Navigation

Genç Nüfusta İşsizlik Yükseliyor

İşsizlik sorununa karşı çalışan-çalışmayan ayrımı yapılmaksızın işçi sınıfının tüm kesimleriyle birlikte mücadele edilmelidir. Ücretler düşürülmeksizin işgünü kısaltılmalı, fazla mesailer kaldırılmalıdır. Var olan tüm işler, çalışabilir durumdaki tüm işçiler arasında paylaştırılmalıdır. Kârlarının düşmesini istemeyen kapitalistler ve onların ekonomistleri, ideologları bu taleplerimizin mümkün olmadığını, birer hayal olduğunu söylüyorlar. Evet, bu talepler kapitalizmin özel mülkiyeti koruyan duvarlarına çarpıp geri dönebilir. Ancak kapitalist duvarlar parçalanıp yıkılmadan milyarlarca emekçiye reva görülen işsizlik, açlık ve sefalet koşulları son bulmayacaktır. Bu sorunların son bulması için verilen işçi sınıfının devrimci mücadelesinde en çok da kapitalizmin geleceksizleştirdiği gençler yer almalıdır.

Kapitalizmin sadece ekonomik değil, siyasal, sosyal pek çok açıdan içinde bulunduğu tarihsel kriz derinleşiyor. Burjuva ekonomistler, dünya genelindeki kriz ve kötü ekonomik göstergeler hakkında uyarılarda bulunuyor. Burjuva bir kuruluş olan IMF, ekonomideki büyüme beklentilerini düşürüyor. Kapitalist sınıf, içinde bulunduğu bu tarihsel krizi en az zararla atlatmaya çalışırken, bedeli işsizlik ve yoksulluk koşulları içinde debelenip duran işçi sınıfı ödüyor.

Kriz derinleştikçe dünya genelinde işsizlik oranları da hızla yükseliyor. İşsizlik oranları, ülkeden ülkeye farklılık gösterse de bu oranın en yüksek payını genç nüfusun oluşturduğu çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriliyor. Geçtiğimiz günlerde OECD, “Bir Bakışta Toplum 2016” başlığını taşıyan ve gençliğe odaklanan bir rapor yayınladı.

Rapora göre Türkiye’de 15-29 yaş aralığındaki yaklaşık her 10 gençten 3’ü ne okuyor, ne de bir işte çalışıyor. Türkiye, % 29,8’lik bu oran ile 35 OECD ülkesi arasında birinci sırada yer alıyor. Okumayan ve çalışmayan genç nüfus oranının OECD ortalaması ise % 14,6. Türkiye’de çalışmayan ve eğitim almayan genç nüfus içerisinde en büyük payı ise kadınlar oluşturuyor. Türkiye’deki genç kadınların %46’sı ne okula devam ediyor, ne de çalışıyor. OECD ortalaması ise %18. OECD ortalamasına göre her on kişiden biri yoksul, Türkiye’de ise altı kişiden biri yoksul. Türkiye’de özellikle genç kadınlarda okulu terk etme ciddi bir sorun olmaya devam ediyor.

Onlarca sayfalık raporun ortaya koyduğu sonuç, kapitalizmin genel olarak emekçilere özelde ise gençlere hiçbir gelecek sunmadığıdır. Genç nüfusta tırmanan işsizlikle birlikte, yoksulluk, güvencesizlik ve gelecek kaygısı giderek derinleşmektedir. Neredeyse her üç gençten biri işsiz, üstelik bu resmi rakamlara göre!

TÜİK’in 2014 Temmuz verilerine göre Türkiye’de % 9,8 olan işsizlik oranı, iki yıl sonra Temmuz 2016’da % 10,7’ye yükseldi. İşsiz sayısı iki yılda 457 bin artarak 3 milyon 324 bine ulaştı. Bir burjuva kurum olan TÜİK’in her türlü hileli hesaplama yöntemlerine rağmen bile işsizlik oranlarının yükseldiği gerçeği gizlenemiyor. DİSK-AR’ın hazırladığı rapora göre ise, Temmuz 2016 geniş tanımlı işsizlik oranı %18,9’dur. Temmuz 2015’te 5 milyon 949 bin olan geniş tanımlı işsiz sayısı, Temmuz 2016’da 6 milyon 342 bine yükseldi. TÜİK’in dar tanımlı işsizlik oranı, “çeşitli nedenlerle son dört hafta içinde iş arama kanallarından herhangi birini kullanmayan, iş bulma umudunu yitiren” işsizleri hesap dışı tutuyor. Ayrıca birkaç gün ya da saat çalışma imkânı bulabilmiş geçici, güvencesiz ya da part-time çalışanlar da işsiz sayısına eklenmiyor. Tarım gibi mevsimlik işlerde çalışanlar da TÜİK’in hesaplama yönteminin dışında tutuluyor. Gördüğümüz üzere TÜİK, olabildiğince hesaplama alanını dar tutarak işsizlik rakamlarını, sendikaların açıkladıklarının yarısına kadar düşürüyor. Oysa DİSK-AR’ın belirlediği Türkiye’deki işsiz sayısı, Danimarka (5,7 milyon), Finlandiya (5,5 milyon), Norveç (5,2 milyon) ve Slovakya (5,4 milyon) gibi pek çok Avrupa ülkesinin nüfusundan daha fazla.

TÜİK’in açıkladığı Temmuz verilerine bakıldığında da genç nüfustaki işsizlik oranlarının yüksekliği dikkati çekiyor. Özellikle de üniversite mezunları arasında işsizlik yükselmeye devam ediyor. Okul sıralarından medyaya hemen her alanda gençlere “okuyun, meslek edinin, kendinizi kurtarın” düşünceleri aşılanıyor. Oysa genç nüfus işsizlik oranları da gösteriyor ki, bu koca bir yalandan ibarettir. Burjuvazinin ideolojik saldırılarına maruz kalan, hayatı tozpembe gören gençler, mezun olduklarında gerçeklerle yüz yüze kalıyor ve tam bir hayal kırıklığına uğruyorlar. Gençler eğitim gördükleri alanlarda iş bulamıyor, bulanlar ise geçici/sözleşmeli işlerle, düşük ücretlerle, uzayan iş saatleriyle karşı karşıya kalıyor.

İşsizliğin kaynağı kapitalizmdir

Egemenler, işsizliğin, insanların eğitimsizliğinden, meslek sahibi ya da vasıflı olmamalarından kaynaklandığını ileri sürüyorlar. Aileler de çocuklarının okumaları ve “kendilerini kurtarmaları” için hem kendilerini, hem de çocuklarını paralayıp duruyorlar. İstatistikî verilerin de gösterdiği üzere okumak, iş bulmayı, hele de yüksek ücretli, güvenceli bir iş bulup “kendini kurtarmayı” hiç mi hiç garantilemiyor. Egemenlerin işsizliğin üzerini örtme argümanlarından bir diğeri ise, “iş çok ama iş beğenmeme var” argümanıdır. Oysa “iş beğenmeyen” tekil bireyleri bir kenara bırakacak olursak, ileri sürülen bu savın da geçerli bir yanı yoktur. Bugün dünya genelinde 1 milyarı aşkın insan iş bulamamaktadır. Dolayısıyla işsizlik sorunu, bireylerin tembelliği, aylaklığı ya da iş beğenmeme, yoksulluğu yaşam biçimi haline getirmek istemeleri gibi hayattan kopuk zırvalamalara indirgenemez.

İşsizlik sorununun kapitalizmin yapısal sorunlarından biri olduğunu gizlemeye çalışan burjuva iktisatçılar, sorunu nüfus artışına, sendikaların yüksek ücret talep etmelerine, ekonomik krizlere ya da iktidarların kötü ekonomi politikalarına bağlayabiliyorlar. Tüm bu yalan ve çarpıtmaların amacı işçi sınıfının yaşadığı tüm sorunlar gibi işsizlik sorununun kaynağı olan kapitalizmi aklama çabasından başka bir şey değildir. İşçi sınıfının önderleri, işsizlik sorununun kaynağını 150 yıl önce tespit etmiş ve bilimsel temellerde açıklamışlardı. Marx, “artı-nüfus” ya da “yedek sanayi ordusu” olarak tanımladığı işsiz işçilerin varlığını şöyle açıklar: “Emekçi artı-nüfus, birikimin ya da kapitalist temele dayanan zenginliğin gelişmesinin zorunlu bir ürünü olduğu gibi, tersine olarak da bu artı-nüfus, kapitalist birikimin kaldıracı ve hatta bu üretim biçiminin varlık koşulu halini de alır. Bu artı-nüfus, her an el altında bulunan yedek bir sanayi ordusu oluşturur ve bu ordu, tıpkı bütün masrafları sermaye tarafından karşılanarak beslenen bir ordu gibi, tümüyle sermayeye aittir. Fiili nüfus artışının sınırlarından bağımsız olarak bu artı-nüfus, sermayenin kendisini genişletme konusunda değişen gereksinmelerini karşılamak üzere, her zaman sömürülmeye hazır bir insan malzemesi kitlesi yaratır.” (Marx, Kapital, c.1, Sol Yay., s.602)

Elif Çağlı’nın, Büyüyen İşçi Sınıfı yapıtında yer alan “İşsiz İşçiler” bölümünde aktardığı üzere, işçilerin kapitalist emek pazarında emek güçleri için mutlaka bir alıcı bulması söz konusu değildir. Yani kapitalizmde çalışabilir durumda olan tüm insanların tamamının istihdamı mümkün değildir. Kapitalizmin canlanma dönemlerinde işsizlik azalsa da, tam istihdam hiçbir zaman sağlanmamıştır. Bugün içinde bulunduğumuz gibi kriz evrelerinde ise işsizlik sorunu daha da kangren hâle gelmektedir. Kriz dönemleri işsizliği arttıran yalnızca bir etkendir, gerçek sebep değildir. Bugün kapitalizmin geldiği aşamada işsizlik artık kronik ve kitlesel bir hâl almış durumdadır.

Emeklilik yaşının “mezarda emeklilik” yasalarıyla dünya genelinde yükseltilmesi, teknolojinin gelişmesiyle birlikte makineleşme, iş saatlerinin uzatılması gibi etmenler de işsizlik oranlarının artmasına yol açmaktadır. Gözünü kâr hırsı bürümüş kapitalistler, işçi almak yerine ellerindeki işçilerle çalışma temposunu arttırarak, üç kişinin yapması gereken işi iki kişiye hatta tek kişiye yükleyerek, iş saatlerini yükselterek istihdam olanaklarını sınırlamaktalar. Son dönemde gerek Türkiye’de, gerekse tüm dünyada işgünü uzatılmış durumda. Türkiye’de iş yasalarında yapılan değişiklikle 8 saatlik işgünü ortadan kaldırılarak 12 saati bile aşan çalışma sürelerinin norm haline gelmesinin önü açıldı. Pek çok işyerinde 8 saatlik 3 vardiya yerine, 12 saatlik 2 vardiya uygulamasına geçiliyor. Bu çalışma koşulları çalışan işçilerin iş yükünün daha da artmasına, tükenmesine sebep olurken, üçte birini ise işsiz kalma tehlikesiyle yüz yüze bırakıyor.

Teknolojik gelişmişlik düzeyine baktığımızda iş saatlerinin kısaltılarak, vardiya sayılarının arttırılmasıyla daha fazla işçi istihdam edilerek işsizlik sorununun ortadan kaldırılması çok daha mümkün hâle gelmiştir. Ancak bugün teknolojiyi kendi ellerinde tutan ve istedikleri gibi çıkarları temelinde kullanan kapitalistler olunca, makineleşmenin sonucu işçiler açısından kapının önüne konulmak oluyor. Makineler geliştikçe aynı işi yapmak için gerekli işçi sayısı azalıyor ve belirlenen miktarda ürünün üretimi için gerekli emek zamanı kısalıyor. Bu durum yedek işçi ordusunu daha fazla büyütüyor, kitlesel işsizliği kalıcı hâle getiriyor. Bugün artık binlerce işçinin bir arada çalıştığı fabrikalar yok denecek kadar azdır.

Emek gücünden başka bir şeye sahip olmayan işçiler açısından işsiz kalmak, açlıkla, sefaletle yüz yüze gelmek anlamına geliyor. Kapitalist pazarda emek gücü için bir alıcı bulamayan işçiler, kısa bir süre sonra gerek psikolojik, gerek fizyolojik olarak pek çok sağlık sorunu yaşamaya başlıyorlar. Üretemeyen işçiler için hayat boş ve anlamsız hâle gelmeye başlıyor. Ancak işsizlik sorunu tek başına işsiz işçileri ilgilendiren bir sorun değildir. Çalışan işçilerin de sorunudur. İşçi sınıfının çalışan ve işsiz kesimlerinin kaderleri doğrudan doğruya birbirlerine bağlıdır ve çalışma ve yaşam koşullarını etkiler. İşsizlik sorunu, çalışan işçiler üzerinde adeta bir kırbaç işlevi görür. Yedek sanayi ordusunun büyümesi, çalışan işçilerin üzerindeki baskıyı arttırmakta, onları ses çıkaramaz hâle getirmektedir. Artan işsizliği bir tehdit unsuru olarak kullanan kapitalistler, saldırılarının dozunu pervasızca arttırmaktalar. Uzayan iş saatleriyle, düşük ücretlerle, sosyal hak gasplarıyla çalışma ve yaşam koşulları giderek ağırlaşmaktadır.

İşsizlik sorununa karşı çalışan-çalışmayan ayrımı yapılmaksızın işçi sınıfının tüm kesimleriyle birlikte mücadele edilmelidir. Ücretler düşürülmeksizin işgünü kısaltılmalı, fazla mesailer kaldırılmalıdır. Var olan tüm işler, çalışabilir durumdaki tüm işçiler arasında paylaştırılmalıdır. Kârlarının düşmesini istemeyen kapitalistler ve onların ekonomistleri, ideologları bu taleplerimizin mümkün olmadığını, birer hayal olduğunu söylüyorlar. Evet, bu talepler kapitalizmin özel mülkiyeti koruyan duvarlarına çarpıp geri dönebilir. Ancak kapitalist duvarlar parçalanıp yıkılmadan milyarlarca emekçiye reva görülen işsizlik, açlık ve sefalet koşulları son bulmayacaktır. Bu sorunların son bulması için verilen işçi sınıfının devrimci mücadelesinde en çok da kapitalizmin geleceksizleştirdiği gençler yer almalıdır.