Navigation

21. Yüzyılda Kölelik Devam Ediyor

Köle ticareti 19. yüzyılda resmen yasaklansa da, kölelik bugün bile çeşitli kılıflar altında fiilen sürdürülüyor. Avustralya’da bulunan Walk Free adlı vakfın 2013 küresel kölelik endeksi raporu, modern diye geçinen kapitalizmin iliklerine kadar çürümüş olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Rapora göre dünya genelinde 162 ülkede 30 milyon insan köle olarak çalıştırılıyor. Yaklaşık 14 milyon köleyi barındıran Hindistan, bu utanç verici tablonun en başında yer alırken, onu Çin, Pakistan, Nijerya, Etiyopya ve Rusya takip ediyor. Köle olarak kullanılan 30 milyon insanın büyük bir bölümünün bu ülkelerde bulunması, diğer ülkelerde, özellikle de gelişmiş Batılı ülkelerde köle olmadığı anlamına gelmiyor. Rapora göre birçok gelişmiş Avrupa ülkesinde de yüz binlerce insan köle olarak çalıştırılıyor. Son on yılda işçi sınıfının yoğun sömürüsü temelinde palazlanan ve dünyanın 17. büyük ekonomisi durumuna gelen Türkiye de, kölelik endeksinde 90. sırada yer alıyor ve 120 bin köleyi barındırıyor.

Nüfusa oranla en çok kölenin yaşadığı ülke Moritanya. Raporda dikkat çeken diğer bir husus da, Avrupa ülkeleri endeks sıralamasında son sıralarda yer alsalar da, köle oranlarının bu ülkelerde geçmişe oranla 6 ilâ 10 kat arttığıdır. Kapitalizm her şeye meta gözüyle bakar; bu sistemde insanlar bile alınıp satılabilir. Kapitalizmde büyük bir yer tutan yasadışı ekonomik faaliyetler içinde insan ticaretinin uyuşturucudan sonra en büyük ikinci sektör oluşu, kapitalizmin ne kadar çürümüş bir sistem olduğunu yeterince ortaya koyuyor.

Savaş, kriz ve işsizlik köleliği körüklüyor

Burjuvazi ilk sermaye birikiminin önemli bir kısmını köle emeği kullanarak elde etti. Amerika kıtasının keşfedilmesiyle birlikte bu büyük kıtaya akın eden Avrupalı işgalciler, yerli halkı katlederek, onları köleleştirerek servetlerine servet kattılar. 17. yüzyılda Avrupa’dan Amerika’ya göç hız kazanırken, yerlilerin toprakları gasp edildi ve tüm zenginliklere el koyuldu. İşgal edilen bu toprakları işleyecek, madenleri çıkaracak ucuz işgücüne duyulan ihtiyaç da sıçramalı bir şekilde arttı. Avrupa’dan göç eden yüz binlerce proleter bile kapitalizmin bu işgücü ihtiyacını karşılamaya yetmiyordu. Kapitalistler çözümü Afrika kıtasındaki Siyahları zincire vurarak zorla Amerika’ya taşımakta buldular. Yüz binlerce Afrika yerlisi, köle pazarlarında alınıp satılıyor, çok ağır koşullarda çalıştırılıyor, hayvan muamelesi görüyordu.

Bu insanlık dışı koşullardan kaçmaya çalışan köleler diğerlerine ibret olsun diye feci şekilde cezalandırılıyorlardı. 1800’lü yılların başlarında İngiltere, ABD ve diğer Avrupa ülkelerinde köle ticareti yasaklandı. Ancak ABD’nin güneyinde kölelik 1862’ye kadar devam etti. Ne var ki 300 yıl boyunca köle emeğini kullanarak sermaye birikimini yoğunlaştıran kapitalizmde, kölelik yasaklanmakla bitmiyordu. Amerikan İç Savaşı güneydeki köleciliğe son verse bile, Siyahların ikinci sınıf vatandaşlığı yüz yıldan fazla süre devam etti. Bugün gelinen noktada görüyoruz ki, yasaklanmasının üzerinden 200 yıl geçmesine rağmen kölelik halen sürüyor ve işsizlik, yoksulluk ve savaş bu durumu körüklüyor.

Nitekim kölece çalışma koşullarına katlanmak zorunda kalan veya tam anlamıyla köle olarak kullanılan kesimin başında göçmen işçiler geliyor. Açlıkla, yoksullukla baş başa bırakılan milyonlarca insan, köylerden büyük kentlere, azgelişmiş ülkelerden emperyalist ülkelere daha iyi bir yaşam umuduyla göç ediyor. Burjuvazi ihtiyaç duyduğu ucuz işgücünü göçmen işçilerden karşılarken, göçmen emekçilerin bir kısmını da doğrudan köle haline getiriyor.

Bugün dünya üzerinde göçmen durumundaki nüfus 300 milyonu geçiyor. Uluslararası Göçmen Teşkilatı IOM’nin yayınladığı raporda bu sayının 2050 yılında 400 milyonu geçeceği tahmininde bulunuluyor. Günümüzde dünya nüfusunun %5’ini oluşturan 300 milyonluk göçmen nüfusun 12,5 milyonu yarı-köle, 2,5 milyonu insan ticareti mağduru, 30 milyonu “kaçak” ve 50 milyonu da mülteci konumunda bulunuyor. Mülteci konumunda ve yarı-köle konumunda olan göçmen emekçilerin büyük bir bölümünü bizzat bölgesel savaşlar yüzünden göç etmek zorunda kalanlar oluşturuyor. Sayısı birçok ülkenin nüfusundan fazla olan 12,5 milyonluk yarı-köle işçiler, kapitalizmin ikiyüzlülüğünü ve çürümüşlüğünü yeterince ortaya koymuyor mu? İnsanlık nutukları atan burjuvazi bu gerçekleri neyle açıklayabilir? Demokrasi, özgürlük bunun neresinde? Libya’ya, Irak’a, Afganistan’a demokrasi götürdüklerini söyleyenler, insanları köle olarak kullanıyorlar.

Sermayenin neo-liberal saldırıları ve emperyalist savaşın kızışmasıyla birlikte göç oranında büyük bir artış yaşanmıştır. Örneğin 1985 yılında 105 milyon olan göçmen sayısı, son yirmi yılda iki kat artarak 300 milyonu aşmıştır. Son yirmi yılda Balkanlar’da, Kafkasya’da, Ortadoğu’da, Afrika’da yaşanan bölgesel savaşlar sonucunda milyonlarca insan mülteci durumuna düşmüş, on binlercesi de göç sırasında hayatını kaybetmiştir.

Gittikleri ülkelerde iş bulduklarında çoğu kez patronlar tarafından kimliklerine, pasaportlarına el konulan göçmen işçiler, kaçak durumunda olmalarından faydalanılarak en ağır işlerde çok düşük ücretlerle çalıştırılmakta, pek çok durumda bu ücreti dahi alamamaktadır. Kadınlar fuhşa zorlanırken, çocuklar da köle pazarında satılmaktadır. 30 milyon kölenin bir bölümünü köleleştirilen göçmen ve mülteci emekçiler oluştururken, bir bölümünü de doğrudan köle olarak doğanlar oluşturmaktadır. Kimi bölgelerde köle ticareti o kadar meşrulaşmıştır ki, örneğin Suudi Arabistan’ın Basra Körfezi’ne bakan güney şehirlerinde köle pazarı kurulmakta, insanlar alenen alınıp satılmaktadır.

Kapitalizmin potansiyel kölesi göçmen işçiler

Her yıl yüzlerce göçmen, daha iyi bir yaşam umuduyla çıktıkları yolculukta, insan simsarlarının eline düşerek yaşamını yitiriyor. Daha birkaç hafta önce, İtalya’nın Lampedusa adasının bir kilometre açıklarında batan bir teknede 340 göçmen hayatını kaybetti. Aradan bir hafta geçmeden bu defa da Sicilya kanalında göçmenleri taşıyan bir tekne battı ve 50 Afrikalı göçmen öldü. Gemilerde, botlarda, kamyon kasalarında, konteynırlarda istif edilmiş halde taşınan göçmenlerin bir kısmı daha yolculuk sırasında yaşamını yitirirken, sağ olarak gideceği ülkeye ulaşanları ise kölelik de dahil her türlü insanlık dışı koşullar bekliyor.

Burjuvazi tarafından potansiyel köle olarak görülen göçmen emekçiler, ağır koşullarda çalıştırılmakta, ekonomik, sosyal ve siyasal haklardan mahrum bırakılmakta, dayak, taciz, fuhuş gibi insanlık dışı uygulamalarla baş başa kalmaktadırlar. Bugün dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi olan Çin, bu büyümeyi, kırdan büyük kentlere göç etmek zorunda kalan milyonlarca işçinin sırtından gerçekleştirmektedir. Bu işçiler ya kölelik koşullarına yakın koşullarda ya da ücretleri ödenmeyerek fiilen köle olarak çalıştırılmaktadırlar.

2022 yılında Dünya Kupasına ev sahipliği yapacak olan Katar’daki inşaatlarda çalıştırılan göçmen işçilerin durumu da, burjuvazinin emekçileri nasıl adım adım köleliğe ittiğini gösteriyor. Katar, nüfusuna oranla dünyada en fazla göçmen işçinin bulunduğu ülke durumunda. Yaklaşık 2 milyonluk Katar nüfusunun neredeyse yüzde 90’ını göçmen işçiler oluşturuyor. Göçmen nüfusun yüzde 40’ı ise Nepalli göçmenler. İngiltere’de yayımlanan Guardian gazetesinin haberine göre, göçmen işçiler 50 derece sıcağın altında, günde 17 saate varan sürelerle çalıştırılıyor, susuz bırakılıyor, pasaportlarına el konuluyor, kaçmamaları için aylarca ücretleri ödenmiyor. Pasaportlarına el konulan işçiler, parasal ceza, polise teslim etme, başka işe girmeyi engelleme gibi tehditlerle zorla çalıştırılıyorlar. Uygulanan kefillik sistemiyle sömürü katmerleşiyor. Kefillik uygulamasına göre, işçi çalıştığı işverenin izni olmadan iş değiştiremiyor, ülkeyi terk etmeden önce kendisine kefil olan işverenden çıkış belgesi alıyor. Haliyle bir işçi bu şartlarda patronun her dediğini yapmak zorunda kalıyor. Aksi halde ülkeyi terk edemiyor ve başka işte de çalışamadığından açlıkla baş başa kalıyor. Bu kölece çalışma koşullarından dolayı, bu yılın Haziran-Ağustos döneminde 44 Nepalli işçi kalp krizi ve iş kazaları nedeniyle yaşamını yitirdi. Son beş yıl içinde 82 Hintli işçi yaşamını yitirirken, 460 işçi de kölelik koşullarından kaçarak Hindistan büyükelçiliğine sığındı. Yine susuz bir şekilde çöl sıcağında çalıştırılan 30 Nepalli işçinin Daho’daki Nepal büyükelçiliğine sığındığı belirtiliyor. Ülkesine dönmeyi başarabilen 27 yaşındaki Nepalli işçi Ram Kumar Mahara, Katar’da yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “12 saat çalışıp, boş mideyle 24 saat geçirdiğimiz oluyordu. Yöneticime dert yanınca hiçbir ödeme yapmadan beni kapı dışarı etti. Biraz yemek için arkadaşlarıma yalvarmak zorunda kaldım...”

Yapılan hesaplamaya göre, 2022 Dünya Kupası için 100 milyar dolar harcanarak yapılacak stadyumlar, oteller, köprüler ve yollar için 1,5 milyon işçi daha gerekli. Uluslararası İşçi Sendikaları Konfederasyonun (ITUC) yaptığı açıklamada, kupanın başlayacağı 2022 yılına kadar bu kölelik koşullarında çalıştırılmaları halinde, 4 bin işçinin hayatını kaybedebileceği ifade ediliyor. Ancak yapılan bu uyarılar burjuvazi için hiçbir şey ifade etmiyor. Katar hükümeti bugüne kadar gelen şikâyetler karşısında kılını bile kıpırdatmamıştır. Burjuvazi için köle cenneti olan Katar’da örgütlenmek, hak aramak yasaktır. Burjuvazi hem işçileri köle olarak kullanıp milyarları cebine indiriyor, hem de işçilerin ölümü pahasına inşa ettiği stadyumlarda milyonları uyutuyor.

Enternasyonalle kurtulur insanlık

Burjuvazi göçmen işçileri alabildiğine sömürürken, yerli işçi sınıfını da ırkçılıkla, şovenizmle zehirleyerek en temel çelişkilerin görülmesinin önüne geçiyor. Artan işsizlik, uzayan iş saatleri, iş kazaları, örgütsüzleştirme, esnek çalıştırma, taşeronlaştırma gibi saldırılarla karşılaşan işçi sınıfına, suçlu olarak göçmen emekçiler gösteriliyor. Özellikle Avrupa Birliği ülkelerinde sağcı partilerin söyleminin ana eksenini göçmen karşıtlığı oluşturuyor. Bu ülkelerde baskıcı yasalarla göçmen işçilerin ülkeye giriş çıkışları zorlaştırılıyor. Tırmandırılan milliyetçilikle birlikte ırkçı faşist gruplar göçmenlere saldırmakta, tacizde bulunmakta ve kolluk güçleri de bu duruma göz yummaktadır. Ne var ki aynı Avrupa ülkeleri artan ucuz işgücü ihtiyaçlarını karşılamak için 2050 yılına kadar 60 milyon göçmen işçi almak zorundalar.

Yabancı düşmanlığından, milliyetçilikten arındırılmamış bir işçi sınıfı çelişkileri göremez, kendi haklarına yapılan saldırıya karşı koyamadığı gibi sınıf kardeşlerinin köleleştirilmesine, taciz edilmesine, fuhşa sürüklenmesine, alınıp satılmasına da ses çıkaramaz. Eğer işçi sınıfı göçmen emekçileri de kapsayacak tarzda bir mücadele yürütebilmiş olsaydı, burjuvazi ne göçmen işçileri yarı-köle ya da köle durumunda çalıştırabilirdi ne de işçi sınıfına böylesine azgın bir şekilde saldırabilirdi. İşçi sınıfının birliği için enternasyonalizmin ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. İşçi sınıfının gözünü açacak, ona dünya çapında bir sınıf olduğu gerçeğini kavratacak olan, milliyetçiliğin panzehiri olan enternasyonalizmdir. Enternasyonalle kurtulur insanlık!

Kaynak: 
Marksist Tutum, Kasım 2013, no: 104