Navigation

“Su Boşuna mı Aksın?”

Su yeryüzündeki tüm canlılar için yaşam kaynağıdır, temel ihtiyaç maddesidir. Bitkiler, hayvanlar ve insanların oluşturduğu yaşam zincirinin korunabilmesi için, ekosistem içerisinde yer alan tüm canlı ve cansız varlıkların doğada belli oranlarda bulunmaları gerekiyor. Aksi durumda ekosistemin dengesi bozulur ve canlılar bir yok oluşa sürüklenir. İşte cansız bir madde olan su da bu dengenin korunmasında, doğanın ve insanlığın can bulmasında etkin bir rol oynamaktadır. Dereleriyle, ırmaklarıyla doğaya muhteşem bir güzellik katan su, aynı zamanda kapitalistler için değerlendirilmesi ve metalaştırılması gereken bir şeydir. Bu metaın değerlendirilme alanlarından biri de, elektrik enerjisi elde etmek üzere kurulan hidroelektrik santrallerdir.

Bu santrallerin pıtrak gibi çoğalmasının bahanesi, “büyümekte olan ekonomimizin enerji açığı”dır. Türkiye burjuvazisi büyüme hedeflerine ulaşabilmenin yolunun enerji kaynaklarına daha fazla yatırım yapmaktan geçtiğini söylüyor. 2012 yılında 200 milyar kilowatsaat (kWh) olan elektrik enerjisi ihtiyacının 2025 yılında yüzde yüz artarak 400 milyar kWh’ye yükseleceği iddia edilmektedir. Başbakan Erdoğan da ekonomi büyüdükçe elektrik tüketiminin arttığını söylüyor ve enerji yatırımcılarının önünü açmak için elinden gelen çabayı da esirgemiyor. Var olan tüm doğal kaynaklar pervasızca sömürüye açılıyor. Verimlilik, fayda ve her şeyden önemlisi insan ve doğa faktörü gözetilmeksizin, hidroelektriğinden termiğine, nükleerine yüzlerce yeni santralin kurulması planlanıyor.

Yatırılan sermayenin geri ödeme süresi kısa (5-10 yıl) olan ve işletme giderinin düşük olduğu hidroelektrik santraller (HES), dünya pazarında daha fazla yer almak isteyen kapitalistlerin iştahını kabartmaktadır. 2010 yılı Mayıs ayında Elektrik Üretim A.Ş.’ye ait hidroelektrik santralleri özelleştirilmeye açılmış ve ihaleler yatırımcıların yoğun ilgisiyle karşılaşmıştı.

Her fırsatta enerjide dışarıya bağımlılıktan dem vuran Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu da, yerli ve yenilenebilir, temiz kaynaklar olarak HES’lere yatırım yapılmasının zorunlu olduğunu söyleyenler arasında yer alıyor: “Cari açığın kapanması için HES’lerin yapılması zorunludur. HES’ler, barajlar, göletler, Türkiye’de keyif süsü için yapılmıyor.” Hatırlayacak olursak, Eroğlu bir başka Meclis konuşmasında dâhiyane bir fikir ortaya koyuyormuşçasına “Bu HES’ler Türkiye için olmazsa olmaz, elektriğin sigortası, kendi millî kaynağımız. Bunların belki otuz kırk yıl önce tamamlanması lazımdı. Su akmış, biz bakmışız” diyordu. Yani kapitalistler ve onların has temsilcileri olan burjuva siyasetçiler için kâr amaçlı kullanılmayan su boşuna akmış oluyor.

Bölgede yaşayan insanlara istihdam sağlanacağı sözleri vererek, enerjide dışa bağımlılıktan dem vurarak, ülkenin neredeyse her köşesindeki en ufak derelerin üzerine dahi HES kurulması meşrulaştırılmaya, halk tepkisizleştirilmeye çalışılıyor. Küçük akarsuları bile kilometrelerce uzunluktaki tünellere hapsederek doğayı can suyundan yoksun bırakmak pahasına binlerce HES’in kurulması bizzat hükümet tarafından teşvik edilmektedir.

HES’ler burjuvazi için büyük bir kâr ve rant kapısı haline gelirken, bunların Kürt coğrafyasında inşa edilmesi bambaşka bir amaç taşıyor ve bu tümüyle askeri politikalarca güdüleniyor. Yıllardır Kürt sorununu demokratik yöntemlerle çözmeye cesareti olmayan TC, özellikle gerillaların geçiş noktaları üzerine barajlar kurarak hareket alanını sınırlamaya çalışıyor. Sadece Hakkâri’de 7, Şırnak’ta 4 güvenlik barajı inşa edilmektedir. Uludere’de de baraj için kazı çalışmaları yapılmaktadır. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir bölgede HES’lerin ve yapımı devam eden güvenlik barajlarının asıl amacını şöyle ortaya koyuyor: “Aslında barajlar tek başına enerji ihtiyacı için kurulmuyor. Barajlar aynı zamanda Ortadoğu’da yaşayan tüm halkların siyasi iradelerini etkileme ve şekillendirme üzerine siyasal şantaj aracı olarak kullanılıyor ve bu amaçla inşa ediliyor. Maalesef, «su barıştır» ilkesinden uzaklaşarak, su gelecekte savaşların vesilesi olabilecek bir şantaj aracı haline dönüştürülüyor.”

Doğa kâr ve rant uğruna katlediliyor

Suyun yükseklik farkından yararlanılarak basınçla türbinlerden geçirilmesine ve bu sayede elektrik enerjisinin üretilmesine dayanan HES’ler, sözümona yenilenebilir, temiz enerji kaynakları olarak gösteriliyor. Oysa dünyadaki su döngüsü devam ettikçe tükenmeyecek bir enerji kaynağı olarak gösterilen HES’lerde, özellikle kilometrelerce uzunlukta borularla taşınarak kullanılan sular, HES’ten çıktığında doğa ve canlılar açısından içinde hiçbir mineral ve besin değeri taşımayan bir madde haline geliyor. Suyun tekrar eski haline gelmesi ise ancak kilometrelerce özgür akmasıyla mümkün. Üstelik bu akarsular hapsedildiğinde muazzam bir doğa harikası olan vadiler, yaylalar bir süre sonra çoraklaşıyor, ekolojik denge bozuluyor, ikilimler değişiyor, bitkiler, havyanlar yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. İnsanlığın tarihsel ve kültürel değerleri yok ediliyor. HES’lerin kurulduğu bölgelerde insanlar içecek temiz su dahi bulamaz hale gelerek göç etmek zorunda kalıyorlar.

Ne var ki, üretilecek olan enerjiden milyonları ceplerine indirecek olan kapitalistlerin ve burjuva devletin doğanın katledilmesini umursamalarını beklemek ham hayal olur. Örneğin bir doğa harikası olan Uzungöl’ü besleyen dereleri kapsayan HES projesi için 49 yıllık üretim izni alan Trabzonspor Başkanı Sadri Şener’den doğayı ve yaşamı koruyacak projeler beklenebilir mi? Trabzonspor Başkanı, 49 yıllık üretim süresince yaklaşık 500 milyon dolar gelir beklediklerini söylerken bir taraftan da doğanın katli pahasına bu projelerin gerçekleştirildiğinin pekâlâ farkındadır, tıpkı diğer sermayedarlar gibi.

Doğanın ve yaşam alanlarının korunması bir yana, HES projelerinin daha hızlı hayata geçirilmesi için hükümet özel sektörün önündeki engelleri de aceleyle kaldırmaktadır. Haziran ayında Bakanlar Kurulu, DSİ ve EPDK’ya (Enerji Piyasası Düzenleme ve Denetleme Kurulu) HES ve kentsel yenileme, dönüşüm projeleri için “Acele Kamulaştırma” yetkisini devretti. Savaş hukuku normu niteliğinde olan bu yetkiyle birlikte Kırıkkale, Ankara, Isparta, Burdur, Adana, Erzurum, Ordu, Kahramanmaraş, Çanakkale, Bursa ve Zonguldak illerinde de hidroelektrik santral yapımı için bölgede bulunan taşınmazlar, hazine adına tescil edilmek üzere EPDK tarafından acele kamulaştırılacak. Bu karardan da görüldüğü üzere burjuva devlet, çıkardığı yasal düzenlemelerle her daim sermayenin emrine amade olduğunu ispatlamıştır. “Acele kamulaştırılan” alanlar sermayeye peşkeş çekilecektir.

Uzmanların değerlendirmelerine göre Türkiye su fakiri bir ülkedir. Ancak öte yandan HES’ler de mantar gibi çoğalmaktadır. AKP “ben yaparsam olur” kibri ve büyüme hırsıyla doğaya da saldırmaktan geri durmamaktadır.

Gece yarıları çıkartılan yasalarla her türlü hak gaspı ve yaşam alanlarının talan edilmesi meşrulaştırılmaya çalışılırken, bu zorbalığa karşı işçi-emekçilerin sesi yeterli düzeyde olmasa da yükselmeye devam ediyor. Köylüler, çevreciler, muhalif kesimler doğanın talan edilmesine karşı gerek hukuki yollara başvurarak, gerekse de yaylalarda, vadilerde çadırlar kurup gece gündüz nöbet tutarak mücadele veriyorlar. Açılan davalar sonucu yürütmeyi durdurma kararları alınsa da bir süre sonra bu kararlar bozuluyor ve kısa sürede iş makineleri projelerin planlandığı alanlara girerek şantiyeye dönüştürüyor. Çoğu kez yasal süreç dahi tamamlanmadan şirketler, buldozerlerini, greyderlerini yola koymakta ve doğanın yıkım sürecini başlatmaktalar. Nitekim savaş hukuku normu niteliğindeki kamulaştırmanın diğer bir amacı da, HES’lere karşı gelişen muhalefetin basıncını devre dışı bırakmak ve hukuksal sürecin önünü kesmektir.

HES projelerini gerçekleştirecek olan şirketlerin iş makinelerinin önüne barikatlar kurarak engel olmaya çalışan çocuğundan 70’lik ninesine, dedesine kadar herkes, devletin kolluk güçleri ile karşı karşıya gelmekte ve devlet terörüne maruz kalmaktadır. Geçtiğimiz Haziran ayında Trabzon’un Çaykara ilçesindeki Solaklı Vadisi’nde yapılmak istenen HES’e karşı direnen köylüler evlerinden gözaltına alınmış ve sabaha karşı 700 polis ve jandarma eşliğinde iş makineleri vadiye sokulmuştu. Ancak, üzerinde 36 HES projesinin devreye sokulmaya çalışıldığı Solaklı Vadisi’ndeki Karaçam ve Köknar köylüleri geri adım atmayarak gelecek kuşaklara, çocuklarına miras bırakacakları vadilere sahip çıkmak için, bölgedeki HES’lerde en büyük payı olan Okan Üniversitesi ve Şekerbank önünde eylemler gerçekleştirdiler. Köylüler HES projelerinin sahipleri ve taşeron firmalar tarafından tehdit edilmelerine, polis ve jandarma şiddetine rağmen mücadelelerini sürdüreceklerini ve yaşam alanlarına sahip çıkacaklarını duyuruyorlar.

Tunceli Peri Vadisi’nde yapılmak istenen Pembelik barajına karşı duran köylüler de benzer durumla karşı karşıyalar. İsmi sıkça iş kazalarıyla anılan Limak şirketi de Peri Suyu’nu korumak isteyen köylüleri, köylerini yakmakla ve şantiye alanına gömmekle tehdit edecek kadar ileriye gitmektedir. Yöre halkı bu uygulamalara maruz kalırken, devletin güçleri bu mafyatik ilişkileri kollamakta ve HES’lere etten duvar örmektedir.

AKP iktidarı, hakkını gasp ettirmemek için direnişe, greve çıkan işçileri, parasız eğitim hakkını savunan öğrencileri, yıllardır özgürlük mücadelesi veren ezilen Kürt halkını, sosyalistleri, gazetecileri ve toplumsal muhalefeti yükseltmeye çalışan daha pek çok kesimi nasıl ki “terörist” olarak yaftalamaya çalışıyorsa, doğanın katledilmesine karşı duran köylülerin mücadelesini de benzer karalamalarla yalnızlaştırmaya çalışıyor. Yöre halkının mücadelesine destek olmak isteyenler “bir avuç seyyar eylemci” denerek aşağılanmaya ve köylülerden yalıtılmaya çalışılıyor.

İnsanlığın ortak kültürü ve tarihsel mirası olan alanlar, burjuva devletin ekonomi politikalarının kurbanı edilmeye çalışılıyor. Kısa sürede, daha fazla kâr güdüsüyle hareket eden burjuvazi, alternatif enerji kaynaklarını ise gündemine neredeyse almıyor. Oysa çevre açısından tamamen temiz kaynaklar olan güneş, rüzgâr gibi enerji kaynaklarından da faydalanılabilir. Fakat milyonlarca yıl ışımasını sürdürerek dünya için sonsuz bir enerji kaynağı olan güneş, nedense sermayedarların yeterince ilgisini çekmemektedir. Güneş enerjisinden ısı ve elektrik üretimi, ışınların toplanması ve odaklanmasıyla elde edilebileceğinden geniş yüzey alanları kullanımı gerekmektedir. Fakat bu alanların miktarı, güneş enerjisini gözden düşürmek isteyenlerin ima ettikleri astronomik rakamlara asla ulaşmamaktadır. “Güneş enerjisi santrallerinin, nükleer fisyon santralleri de dahil olmak üzere tüm termik santrallerden daha geniş yüzey alanları kapladığı doğrudur. Ama bu yüzey alanı meselâ bir yandan hidrolik santrallerden daha az olduğu gibi, diğer yandan kimi nükleerci profesörlerin göz korkutucu imalarıyla çağrıştırdıkları büyük miktarlarla zerrece alâkalı değildir.” (Deniz Moralı, Radyoaktif Kapitalizm, Tarih Bilinci Yay., s.57) Meselâ dünyada şu anda üretilen elektrik enerjisini tümüyle güneş santralleriyle karşılamak istediğimizde gerekli yüzey alanı yaklaşık 75 bin km²’dir. Bu rakam, 8 milyon km² yüzölçümüne sahip olan Sahra Çölünü düşündüğümüzde devede kulak kalmaktadır.

Kapitalistler her türlü aracı kullanarak kitleleri aldatıp kendi değirmenlerine su taşımaktadırlar. Onlar için önemli olan kendi değirmenlerinin dönmesi, yani kendi düzenlerinin bekasıdır. Üretilen enerjiden milyonlar kazananların, çevreyi ve insanlığı düşünen projeleri hayata geçirmesi mümkün değildir. Enerji üretiminin ve teknolojinin kullanımının doğayı tahrip etmeden gerçekleşmesi ancak doğayla uyum içinde yaşayabileceğimiz, toprağın, suyun meta olarak görülmediği bir toplumda mümkün olabilir. Hopa’dan Munzur’a, Peri Suyu’ndan Gerze’ye, Pasur’dan Bartın’a, Loç Vadisi’nden Tortum’a, Sinop’tan Akkuyu’ya emekçi kitleler ancak bir nehir gibi akıp düzenin bentlerini aşarlarsa diğer tüm sorunlar gibi çevre sorunu da aşılır.

Kaynak: 
Marksist Tutum; no: 90; Eylül 2012