Faşizm ve Kitle Psikolojisi


Nasıl oluyor da geniş emekçi kitleler, demokratik hakları ortadan kaldıran ve milyonları ağır baskı ve zorbalıkla yöneten faşist/faşizan rejimlere geçit verebiliyorlar? Hatta pasif bir izin verme durumuyla da kalmıyor, bizzat faşizmin tabanı haline gelebiliyorlar. Nasıl oluyor da emekçi kitleler, faşist ideolojiyi sanki kendi fikirleriymiş gibi sahipleniyor ve propagandasını yürütüyorlar?


Faşizmin beyinlerini yıkayarak alıklaştırdığı Hitler Gençliği!Faşizmin beyinlerini yıkayarak alıklaştırdığı Hitler Gençliği!

Uzun süredir çeşitli yazılarımızda, kapitalist sistemin tarihsel krizine bağlı olarak gelişen emperyalist savaşa ve burjuva düzendeki otoriterleşme eğilimine dikkat çekiyoruz. Türkiye örneğinde ise, bir eğilim olmaktan çıkarak faşist bir tırmanışa ve totaliterleşmeye dönüştüğüne şahit olmaktayız.

Emperyalist savaşın alevlerinden, yıkım ve felâketten, yoksulluktan kaçıp kurtulmaya çalışan yüz binler, Avrupa’ya sığınmaya çalışıyorlar. Bu durum Batılı egemenleri ciddi bir mülteci kriziyle karşı karşıya bırakıyor. Üretici güçler sınıfsız bir toplumun temellerini atacak ölçüde gelişmesine rağmen, üretim araçlarının özel mülkiyeti kapitalizm altında büyük krizlere neden oluyor ve insanlığı bir çıkışsızlığa hapsediyor. 8 dolar milyarderinin 3,6 milyar insanın gelirinden daha fazla bir servete sahip olması örneğinde de görüleceği üzere, gelir dağılımındaki adaletsizlik akıl almaz boyutlara ulaşarak kapitalist çelişkileri daha da derinleştiriyor.

Ancak tüm bu akıl almaz çelişkilere rağmen geniş işçi-emekçi kitleler, kendi sınıfsal çıkarlarının aksi yönde hareket edebiliyorlar. Müslümanların sınır dışı edilmesinden Meksika sınırına duvar ördürmeye varıncaya dek çeşitli faşizan vaatlerde bulunan Trump’ın destek görerek ABD’de başkan seçilmesi, Fransa’da Ulusal Cephe Partisi, Almanya’da Almanya İçin Alternatif (AfD) gibi faşist partilerin yükselişe geçmesi, kitlelerin bir kısmının bu faşist eğilimlere destek verdiğini gösteriyor. Keza Türkiye’de AKP-Erdoğan, kriz ve kaos eşliğinde kitle psikolojisini kendi iktidarını sağlamlaştırmak amacıyla belirlemekte, aldatılan kitleler faşizmin payandası haline getirilmektedirler.

Peki, nasıl oluyor da geniş emekçi kitleler, demokratik hakları ortadan kaldıran ve milyonları ağır baskı ve zorbalıkla yöneten faşist/faşizan rejimlere geçit verebiliyorlar? Hatta pasif bir izin verme durumuyla da kalmıyor, bizzat faşizmin tabanı haline gelebiliyorlar. Nasıl oluyor da emekçi kitleler, faşist ideolojiyi sanki kendi fikirleriymiş gibi sahipleniyor ve propagandasını yürütüyorlar?

Savaş, kriz ve faşizme giden süreç

Tarihsel pek çok deneyim bugün içinden geçmekte olduğumuz kriz, savaş ve faşizm sarmalının insanlık için nasıl bir kıyıma yol açtığını gösteriyor. Bu deneyimler aynı zamanda burjuvazinin çıkarları doğrultusunda geniş kitlelerin algılarının nasıl teslim alındığı, düşüncelerinin nasıl şekillendirildiği ve yönlendirildiğini anlamamızı da sağlıyor. Birinci Dünya Savaşına giden süreçte işçi-emekçi kitleler, büyük kapitalist güçlerin dünya pazarlarını ve nüfuz alanlarını güçleri oranında yeniden paylaşmaları için başlatılan emperyalist paylaşım savaşının payandası oldular, kendi sınıfsal çıkarlarının tersi yönde alınan kararların arkasından sürüklendiler. Birinci Dünya Savaşını gözlemleyebilmiş psikanalist Wilhelm Reich, Faşizmin Kitle Psikolojisi adlı yapıtında, toplumun çeşitli kesimlerinin emperyalist savaş karşısında aldıkları tutumu şöyle anlatıyor: “1914 seferberliğine tanık olanlar, emekçi kitlelerin farklı tutumlar gösterdiklerini bilirler. Azınlığı oluşturan bir kesimde bilinçli bir reddediş; kadere tuhaf bir teslimiyet ya da akıl tutulması; sadece orta sınıflarda değil sanayi işçileri içinde de şiddetli bir coşku. Hiç kuşku yok ki, pek çok kişideki akıl tutulması da diğer pek çok kişideki coşku gibi savaşın kitle psikolojisinin temeliydi.”[1]

Örgütsüz ve sınıf bilincinden yoksun kitleler, burjuva ideolojisinin etkisine açıktır. Bundan dolayı, Elif Çağlı’nın altını çizdiği gibi; “Kitleler kendi yaşamlarını cehenneme çeviren sorunların, tepelerine çöreklenmiş burjuva iktidarlardan değil de çeşitli komplolarla ülkeyi zayıflatmaya çalışan iç ve dış düşmanlardan kaynaklandığı yalanına kanabilirler.”[2] Burjuva düzen, olağan koşullarda dahi kitleleri mevcut sömürü koşullarına boyun eğdirmek için, medya ve devlet baskısı dâhil çeşitli mekanizmalar kullanır. Kriz, savaş gibi olağanüstü koşullarda ise bu mekanizmalar çok daha fazla etkin bir biçimde kullanılır. Kapitalist devletin baskı aygıtlarının yanı sıra kitleleri manipüle edecek ideolojik aygıtlar da muazzam derecede devreye sokulur. Bir savaş psikolojisi oluşturulmadan kitlelerin “gönüllü” bir biçimde savaşa sürüklenmeleri düşünülemezdi.

İşçi-emekçi kitlelerin örgütsüzlüğü, onları burjuvazi karşısında pasif bir konuma iter. Meselâ Birinci Dünya Savaşında II. Enternasyonal önderlerinin savaşı reddetmeyip kendi burjuvalarının yanında saf tutmaları, o dönem emekçi kitleleri tümüyle burjuvazinin kucağına itmiş ve burjuva ideolojisinin sağanağı altındaki kitleler savaş türküleri söylemeye başlamışlardı.

Bu dönemde, kitlelerin bilincinin nasıl bulandırıldığını anlamak bakımından ABD deneyimi oldukça dikkat çekicidir. “Birinci Dünya Savaşı döneminde ABD’de 1916’da ikinci kez başkan seçilen Woodrow Wilson hükümeti, «Creel Komisyonu» adıyla bir propaganda aygıtı oluşturmuştu. Bu aygıtın ideologlarından biri de dönemin ünlü liberal Amerikalı gazetecisi Walter Lippmann’dı. Politik propaganda stratejisinin temellerini atan Lippmann, yeni propaganda yöntemleriyle halka istemediği bir şeyin de pekâlâ kabul ettirilebileceğini savunuyordu. Lippmann, demokratik işleyiş dışında yalan-dolanla «rıza üretilmesi»ne, kitlelerin olan biteni pasifçe izler duruma düşürülmesine, kısacası kitleler açısından bir «seyirci demokrasisi» yaratılmasına dayanan bu yöntemini «demokrasi sanatında devrim» adıyla piyasaya sürmüştü. (…) Creel Komisyonu, barış isteyen Amerikan halkını altı ay gibi kısa bir süre içinde azılı Alman düşmanlığıyla bezeli savaş histerisine sürükleyebilmiştir.”[3]

Egemenler, kitle psikolojisini yönetmek ve onları savaşa ikna etmek amacıyla türlü vaatlerde bulunuyorlardı. Güya ülkeleri büyük bir güç haline gelecek ve onlar da kendilerini bitirip tüketen mevcut koşullardan kurtulacak, daha güzel bir yaşama kavuşacaklardı! Oysa savaş emekçiler için kan, gözyaşı, yıkım ve felâket demekti. Emekçi kitleler bu yakıcı gerçekliği ancak milyonların ölümü pahasına bilinçlerine çıkardılar ve dönüşüm geçirdiler.

1917’de Rusya’da işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi, tüm Avrupa’da devrimci rüzgârlar estirdi. Kitleler savaştan bıkmışlardı ve nitekim Kasım 1918’de Almanya’da da devrim patlak verdi ve imparatorluk çöktü. Savaşa büyük bir iştahla giren Almanya, yenilerek çıkmıştı. Yenen tarafta yer alan İtalyan emperyalizmi de istediklerini alamamıştı. Her iki ülkede de işçilerin ve köylülerin devrimci ayaklanması baş göstermişti. Savaş ve kriz koşulları tüm işçi ve köylü yığınları açlık ve sefalete sürüklemişti. Ücretler düşmüş, temel ihtiyaç maddeleri temin edilemez olmuş, ısınma ve barınma en büyük çile haline gelmişti. Almanya’da Kasım Devrimi tüm ezilen kitleler için yepyeni bir umuttu. Kurtuluş nihayet gerçekleşecekti; açlık ve sefalet geride kalacak, köylüler topraklarına, işçiler işlerine, askerler evlerine ve kadınlar kocalarına kavuşacaktı. Ancak Alman Sosyal Demokrat Partisinin (SPD) ihaneti ve ilerleyen yıllarda Komünist Partinin Stalinist politikaları yüzünden işçi sınıfı iktidarı ele geçiremedi. İtalya’daki devrimci durum da ne yazık ki aynı şekilde heba edildi.

Savaştan bıkkın çıkan umutsuz kitleler, 1922’de Mussolini’yi desteklemeye başladılar. 1922’nin Ekim ayında Mussolini finans kapitalin desteğiyle Roma yürüyüşünü başlattı ve iktidarı ele geçirdi. İşçi sınıfının tüm örgütlerinin ezilmesinin yolunu açan faşizm, burjuvazinin açık baskıcı diktatörlüğü olarak kendini örgütledi. İlk kez İtalya’da kurulan faşist rejim, Alman emperyalizminin de örnek alacağı bir rejim olacaktı. Hitler, 1923’te giriştiği darbe girişiminde başarısız olmuştu. Ancak Versay Antlaşmasıyla kolu kanadı kırılmış olan Alman emperyalizmi, kendisini bu sıkışmışlıktan kurtaracak bir lidere ihtiyaç duyuyordu. 1929’da dünya ölçeğinde gerçekleşen ekonomik çöküş, Almanya’daki ekonomik, siyasi ve toplumsal bunalımı daha da derinleştirmişti. 1928-29 büyük buhranı Hitler için büyük fırsat olmuştu. Brüning ve Papen hükümetleri Alman emperyalizminin isteklerini yerine getiremeyince sıra 1933’te Hitler’e gelmişti.

Kitle psikolojisinin oluşturulması ve faşizm

Faşist ideoloji, hem İtalya’da hem de Almanya’da, başta küçük-burjuva yığınlar ve lümpen proleterler olmak üzere toplumun en umutsuz ve öfkeli kesimlerinde karşılık buldu. Umutsuz kitlelerin ruhunu okşayan, düzen, otorite, üstünlük gibi demagojiler çeşitli motiflerle iç içe geçirilerek sunuldu. Faşizm kitlelerin aklına değil duygularına, beklentilerine ve inançlarına hitap etti. Mussolini, “Kitleler sadece basit ve uç (aşırı) duygulara aşinadır. Onları sadece imajlar etkiler” diyordu. “Faşizmin dini vatanıdır”, “bizim mitosumuz millettir, milletin yüceliğidir”, “kutsal İtalya, tanrısal İtalya”, “Tanrım, Duçe’nin şahsında İtalya’yı kurtar” ifadeleri faşizmin temel cümleleriydi.

Hitler ise, Kavgam kitabında, doğru kitlesel psikolojik taktiği gerçeklerden vazgeçmek ve “büyük hedefi durmaksızın kitlelerin gözünün içine sokmak olarak tanımlıyordu. Kitlelere gerçekler, kanıtlar ve eğitimler değil, duygularla ve inançla yaklaşılması gerektiğini vurguluyordu. Hitler şöyle diyordu: “Kim ki kitleleri elde etmek ister, kitlelerin kalbini açacak anahtarın ne olduğunu, nerde olduğunu da bilmek zorundadır. Bütün tarih boyunca, en şiddetli devrimleri harekete geçiren güç, kitleleri kendine bağlayan bir bilimsel düşüncenin yayılmasından çok, kışkırtıcı bir fanatizmde ve kitleleri çılgına çeviren gerçek bir histeride saklıdır.... Akıl ve mantık size, bana yönelmemenizi salık verebilirdi: sizi bana getiren sadece imanınız oldu![4]

Faşist ideoloji, kriz ve savaşın kitlelerde yarattığı umutsuzluk ve çıkışsızlık üzerinde yükseliyordu. Hitler, propagandasını birkaç temel argüman üzerinden ateşli söylevlerle kutsallık atfettiği kitlelere ulaştırıyordu: Almanya çok büyük bir devletti, yenilginin utancıyla yaşanmazdı ve üçüncü imparatorluk kurulmalıydı. Almanlar üstün ırktı ve arîleşme yaşanmalıydı. Hitler, Alman İmparatorluğunun sınırlarının özellikle doğuya yani Sovyet topraklarına doğru genişletilmesini istiyordu: “Uğruna savaş verdiğimiz amaç, insanın tasavvur edebileceği en yüksek, en güçlü amaçtı: ulusumuzun özgürlük ve bağımsızlığı, gelecekteki yiyecek kaynaklarımızın güvenliği ve ulusal onurumuz.”[5]

Hayatları boyunca ezilen, hor görülen, yoksulluğa, sefalete mahkûm edilen kitleler, adına ne denirse densin ezilmenin, açlığın, sefaletin olmadığı farklı bir düzen özlemi duyuyorlardı. Sosyal Demokrat Parti ve Komünist Parti, izledikleri politikalarla kitlelerdeki bu özlemi boşa çıkarttı. Faşist hareket ise, Bolşevik bir önderliğin eksikliğini ganimet bildi. Faşist hareketin, Nasyonal Sosyalist Parti olarak adlandırılması bile farklı kesimlerin farklı duygularına, özlemlerine seslenmeyi amaçlıyordu. Meselâ “nasyonal” vurgusu ile küçük-burjuvazinin milliyetçi duygularına seslenilirken, “sosyalizm” vurgusu ile işçi kitlelerin sınıfsız toplum özlemi sömürülmek isteniyordu. Öyle ki, SA üyeleri Hitler’in Almanya’nın Lenin’i olduğunu söylemekteydiler. Bu temelde örneğin, 1933 baharında sanayi işçilerine dönük propagandada Nazi hareketinin “devrimci” karakterine vurgu yapılıyor ve 1 Mayıs kutlamaları gerçekleştiriliyordu. Hitler, işçilere üretim araçlarının kamulaştırılacağını ve yeni bir düzen kurulacağını vaat ediyordu. “Politik burjuvazi tarihsel etki sahnesini terk etmek üzeredir. Onun yerini, şimdiye dek ezilmiş olan, yumruklarıyla ve beyinleriyle çalışan halk, tarihsel misyonunu yerine getirecek olan emekçi halk alıyor” gibi ifadeler gazeteleri kaplıyordu.[6]

Faşist Almanya’nın “Halkı Aydınlatma ve Propaganda” bakanı Goebbels ise, kitlere şöyle sesleniyordu: “Marksizme karşı mücadelemizin nedeni, işçi hareketi olduğu için değil, işçi hareketinin kötü bir kopyası olduğu içindir, Avrupa’nın tek gerçek sosyalistleri bizleriz.” Bu faşist propagandist, kitlelerin sosyalizm özlemlerini kullanarak tam bir demagojiyle Yahudileri, Alman işçilerin gözünde düşmanlaştırmaktan geri durmuyordu: “Sosyalizm ancak Yahudilere karşı gerçekleştirilebilir. Bizler, sosyalizmi istediğimiz içindir ki, Yahudi düşmanıyız.”

Propagandanın sembolik unsurları da kitleleri etkilemede önemli bir araç olarak kullanılıyordu ve bunlar arasında özellikle bayrak simgesi dikkat çekiyordu. Faşist hareket, aşağıdaki dizelerde olduğu gibi işçi sınıfının kurtuluş özlemine sesleniyor, devrimci melodiler fısıldıyordu kitlelerin kulağına:

Biz gamalı haç ordusuyuz,

Haydi yücelt kızıl bayrağı,

Alman işçisine istiyoruz

Özgürlük yolunu açmayı.

Hitler, Nazi bayrağını şöyle yüceltiyordu: “Kırmızıda biz hareketimizin toplumsal düşüncesini görüyoruz, beyazda milliyetçi düşünceyi, gamalı haçta Ari ırktan insanın zaferi için mücadele misyonunu, ve aynı şekilde, aslında daima anti-semit olan ve olacak olan, yaratıcı çalışma düşüncesinin zaferini.”[7]

Hitler, işsizlikle cebelleşen, yoksulluk içinde kıvranan işçi kitlelere yeni bir düzen vaat ederken, öte yandan kapitalistlerle anlaşmalar yapıyor, onlardan maddi destek alıyor ve grev yasaklarını vaat ediyordu. Ne yazık ki faşist demagojiyle zihinleri teslim alınan kitleler, faşist ideolojinin çelişkilerini ve faşizmin, kapitalizmi en vahşi, en korkunç yöntemlerle sürdürme çabası olduğunu göremediler. Tıpkı bugün AKP-Erdoğan iktidarının demagojik söylemlerinde olduğu gibi… Hitler işçilere, işsizlere başka bir düzen –ki bu daha çok Alman mitolojisine dayalı “büyük Almanya” vaatleriydi– vaat etmeseydi kitleleri arkasından sürükleyemezdi. Bugün de Erdoğan kitleleri, işsizliği azaltma, istikrar, Türkiye’nin büyümesi vaatleriyle arkasına takmaya çalışmıyor mu? Meselâ canlı yayınlarda işadamlarına istihdamı arttırmalarını salık veriyor, vergi indirimi talebinde bulunan kapitalisti “pazarlık yapma” diye azarlıyor. Elbette amaç kitlelerin gözünü boyamak ve tek adam rejimini hayata geçirmektir.

Faşist söylemler, kriz koşullarında bir çıkış yolu arayan kitlelerde ciddi bir karşılık buluyor ve oy olarak tahvil ediliyordu. 1928’de Komünist Partinin ve SPD’nin oyları artarken Nazi Partisinin (NSDAP) oylarında bir gerileme söz konusuydu. Ancak 1929 krizi sonrasında durum tersine dönmeye başladı. 1930’a gelindiğinde Nazi Partisinin oylarında %700 gibi bir artış görüldü. 1928 yılında NSDAP’nin oyları 800 bin iken, 1930 sonbaharında 6,4 milyona çıktı. 1932 seçimlerinde Komünist Parti ile SPD’nin oyları 13 milyon civarındayken, NSDAP ve Alman Milliyetçiler’in oyları 20 milyon civarındaydı. 1933 Ocağında Nazilerin tek başına oyları 17 milyona ulaşmıştı. Ancak tüm bu çıplak gerçekliğe ve kitlelerdeki keskin değişime rağmen bile SPD ve Komünist Parti bürokrasisi kendilerinin güçlü olduğunu ve kitlelerin faşizme kaymayacağını ileri sürebiliyorlardı. Stalin’in kontrolündeki Komintern, faşist tehlikeyi görmezden geliyor, küçümsüyordu. Sosyal Demokrasiyi “sosyal-faşist” olarak, faşizmin ikiz kardeşi ilan ediyor ve faşizmin de tıpkı Sosyal Demokratlar gibi kitlelerin gözünden düşeceğini ileri sürüyordu.

Faşist propagandanın etkisiyle Nazilerin safına geçen kitleler arasında sadece apolitikler, kararsızlar yoktu, ama aynı zamanda Sosyal Demokrat Partiden ve liberal merkez partilerden kitleler de vardı. Keza faşist harekete kayan kitleler arasında Komünist Partili işçiler de vardı. Bunlar devrimci eğilim taşıyan işçilerdi ve Hitler’in partisinin dış görünümü, militan karakteri, güçlü söylemleri vb. bu işçiler üzerinde büyük etki yaratmıştı. 1933 Martında yapılan seçimlerde Hitler, iktidarda olmanın getirdiği gücü de kullanarak, tam bir kaos ortamı yarattı ve daha önce seçime gitmeyen en az 5 milyon insanı harekete geçirerek zaferini ilan etti.

Çöken küçük-burjuvazinin psikolojisi ve faşizm

Sivil faşist örgütlenmeler, kitleleri terörize ederek, toplumsal ve siyasal krizi derinleştirerek güç elde etseler de, bu tek başına iktidarın ele geçirilmesine yetmez. Sivil faşizmin iktidarı ele geçirmesinde geniş bir toplumsal taban desteğine de ihtiyacı vardır. Nazi hareketi, ilk olarak küçük-burjuvaziyi (orta ölçek tüccar ve esnaf, orta ve küçük köylü, meslek sahibi okumuşlar), lümpen proletaryayı ve işçi sınıfının beyaz yakalı kesimlerini etkiledi. Kapitalist sistemin ağır kriz döneminde (1929-1932) Nazi hareketinin toplumsal tabanının çekirdeğini küçük-burjuvazi oluşturdu. 1932 seçimleriyle birlikte ise Naziler sanayi işçilerine daha fazla açılmaya başladılar.

Kriz dönemlerinde küçük-burjuva kesimler, kapitalist rekabete dayanamayarak tam bir yıkıma sürüklenirler. Küçük burjuvazi doğası gereği ikircimlidir ve alt sınıfa inmeye tahammülü yoktur. Büyük burjuvaziye ve güce tapma eğilimindedir. Küçücük mülkü ya da sosyal statüsü onun her şeyidir ve kaybetmekten ölesiye korkar.

Troçki, 1933’te sefilleşen küçük-burjuvazinin durumu ve faşizmin ortaya çıkış koşulları hakkında şunları yazmıştı: “Savaş sonrasının kargaşası, zanaatkârlara, küçük tüccarlara ve memurlara da işçilerden daha hafif bir darbe indirmedi. Tarımdaki ekonomik bunalım köylüleri yıkıma uğratıyordu. Orta tabakaların çöküşü bunların proleterleşmelerini sağlamadı: Proletaryanın kendisi de sürekli olarak bir işsizler ordusu üretiyordu çünkü. Kravatları ve suni ipek gömlekleriyle ancak örtünebilen küçük-burjuvazinin yoksullaşması, bütün resmi inançları ve hepsinden çok da demokratik parlamentarizmi aşındırıp yok etti.”[8]

Genel olarak küçük-burjuvazide devlet otoritesine bağlılık ve özdeşleşme durumu oluşur. Keza bu dönemde küçük-burjuvaziye yakın duran devlet memurlarının durumu da farklı değildi. Devlet dairesindeki memur, üstüne karşı asttı, alta karşı ise bu üstün temsilcisi ve bu durumda manevi (maddi değil) koruma altındaydı. Devlet dairesiyle, devletle, ulusla vs. bu özdeşleşme, şu formüle bürünüyordu: “Ben devletim, resmi daireyim, işletmeyim, ulusum.”

Hitler’in iktidara gelmesiyle birlikte özdeşlik bu kez onunla kurulmaya başlandı. Umutsuz kitleler kendilerini Führer ile bir hissetmeye, hayalinde kendini onun yerine koymaya ve onun özelliklerini yansıtmaya başladılar. Her Nazi kendisini “küçük” bir Hitler olarak hissetmekteydi. Bu özdeşleşme eğilimi, güya “Alman ulusunun büyüklüğünden” ileri geliyor ve ulusal kendini beğenmişliğin bir ifadesi sayılıyordu. Gerici küçük-burjuva kendini Führer’de ve otoriter devlette keşfediyor, bu özdeşleşmeye dayanarak kendini “ulusallığın”, ulusun savunucusu olarak duyumsuyordu.

Ne yazık ki liderle özdeşleşme bugün de kitlelerde yansımasını bulan bir psikoloji. Bugün sokakta, işyerlerinde kişiler sanki tepedekinin bir kopyası halini almakta. Meselâ bir genel müdürün kendisine bağlı çalışan müdürlere kurmaylarım şeklinde hitap etmesi, Erdoğan’ın “bakanlarım, valilerim” vs. hitabının örnek alınması, içinden geçtiğimiz gerici atmosferin, insanların tepedekini nasıl takip ettiğinin, toplumun psikolojisinin nasıl belirlendiğinin bir göstergesidir.

Küçük-burjuvazinin bu nesnel zemininin farkında olan faşist hareket, küçük-burjuvaziye dönük ciddi bir propaganda çalışması yürütmüştür. Naziler, propagandada küçük-burjuvazi ile sanayi işçileri arasında geniş bir uçurum yaratacak şekilde hareket etmediler ve bu önemli bir etki yarattı. Örneğin faşist hareket “toprak işleyenindir” sözünü tekrarlayıp duruyordu. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde İtalya’da 10,3 ve Almanya’da 9,8 milyon çiftçinin varlığı düşünüldüğünde, bu propagandanın boşuna yapılmadığı görülür. Faşist propaganda küçük-burjuvazinin yüreğine su serpiyor, duygularına tercüman oluyordu. Küçük-burjuvaziye dayanan faşist hareket, bu kesimlerin yaşadıkları tüm kötülüklerin, çektikleri acıların sebebi olarak Yahudi tefecileri ve tüccarları gösteriyordu. Sermayenin tekelleşmesi sonucu ezilen ve mülksüzleşerek çıldıran küçük-burjuvazi, faşist hareketin kara propagandasının etkisiyle Yahudileri gerçek düşmanı olarak görüyordu. İşte bu yüzden de kitleler, milyonlarca Yahudinin katledilmesine karşı durmadılar.

Çiftçilerin korunması için 12 Mayıs 1933’te “Çiftçi mülkiyet ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi” kararnamesi yayınlandı. Burada “kanla toprak arasındaki çözülmez bağdan” söz ediliyor ve Alman olmayanlar mülksüzleştiriliyordu. Söz konusu kararnamede şöyle deniliyordu: “Bir çiftlik mirasına yalnız Alman yurttaşı ve Alman kanından bir çiftçi sahip olabilir. Erkek soyağacından ataları arasında ya da diğer ataları arasında bir kişi dördüncü kuşağa kadar Yahudi ya da beyaz ırk dışı bir kökene sahipse, Alman kanından değildir. Ama bu yasaya göre elbette her Cermen Alman kanındandır. Alman kanından olmayan biriyle yapılacak bir evlilik, mirasçıların çocuk ve torunlarını sonsuza dek kalıt hakkından yoksun bırakır.”[9]

Krizle birlikte küçük mülkünü kaybeden ve politik istikrarsızlıkla çılgına dönen küçük-burjuvazinin bu durumu, neden onun faşizmin vurucu gücü haline geldiğini de ortaya koyar. Küçük-burjuvazinin içine itildiği histerik psikolojiyi kavrayan Hitler, büyük burjuvaziye karşı savaş açacağını ilan ederek küçük-burjuvaziyi arkasına takmıştı. Ancak faşizm iktidara geldiğinde, ilk iş olarak küçük-burjuvaziye darbeyi indirdi. Elif Çağlı’nın Bonapartizmden Faşizme adlı eserinde dikkat çektiği üzere, “Küçük-burjuva kitleleri şu ya da bu oranda peşine takıp iktidara yürüyen faşist hareket, bu bakımdan bir küçük-burjuva siyasal akım olarak görünür; fakat buna bakıp faşizmin küçük-burjuvazinin iktidarı olduğunu düşünmek muazzam bir yanılgı anlamına gelecektir. Bu tür vahim bir yanılgıdan kaçınabilmek için, faşizm sorununu, iktidara tırmanan faşizm ile iktidardaki faşizm arasında ayrım yaparak kavramak mutlak bir zorunluluktur. Faşist diktatörlüğün sınıf niteliği ile faşizmin seferber ettiği kitle hareketinin sınıf niteliği kesinlikle aynı kapsamdaki sorunlar değildir. Faşizm küçük-burjuvazinin değil, tekelci burjuvazinin diktatörlüğüdür”.

Nitekim iktidara yerleşen “faşist liderlik, kendisini iktidara taşıyan ateşli küçük-burjuva ve lümpen kadroları tasfiye edecek ve devletin bürokratik kabuğu içine yerleşecektir. Hitler’in 1933’te kendisini şansölye (başbakan) ilân ettirmeyi başardıktan sonra Nazi hareketinin önde gelen liderlerinden Röhm’ü öldürtmesi ve onun örgütlediği SA’yı (Fırtına Birlikleri) Alman silahlı kuvvetlerine bağlaması bu gerçeğin somutlanışıdır. Keza Mussolini’nin, iktidara yerleştiğinde iktidara yürüdüğü kadroları tasfiyeye girişmesi; Türkiye’de MHP ve Ülkü Ocakları örgütlenmesinin faşist Evren cuntası tarafından devre dışı bırakılması da bu durumun çarpıcı örnekleridir.” (Elif Çağlı, age, s.120-22)

Faşizmin ideolojik aygıtları olarak din ve ailenin önemi

“… faşist ideoloji dendiğinde, genel anlamda devletin ve düzenin kutsanması, koyu bir milliyetçilik ve militarizm, kudurgan bir anti-komünizm gibi bazı ortak öğelerin ona damgasını bastığını söylemek doğru olur. (..) Faşizm iktidara tırmanırken kitleler üzerinde etkili olabilmek için kendini küçük-burjuva kitlelerin özlemlerine uyarlar. Ayrıca farklı yöntemler uygulayarak işçi hareketine doğru da uzanır.” (Elif Çağlı, age, s.143-6)

Wilhelm Reich, Faşizmin Kitle Psikolojisi’nde “otoriter devlet, otoriter aileye müthiş ilgi duyar: Bu onun yapı ve ideoloji fabrikası olmuştur. Gerici düşüncenin her türünde ilk ve en önemli yeniden üretim yeridir” der. Çocuklar küçüklükten itibaren itaatkâr, otorite karşısında uslu, terbiyeli, düzenin istediği ahlâk yapısına uygun bir şekilde yetiştirilsin istenir. Böylece gençlik dönemlerinde haksızlıklara karşı isyan etmemesi öğretilmiş olur. Artık kişi otoriter düzene uyumlu, yokluk ve aşağılanmaya karşın her türlü ezilmişliği sineye çeken bir “kul” haline getirilir. Otoriter devlet, her ailede babayı kendi temsilcisi sayar, böylelikle aile en değerli iktidar aracı olur. Devlet büyükleri karşısındaki kulluk konumunu çocuklarında, özellikle oğullarında yeniden hâkim kılar. Bu bağıntılardan küçük-burjuva insanın, Führer (önder) gibi kişiler karşısındaki pasif ve bağımlı tutumu fışkırır.

“Burjuva düzende eğitim sistemi, öğrencilere çeşitli düzeyde bilgi ve tekniklerin yanı sıra ve daha önemlisi burjuva düzenin bekası açısından uyulması gereken çeşitli kuralları benimsetmekte ve burjuva düzeni olumlayan bir etik anlayışı empoze etmektedir. Keza dini kurumlar ve aile kurumu için de genelde aynı şeyleri ifade edebiliriz. Bu gerçekler hesaba katıldığında, kapitalist yeniden üretim süreci yalnızca işgücünün niteliksel ve fiziksel açıdan yeniden üretim süreci olmakla kalmayıp kitlelerin egemen burjuva ideolojisine boyun eğmelerinin de yeniden üretildiği bir süreç olmaktadır. Kapitalizmde ideolojik aygıtlar arasında örneğin siyasi partilerin ve medyanın rolünün ne denli büyük olduğu bilinir. Ne var ki kişinin dünya görüşünü, alışkanlıklarını vb. burjuva düzenin çıkarları açısından daha beşikten temel eğitime dek biçimlendiren ve yerleşik kılan başlıca iki ideolojik kurum aslında okul ve ailedir.”[10]

Kriz zamanlarında “ahlak”, “aile ve evlilik bağlarını güçlendirme” propagandası, faşist hareketlerin önde gelen demagojik söylemlerinin başına oturur. Almanya’da faşist rejim, aile, kilise ve okul üzerinden gençliği kendi sistemine bağladı ve onun enerjisini kullandı. Devletin tüm olanakları bu kurumların korunması için seferber edilmişti. Bu araçlarla tüm zihinler teslim alınmış ve kitleler “kul” haline getirilmişlerdi. Otoriter ve çok çocuklu ailenin korunması faşizmin buyruğudur. Faşist propagandistler, çok çocuklu ailenin “devletin, kültürün ve uygarlığın korunması” için elzem olduğunu söyleyerek onu göklere çıkartıyorlardı.

Otoriter aile kurumunun korunması için yalnızca kadının ve çocuğun koca ya da babaya ekonomik bağımlılığı yetmez, ayrıca birey olma haklarının elinden alınması ve baskı da gereklidir. Kadın yalnızca doğurganlığıyla öne çıkartılır. Annelik ülküleştirilir, yüceltilir ki, bu çalışan annelerin gerçekte gördükleri vahşice muameleyle büyük bir çelişki oluşturur. Kadın bir birey olarak yok sayılır. Tıpkı bugün içinden geçtiğimiz süreçte olduğu üzere, kadının giyiminden kaç çocuk doğurması gerektiğine varıncaya dek tüm hakları yok sayılır, müdahale edilir. Kadın bir yandan savaş propagandası dâhil, metaların tanıtımına kadar pek çok alanda bir cinsel obje olarak kullanılırken, öte yandan doğurganlığı öne çıkartılarak annelik görevi yüceltilir. Toplumun yapıtaşı olan ailenin devamı, düzenin ve istikrarın devamı ile özdeşleştirilir.

Bugün AKP’nin kadın-erkek ilişkilerine “çekidüzen” vermek istemesi ve boşanmaların önüne geçmek istemesi faşist ideolojinin “aile yapısını koruma” amacıyla örtüşmektedir. Ailedeki baskının kırılması ve gerek gençlerin gerekse kadınların toplumsal cendereyi yırtarak gerçek anlamda kendi haklarını bilen bir birey haline gelmesi, otoriter düzen yanlıları için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Aileyi düzenin ve devletin temeli olarak sağlamlaştırmak aynı zamanda çok çocuk politikası ile birlikte yürütülmektedir. Örneğin Almanya’da “çocuk bereketi” kampanyası, yalnızca emperyalistlerin savaş politikaları açısından değil, aynı zamanda kadının doğum makinesi işlevini görmesi ve aile kurumunun korunması açısından önemlidir. Hitler her fırsatta arî ırkın çoğalmasını salık veriyordu: “Savaşmamız gereken şey, ırkımızın ve halkımızın varlığı ve çoğalması, çocuklarının beslenmesi ve kanın saf tutulmasıdır, vatanın özgürlüğü ve bağımsızlığı ki, halkımız dünyayı yaratanın kendisine verdiği misyonu yerine getirmek için olgunlaşsın.”[11]

Faşist hareketler için aile ve kadın çok önemlidir. Çünkü kadın aile bağının çekirdeği konumundadır. Anne çocuğun yurdu, aile ise “küçük çapta millet”tir biçiminde propaganda edilmesinin nedeni budur. Bu yüzden faşist propagandist Goebbels, bu imgeleri başarıyla kullanmaya özen göstermiştir. 1932’de hazırlanan ve adına “halk takvimi” verilen takvimde şu sözler kullanılmıştı: “Vatan senin hayatının anasıdır, bunu hiçbir zaman unutma.”

Tüm faşist hareketler ve iktidara tırmanıp yerleşen faşizm, dini ve aileyi kullanmaktan geri durmamıştır, durmamaktadır. Naziler özellikle 1932’den sonra dinden güçlü bir biçimde faydalanmaya başladılar. Din, faşist ideolojinin kitlelere benimsetilmesi amacıyla güçlü bir araç haline getirildi.

Hitler kilisenin egemenlik alanını genişletti, okullarda gerici ideolojiyi çocukluktan itibaren empoze etmek için kiliseye pek çok hak tanıdı. Almanya’da faşizmin hayata geçirdiği uygulamalar, bize oldukça tanıdık geliyor. Türkiye’de din derslerinin, imam-hatip okullarının sayısının artırılması, okullarda mescitlerin açılması ve kimi illerde öğretmenlerin müftülükçe görevlendirilecek din görevlileri tarafından eğitilmek istenmesi gibi adımlarla eğitimde din etkisinin arttırılması boşuna değildir.

Faşizmin hedeflerinden biri de gençliği karşı-devrimci hareketin vurucu gücü haline getirmek ve böylece gençliğin enerjisini boğmaktır. Gençliğin isyancı yönü din kullanılarak törpüleniyor ve hatta devrimci güçlere karşı vurucu güç olarak kullanılıyordu. Hitler’in, Hıristiyan gençlik örgütlerinin artması için verdiği uğraş ile bugün AKP-Erdoğan iktidarının “dindar”lık adı altında “kindar” bir gençlik yaratma arzusu arasındaki paralellik oldukça dikkat çekicidir.

Burjuvazi, bugün tüm dünyada kitlelerin yaşam koşullarından duydukları rahatsızlığı, kapitalist düzendeki çelişkilere duydukları tepkileri çeşitli manipülasyonlarla bertaraf etmeye çalışıyor. Türkiye’de şahit olduğumuz üzere, AKP ve Erdoğan, sorunların çözümünün ancak kendi iktidarının sağlamlaşmasıyla mümkün olacağına kitleleri inandırmaya çalışıyor. Bu yolda tepeden krizler eşliğinde toplumu korkutup sindirmeden tutun da, ideolojik aygıtları devreye sokarak, yalan dolanın her türlüsüne başvurmaktan geri durmuyor. Şurası çok net ki, er ya da geç baskı ve zulüm son bulacak, yalana, aldatmaya dayalı düzenleri yerle yeksan olacak. Emekçi kitleleri sonsuza dek aldatacaklarını sananlar, tarihten de biliyoruz ki yanılıyorlar!



[1] Wilhelm Reich, Faşizmin Kitle Psikolojisi, Cem Yay., s.49 (Bu kaynaktan yapılan tüm alıntılar düzeltilmiş çeviridir)

[2] Elif Çağlı, Otoriterleşme ve İdeolojik Aygıtların Rolü, marksist.com

[3] Elif Çağlı, age

[4] Daniel Guerin, Faşizm ve Büyük Sermaye, Suda Yay., 1975, s. 91-93

[5] Wilhelm Reich, age, s.100

[6] Wilhelm Reich, age, s.120

[7] Wilhelm Reich, age, s.120

[8] Troçki, Faşizme Karşı Mücadele, Yazın Yay, s.404

[9] Wilhelm Reich, age, s.75-76

[10] Elif Çağlı, age

[11] Wilhelm Reich, age, s.100