinde can çekişmektedir. Birçoğunun barajın altında kalmasına rağmen örgütlenmek için bir çaba sarf etmemesi bunun en büyük göstergesi değil midir? Bir bölümünün AKP’nin, bir bölümünün de CHP’nin güdümünde olması tam anlamıyla sermayenin ekmeğine yağ sürmektedir. Eğer mücadeleci sınıf sendikaları olmuş olsaydı kuşkusuz iş cinayetleri hem bu kadar yaygın olmaz hem de sermaye ve temsilcileri bu kadar pervasız davranamazlardı.

Örgütlü olmak hayat kurtarır!

İş kazaları ve meslek hastalıkları bugün işçi sınıfının en acil ve can alıcı sorunlarından birisidir. Sınıf hareketinin genel olarak güçsüz olması sermayeyi daha da azgınlaştırmaktadır. İş kazaları ve taşeronlaştırma birbiriyle bağlantısı bulunan iki temel sorundur. İşçileri sigortasız, sendikasız, düşük ücretlerle yani kölelik koşullarını dayatarak çalıştıran taşeronluk sistemi kesinlikle yasaklanmalıdır. Günde 14 saate varan yorucu sürelerde çalışmak iş kazalarının en büyük sebeplerinden birisidir. Düşük ücret aldığı için günde 14 saat çalışmak zorunda kalan bir işçinin iş kazası geçirmemesi yalnızca alınacak birtakım teknik önlemlerle sağlanamaz. Bu nedenle AKP hükümetinin çıkardığı yasa ve getirmiş olduğu eylem planının işe yaramayacağı açıktır. Taşeronlaşmanın kaldırıldığı, iş saatlerinin düşürüldüğü ve ücretlerin yükseltildiği bir ortamda iş kazasına sebebiyet verecek birçok unsur ortadan kalkmış olacaktır.

Diğer taraftan işyeri hekimlerinin ve iş güvenliği uzmanlarının ücretleri, patronların finanse ettiği ve sendikaların ve meslek örgütlerinin denetimindeki bir devlet fonundan karşılanmalıdır. Mevcut yasada oluşturulan işyeri kurulları tamamen patronun kontrolü altında olup bir formaliteden ibarettir. Gerçek çözüm ise İş Sağlığı ve Güvenliği kurullarının tüm işyerlerinde kurulması ve işçilerin yönetimine verilmesinden geçmektedir. Böylece kurul, diyelim ki tehlike gördüğü durumda işi durdurabilecek ve gerekli önlemlerin alınması için işverene baskı yapabilecektir. İş güvenliği önlemlerini almayan patronlara ise bugün olduğu gibi komik para cezaları değil, ağır para ve hapis cezası getirilmelidir. Böylece iş kazalarının ve cinayetlerinin önüne önemli ölçüde geçilmiş olunur.

Ancak bu taleplerin karşılanması işçilerin örgütlülüğüne bağlıdır. Yoksa tek başına hiçbir yasal düzenleme ve talep iş kazalarını önlemeye yetmeyecektir. Birçok can alıcı sorunda olduğu gibi, bu sorunda da işçilerin tek garantisi örgütlülükleridir. Bu noktadan da hareketle, öncü işçilere düşen görev, bu talepler uğruna bir mücadeleyi bizzat işyerlerinde örgütlemek ve sınıf hareketinin ilerletilmesinde bir kaldıraç haline getirmektir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, Ekim 2014, no:115