Navigation

Kürt İllerinde Çocuk Katliamları Devam Ediyor

Her gün sokağa çıkma yasaklarıyla karşı karşıya kalan anneler, babalar artık isyan ediyorlar. “Yeter artık, yeter, yeter!” diye haykırıyorlar. Seslerinin Türkiye’nin batısına ulaşmasını istiyorlar. Yüreklerindeki acının artık katlanılmaz hale geldiğini söylüyorlar. Bir anne diyor ki; “dilerim Allah’tan Emine Erdoğan’ın da ciğeri yanar. Belki o zaman bizi biraz olsun anlarlar.” Halklar barış istiyoruz dedikçe, devletlûlar oy hesabı yapıyor, adeta Kürtlerden 7 Haziran seçimleri yenilgisinin öcünü alıyorlar. Bugün ellerinde tüm gücü toplayan egemenler, ne kadar saldırsalar da boşuna çırpınıyorlar. Gün gelecek tüm bu acıların, zalimliklerin hesabı sorulacak.

Diyarbakır’ın Sur ilçesinde 10 Ekimde başlayıp 13 Ekimde kaldırılan sokağa çıkma yasağı sürecinde biri çocuk iki sivil katledildi. Halil Tüzülerk, 27 yaşındaydı, 2 çocuk babasıydı ve eşi şu an üçüncü çocuğuna hamile. Devlet sokağa çıkma yasaklarıyla Kürt halkını evlerine hapsedip açlığa, susuzluğa terk etse de Halil’in yüreği güvercinlerini aç bırakmaya el vermedi. Güvercinleri beslemek için evinin damına çıktığında ise keskin nişancıların hedefi oldu. Güvercin barışın simgesidir. Kandan beslenenlerse barış istemiyorlar. Keskin nişancıların barış güvercinlerinin beslenmesine bile tahammülü yoktu. Vurulan Halil’e 8 saat boyunca kimsenin yaklaşmasına izin vermediler. Saatlerce damda yaralı yatan Halil, kan kaybından can verdi.

Sokağa çıkma yasağının üçüncü gününde ise 12 yaşındaki Helin Hasret Şen, özel harekât timleri tarafından canice katledildi. Üç gün aç kalan ev halkı fırınların ve dükkânların çalışmaya başladığını duydular ve Helin’i ekmek almaya gönderdiler. Çatışmanın olmadığı saatlerdi ama panzerden rastgele ateş açılıyordu. Bu kez de komşularının gözü önünde panzerden açılan ateşle öldürülen Helin’in cansız bedenine, keskin nişancılar saatlerce kimseyi yaklaştırmadılar. Gözyaşlarına boğulan Helin’in annesi, polislerin kızını öldürdükten sonra gülerek “gelin cenazenizi alın” dediğini anlatıyor.

Helin, kafasına sıkılan üç kurşunla oracıkta can vermişti. Ama Diyarbakır Valiliği utanmazca yalanlar söylemeye devam ediyordu. Sözümona çatışma sırasında sokağa çıkan kız çocuğu yaralanmış ve derhal polisler tarafından hastaneye kaldırılmıştı. İnsani duyguların zerresini dahi taşımayanlar, utanmadan Helin’in hastanede yaşamını yitirdiğini söylüyor ve sokağa çıkma yasağı sırasında çocuk olsa dahi kimsenin evden dışarıya çıkmamasını salık veriyorlardı. Aksi halde Helin gibi sokak ortasında üç kurşunla beyni dağıtılabilir, ibreti âlem olsun diye saatlerce cenazesine kimse yaklaştırılmazdı!

Sokağa çıkma yasağını 5 yaşlarında bir çocuk, “dört gün savaş vardı” sözcükleriyle ifade ediyor kendi gözünden. Kedilerin, kuşların dahi silah seslerinden mahalleyi terk ettiği bir ortamda çocuklar büyüyor, hem de o kadar hızlı büyüyorlar ki… Acının, vahşetin ortasında büyüyorlar. Türkiye’nin batı illerinde doğup büyümüş olanlardan çok daha iyi biliyorlar savaşın ne demek olduğunu. Her gün tepelerinden geçen savaş uçaklarının sesleriyle büyüyorlar. Diyarbakır’dan İstanbul’a gelenler, “İstanbul’a geldiğimizde bir süre alışamıyoruz sessizliğe, öyle alıştırılmışız ki F16’ların sesine” diyorlar.

Helin’in komşusu, küçücük oğlunun gözleri önünde Helin’in polisler tarafından katledildiğini söylüyor ve şimdi bu çocukların bu travmayı nasıl atlatacaklarını soruyor: “Oğlum, Helin’in küçük kardeşi Cennet ile yaşıt. Daha 3,5 yaşında. Helin vurulduğunda hepimiz olayı gördük. Polis vurdu. Oğlum da gördü. Daha sonra oğlum, sokağa gelen polislerden birine ‘Cennet’in ablasını neden öldürdünüz’ diyerek küfretti. O sırada polis bana ‘Kadın al şu çocuğunu yoksa kafasına sıkacağım’ dedi. Helin’i öldüren bizi de öldürür tabii. Eve gittiğimizde oğlum bir gazete parçası getirip ‘Anne bunu bana silah yap, ben de Cennet’in ablasını vurana ateş edeceğim’ dedi. Şimdi söyler misiniz, biz bu olayı nasıl unuturuz, bu çocuklar bunu nasıl unutur?” diye soruyor.

Daha 30 yaşında olan annesi Helin’i kaybedince sanki bir günde 60 yıl yaşlandığını söylüyor. Evladını yitiren anne, yüreğindeki tarifsiz acıyı dile getiriyor: “Çocuklarımız oy yüzünden ölüyor. Bütün bunlar Kürt olduğumuz için başımıza geliyor. Helin’im gibi masum birçok çocuk, genç vuruldu. Cenazelerimiz araçların arkasından sürüklendi. Özel harekâtçılar çocuklarımızı tek tek vuruyor. Dün de Yüksekova’da bir başka genci vurmuşlar. Bir ben bilirim şimdi o annenin yüreğindeki acıyı. Bize bu acıyı yaşatanları Allah’a havale ediyorum. Yeter artık, analar ağlamasın. Televizyonlar bir gün haber yazar, ertesi gün unutur ama bu acıyı biz unutamayız.”

Her gün sokağa çıkma yasaklarıyla karşı karşıya kalan anneler, babalar artık isyan ediyorlar. “Yeter artık, yeter, yeter!” diye haykırıyorlar. Seslerinin Türkiye’nin batısına ulaşmasını istiyorlar. Yüreklerindeki acının artık katlanılmaz hale geldiğini söylüyorlar. Bir anne diyor ki; “dilerim Allah’tan Emine Erdoğan’ın da ciğeri yanar. Belki o zaman bizi biraz olsun anlarlar.” Halklar barış istiyoruz dedikçe, devletlûlar oy hesabı yapıyor, adeta Kürtlerden 7 Haziran seçimleri yenilgisinin öcünü alıyorlar. Bugün ellerinde tüm gücü toplayan egemenler, ne kadar saldırsalar da boşuna çırpınıyorlar. Gün gelecek tüm bu acıların, zalimliklerin hesabı sorulacak.