Navigation

Filistin’de Yeni Bir İntifada mı?

İsrail polisinin, askerinin ve aşırı sağcı Yahudi yerleşimcilerin saldırgan tutumu, aralarında hamile kadın ve çocukların da olduğu onlarca insanın ölümüne, yüzlercesinin yaralanmasına sebep oldu, olmaya da devam ediyor. Sadece Ekim ayı başından bu yana İsrail polisinin sokak ortasında infazları, Yahudi yerleşimcilerin faşist saldırıları, tahrikleri ve Filistinli gençlerin bunlara Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da bıçaklı saldırılarla cevap vermesi sonucu 10 İsrailli ve 54 Filistinli öldü.

Eylül ayı başından bu yana Filistin topraklarında gerilim yeniden tırmandırılmaya başlandı. Eylül ayında Yahudilerin ve Müslümanların kutsal saydığı Mescid-i Aksa’ya Filistinlilerin girişlerine 40 yaş sınırlamasının getirilmesinin ve İsrail kolluk güçlerinin ve aşırı sağcı Yahudi yerleşimcilerin Filistinli Araplar üzerindeki baskılarını şiddetlendirmelerinin ardından gerginlik iyice artmıştı. İsrail polisi, Müslümanların en önemli camisi durumundaki Mescid-i Aksa’ya gerçekleştirdiği baskınlarda içeri postallarla girerek Filistinlilere hakaretlerde bulunmuş, çatıdan cemaatin üzerine göz yaşartıcı gaz, ses bombası ve plastik mermi yağdırmıştı. Filistinlileri tahrik eden bu baskınlar sırasında Filistinli gençlerle İsrail polisi arasında çatışmalar çıkmıştı. İsrail polisinin, askerinin ve aşırı sağcı Yahudi yerleşimcilerin saldırgan tutumu, aralarında hamile kadın ve çocukların da olduğu onlarca insanın ölümüne, yüzlercesinin yaralanmasına sebep oldu, olmaya da devam ediyor. Sadece Ekim ayı başından bu yana İsrail polisinin sokak ortasında infazları, Yahudi yerleşimcilerin faşist saldırıları, tahrikleri ve Filistinli gençlerin bunlara Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da bıçaklı saldırılarla cevap vermesi sonucu 10 İsrailli ve 54 Filistinli öldü.

İsrail hükümetinin “terör saldırılarını önleme” adı altında çıkardığı yasaların ardından polis saldırganlıkta sınır tanımıyor ve uyguladığı terör ve katliamlar nedeniyle herhangi bir ceza almıyor. İsrail Güvenlik Kabinesinin verdiği yetkilerle polis, istediği zaman Kudüs’te yolları kapatabiliyor ve istediği alanları kuşatma altına alabiliyor. Bu keyfi kararlarla İsrail devleti, Doğu Kudüs’te Filistin mahallelerine kontrol noktaları kurmuş durumda. Bu uygulamayla Filistin halkının hareket özgürlüğü kısıtlanmakta ve Filistinliler baskı altında tutulmaktadırlar. Elbette ki bu ilk kez hayata geçirilen bir uygulama değil. Siyonist İsrail devleti, geçmişte de birçok kez Filistin halkını ablukaya alarak, açlıkla, susuzlukla terbiye etmeye çalışmıştı. Polise verilen yetkilerin yanı sıra Güvenlik Kabinesi, polis sayısının da arttırılması kararını aldı. Ayrıca “güvenlik” bahanesiyle alınan kararlar arasında şunlar da yer alıyor: İsrail’e karşı saldırı düzenleyenlerin evleri yıkılacak, yıkılan bu evlerin yerine hiçbir şekilde inşaat yapılmasına izin verilmeyecek ve saldırı düzenlediği iddia edilen kişilerin tüm mal varlıklarına el konulacak. Bu kişilerin evleri yıkılmakla da kalmayacak, Kudüs’te ikamet etmelerine imkân tanıyan “Kudüs kimlikleri” iptal edilerek, Kudüs’te yaşama hakları dahi ellerinden alınacak. Tüm bu insanlık dışı baskılar ve keskin nişancıların, sokak ortasında kol gezen infazcı İsrail devlet güçlerinin azabı altında yaşam savaşı veren Filistin halkı ise, İsrail devleti tarafından dünyanın gözü önünde “şeytanileştirilmeye” çalışılıyor.

İsrail’in tam da Filistin’in Birleşmiş Milletler nezdinde kabul gördüğü ve Filistin bayraklarının çeşitli ülkelerde göndere çekildiği bir süreçte Filistin halkı üzerindeki baskılarını arttırması ve pervasızca saldırması manidardır. Hatırlayacak olursak, Eylül 2011’de Filistin yönetimi, BM’ye “üye devlet” statüsü kazanmak amacıyla başvurdu. Kasım 2012’de ise Filistin’e, BM’de “üye olmayan gözlemci devlet” statüsü verildi. Bu arada Aralık 2011’de Filistin örgütleri El Fetih ve Hamas, yıllardır süren ayrılıkların ardından ortak hükümet kurma konusunda anlaşmaya vardı. “Üye olmayan gözlemci devlet” statüsünde yer alan Filistin’in bayrağı 30 Eylülde BM Genel Kurulu’nda çıkan kararla New York’ta, 12 Ekimde ise Viyana’da göndere çekildi. BM’nin attığı bu adım Filistin’in BM üyeliğine kabulü ve dünya kamuoyunda haklı bir pozisyona ulaşması açısından önemliydi.

Yıllardır İsrail zulmü altında inleyen Filistin halkı, sesini bir nebze olsun dünya kamuoyuna duyurduğu ve destek gördüğü bir süreçte yeniden gerilim tırmandırılıyor ve dünyanın gözü önünde “terörist” olarak gösterilmeye çalışılıyor. Üstelik İsrail’in pervasızca gerçekleştirdiği hava saldırıları sonucu aralarında hamile kadınların, çocukların da bulunduğu siviller katledilmeye devam ediliyor. İsrail ise bu saldırılarını, Hamas’ın silah üretim alanlarının hedef alındığı ve Gazze’den İsrail’e roket fırlatıldığı bahanesinin arkasına gizliyor.

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, Filistin halkına uyguladıkları zulmün üstünü örtmek ve Filistinlileri haksız çıkarmak için tarihi tahrif etmek dâhil her türlü yola başvuruyor. Netanyahu, Filistin yönetimini ve halkını dünyanın ve Yahudi cemaatinin gözünde düşmanlaştırmak amacıyla tarihi bile çarpıtmaktan geri durmamış ve gülünç iddialarda bulunmuştu. 20 Ekimde düzenlenen Dünya Siyonist Kongresi’nde Netanyahu bu kez şöyle bir hikâye uydurdu: “Hitler, Yahudileri imha değil sadece sürgün etmek istedi. Kudüs Müftüsü Hacı Emin el Hüseyni, Hitler’i ziyaret etti ve «Yahudileri sürersen hepsi Filistin’e gelir» dedi. Hitler «Peki o zaman ne yapayım» diye sordu. Müftü «Hepsini yak» dedi.” Netanyahu, Filistinlileri suçlu olarak göstermeye çalıştığı bu hikâyeye etrafındaki aşırı sağcıları bile inandırmakta güçlük çekiyor.

Yıllardır süren ve son dönemde giderek yaygınlaşan Ortadoğu savaşı içerisinde Filistin halkı da gün yüzü görmüyor. İsrail devletinin, savaşı sonlandırmak ve barışı sağlamak gibi bir derdi olmadığı gayet açık. Barışı tesis etmek bir yana savaş yangınının üzerine benzin döküyor, ateş giderek harlanıyor. Geçmiş yıllarda da Filistin lehine atılan her adımda İsrail’in provokatif eylemleri olmuş, saldırı politikalarını devreye sokmuştu. Bundan tam bir yıl önce de İsrail, Yahudilerin de Mescid-i Aksa’da ibadet edebilmeleri için kampanya başlatan ve bu provokatif eylemin ardından suikaste uğrayarak yaralanan bir Siyonist hahamı bahane ederek, Mescid-i Aksa’ya girişleri kapatmıştı. İsrail’in bu kararı, tam da İngiliz Parlamentosunun ve İsveç hükümetinin Filistin devletini tanıma yönünde karar almasının ardından gelmişti. İsrail, o gün de tıpkı bugünkü gibi Filistinlilerin hassas sinir uçlarına dokunup gerilimi arttırarak, Filistinlileri şiddete teşvik ederek dünyaya “bakın bunlar terörist” mesajı vermek istemişti.

Filistin halkı, Ekim ayı içerisinde gerçekleştirilen saldırılar sonucu hayatını kaybeden Filistinliler için yas ilan etti ve Batı Şeria’da, Kudüs’te grevler yaparak İsrail’i protesto etti. İsrail’in Arap kentlerinden Sahnin’de de grev gerçekleştirildi ve yaklaşık 30 bin Filistinli Batı Şeria ve Kudüs’le dayanışma mesajı verdi. Filistinli gençler ise, İsrail terörüne taşla, bıçakla direnerek karşılık veriyor. Bu durum kimileri tarafından yeni bir “intifada”nın habercisi olarak nitelendiriliyor. Bugün her ne kadar Filistin halkında 2000 yılında başlayan üçüncü intifada öncesinde yaşanan rahatsızlıklar olsa da, henüz dördüncü intifadanın başladığı söylenemez. 2000 yılında Ariel Şaron, Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu Harem’üş Şerif bölgesine girmiş ve üçüncü intifadayı tetiklemişti. Son süreçte İsrail’in uyguladığı devlet terörü ve Mescid-i Aksa’ya yönelik sürdürdüğü provokasyonlar, Filistin halkını yeni bir intifadanın eşiğine sürüklüyor.

“Batılı emperyalist güçler, İsrail devletinin kuruluşundan bu yana, tarihi Filistin topraklarında Arapların ve Yahudilerin iki ayrı devlete sahip olmalarına dayanan «iki devletli çözüm» modelini tek gerçekçi çözüm olarak savunageldiler. Birleşmiş Milletler planları ve kararları hep bu model üzerinden şekillendirildi. Yaser Arafat önderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü’nün de 1988’de iki devletli çözümü kabul ettiğini açıklayıp, Gazze ve Batı Şeria’yı içine alan, Doğu Kudüs başkentli bir mini devleti ilan etmesiyle, sorun çözüm yoluna girmiş gibi gösterildi. Ne var ki, Yahudi yerleşimleriyle paramparça edilmiş, Gazze’yle Batı Şeria arasında hiçbir fiziksel bağın bulunmadığı bu sözde devlet bile 26 yıldır hayata geçemedi. İsrail, bu devletin sınırlarının tam olarak belirlenmesi, Yahudi yerleşimlerinin durumu ve geçmişten bugüne uzanan diğer anlaşmazlık noktalarında uzlaşmaya varma hususunda hep mız çıkardı ve çeşitli bahanelerle müzakere masalarını terk etti. Gelinen noktada ortada Filistin devletini oluşturabilecek bütünlüklü bir toprak parçasından bile söz etmek mümkün değil.” (İlkay Meriç, Filistin Yine İntifadanın Eşiğinde, MT, Aralık 2014)

İsrail, yıllardır sırtını başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist güçlere yaslayarak sürdürdüğü devlet terörüyle, tarihi Filistin topraklarını Müslüman Araplardan temizleyip hayalini kurduğu büyük Yahudi devletine kavuşmak istiyor. Son dönemde gerek Ortadoğu’da gerekse dünya genelinde yürüyen paylaşım kavgasında değişen dengeler göz önünde bulundurulduğunda İsrail’in de Siyonist politikalarından vazgeçmeyeceği ortadadır. İsrail’in harladığı savaş ateşi Filistin halkının kurtuluş ve barış umudunu boğuyor. Özü itibariyle burjuva demokratik bir sorun olan Filistin sorunu, gerek kendi özelinde gerekse de Ortadoğu karmaşası içerisinde düşünüldüğünde, burjuva çerçeve içinde son derece karmaşık ve çözümsüz bir hal almıştır. Sonuçta, daha önce de vurguladığımız gibi, bu sorunda “adil, kalıcı, yaşayabilir ve demokratik çözüme ancak bu dar çerçevenin aşılmasıyla ulaşılabilir. Bunu da ancak, Ortadoğu İşçi ve Emekçi Sovyetleri Federasyonunun kurulmasını sağlayacak Ortadoğu devrimi başarabilir. Ortadoğu halklarına hayatı zindan eden devasa sorunlar yumağının tek gerçekçi çözümü budur.” (İlkay Meriç, agm)