Navigation

Ehrenburg’un “Fırtına”sı: Faşist Barbarlığın, Körleşmenin, Savaşın ve Direnişin Öyküsü

İlya Ehrenburg, “Fırtına” adlı romanında, faşizm ve savaş dönemini pek çok yönüyle, farklı karakterlerin yaşamı üzerinden sürükleyici anlatımıyla konu edinir. II. Dünya Savaşına giden süreçte fırtına öncesi sessizliği andıran kitlelerdeki ruh halini ve savaş sürecindeki değişimi çarpıcı bir şekilde gözler önüne serer. Muazzam bir belgesel tadındaki bu roman, savaş sürecindeki gelişmeleri esas olarak Fransa ve Rusya üzerinden aktarmaktadır. Üzerinde yaşadığımız topraklarda faşist bir tırmanış söz konusuyken Fırtına gibi değerli bir yapıt, faşist barbarların neler yapabileceklerini kavramak ve tarihsel deneylerden dersler çıkarmak bakımından yararlı bir kaynak olarak öne çıkıyor.

İlya Ehrenburg, “Fırtına” adlı romanında, faşizm ve savaş dönemini pek çok yönüyle, farklı karakterlerin yaşamı üzerinden sürükleyici anlatımıyla konu edinir. II. Dünya Savaşına giden süreçte fırtına öncesi sessizliği andıran kitlelerdeki ruh halini ve savaş sürecindeki değişimi çarpıcı bir şekilde gözler önüne serer. Muazzam bir belgesel tadındaki bu roman, savaş sürecindeki gelişmeleri esas olarak Fransa ve Rusya üzerinden aktarmaktadır.

Üzerinde yaşadığımız topraklarda faşist bir tırmanış söz konusuyken Fırtına gibi değerli bir yapıt, faşist barbarların neler yapabileceklerini kavramak ve tarihsel deneylerden dersler çıkarmak bakımından yararlı bir kaynak olarak öne çıkıyor.

Yaklaşan savaş ve kitlelerdeki körlük

Ehrenburg, İspanya iç savaşının yaşandığı ve sonunda faşist Franco’nun iktidar olduğu süreçte (1936-39) komşu Paris halkının bu acıyı duymadığını ve yaklaşan bir fırtınanın bilincinde olmadıklarını anlatır. Ehrenburg, 1939 Paris’ini şöyle tasvir ediyor:

“Kent bir düğün evi gibi pırıl pırıldı. İnsanlar sanki ölümün, pencerelerinin altına kadar geldiğini fark etmemişlerdi… O yıl, hiç durmadan kaçınılmaz bir savaşın sözü edilmekteydi. Bu sözlere inananların sayısı da azdı ama «savaş yakındır» nakaratı da en sakin insanı bile çileden çıkarıyordu. Gazeteler savaş üzerine yapılan haberlerle doluydu. Eline gazeteyi alan Fransız ressam Sembat şöyle diyordu: «Yine savaş… Almanlar bizi korkutmak istiyorlar, bizimkiler de korkmamış görünüyorlar. Prag için savaşmadığımıza göre Danzig için savaşmak isteyen çıkar mı? Gevezelik!»”

Oysa faşist Almanya ilerliyordu. 1938 Martında Avusturya’yı ele geçirmiş, sıra Çekoslovakya’ya gelmişti. Barcelona inlerken perde arkası pazarlıklar ve askeri manevralar sürüyordu. 1938 Eylülünde Münih’te biraraya gelen Almanya, İngiltere, Fransa ve İtalya, Çekoslovakya’da Alman nüfusun yaşadığı Südet bölgesinin Nazi Almanya’sına verilmesi kararını aldılar. Ölüme mahkûm Prag can çekişirken, demokrat geçinen İngiltere ve Fransa, Nazi işgali ve ilhakını onaylamış, SSCB ise diplomatik manevralarla geçiştirmişti. Hemen ardından Almanya ile saldırmazlık paktları imzalayarak kendilerini güvenceye almak istediler. Ama 1939’da Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı imzalandıktan bir hafta sonra Almanya bu kez Polonya’yı işgal etmiş ve artık korkunç bir savaşın perdesi açılmıştı. 1 Eylül 1939’da Polonya’nın işgali, ilerde II. Dünya Savaşının başlangıcı olarak tarihe yazılacaktı.

Savaş üzerine tartışmalar sürüp gidiyordu ama bir türlü savaşın gerçek olabileceği bilince çıkarılmak istenmiyordu. Partiler, eğlenceler… Hayatın rutin akışı devam edip gidiyordu. Romanın başkarakterlerinden Rus mühendis Sergey, savaşın giderek yaklaştığı Paris’te insanların durumuna ilişkin Bizans tarihinden şu örneği veriyordu: “Türkler kentlerine yaklaşırken Bizanslılar ne yapıyorlardı biliyor musunuz? Yarışı hangi arabanın kazanacağını tartışıyorlardı; kırmızının mı, mavinin mi?”

Hitler, “olağanüstü bir manyak” olarak görülüyor, ama yine de Avrupa’yla savaşa cesaret edemeyeceği ileri sürülüyordu. Oysa Hitler, Alman yoksul emekçi kitlelere Avrupa’yı ele geçirmek gerektiği propagandasını sürdürüyordu. İşte ancak o zaman her yoksul Alman’ın heybesinde, cılız bir tavuk yerine dev boyutlarda bir kaz olacaktı! Ama Almanya yenilirse elinde boş heybesi dahi kalmayacaktı! Kitlelere “Almanya uyan!” diye seslenen Hitler, Avrupa’yı düşman olarak gösteriyor ve “demokrasi saçmalıklarıyla” uğraşmak yerine onları savaşmaya çağırıyordu: “İşte düşmanlarımız. Onlara neyle karşı çıkıyoruz? Kabine buhranlarıyla, borsa rezaletleriyle, grev düzenleyen hükümetle…” Hitler, içerde tam bir diktatörlük kurmuş, mutlak yetkiyi elinde toplamıştı. Naziler devletin tüm olanaklarına sahiptiler artık. Gazeteler, radyolar her türlü araç Nazi ideolojisinin propagandasını yapıyordu.

Hitler, Almanların üstün bir ırk grubunun (“Aryan” grubu) üyeleri olduğunu iddia eden bir ırk ideolojisi yaratmıştı. Bu Nazi ideolojisi, Aryan ırkının tüm diğer ırklara göre doğuştan üstün yetenekli bir ırk olduğunu ve bu “doğuştan gelen” biyolojik üstünlüğün Almanlara tüm Avrupa genelinde çok büyük bir imparatorluğa hükmetme kaderini biçtiğini ileri sürüyordu. Bu ırkçı ideolojiye göre Almanya, aşağı ırk olarak görülen uğursuz Yahudilerden temizlenmeliydi! Romanın karakterlerinden Fransız antropolog Profesör Dumas, Alman bir meslektaşı ile yazdığı kitap üzerine tartışmaya girer ve arî ırk safsatasını çürütür: “Sizin avanakların şu göklere çıkardığı «0» kan grubu Kızılderililerde %91 oranında görülüyor. Adanın en kuzeyindeki İzlandalılarda %56 oranında, Yemen Yahudilerinde de o kadar.”

Ancak bilimsel gerçekler sansürleniyor ve faşist bilimadamları aracılığıyla çarpıtılıyordu. Profesör Dumas gibi mesleğini layıkıyla yerine getiren ve faşist ideoloji karşısında boyun eğmeyenleri ise çalışma kampları, işkenceler beklemekteydi. Ruhunu faşist rejime teslim etmiş “bilimadamları” milyonlarca Yahudiyi, komünisti ve toplumun muhalif kesimlerini en kısa sürede katledecek akıl almaz yöntemler keşfediyorlardı. Yahudiler üzerinde tifüs mikrobu taşıyan bitler üretilmesinden, Lubnin, Auschwitz gibi ölüm kamplarına varıncaya kadar insanın kanını donduran projeler hayata geçiriliyordu. Ancak zulmün karşısında boyun eğmeyen yaşlı Profesör Dumas, faşizmin yenileceği umuduyla her türlü işkenceye katlanıp sağ kurtulmayı başarmıştı. Çalışma kampında geçirdiği iki yıllık süreçte Avrupa’nın, Rusya’nın dört bir köşesinden toplanan komünistlerle, partizanlarla tanışmış ve faşizme karşı enternasyonal dayanışmanın zafer kazanacağına inanmıştı. Müthiş bir iç dönüşüm geçiren profesör, savaş bittiğinde komünist bir bilince ulaşmıştı.

Avrupa burjuvazisinin aymazlığı

1939 Eylülünde Nazi askerleri Polonya’nın başkenti Varşova önlerindeydi. Şehrin %80’i savaş sırasında harabeye çevrilecekti. Fransa ve İngiltere, Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesi durumunda savaş ilan edileceği mutabakatına varmış olmalarına rağmen bu kararlarının arkasında durmadılar. Nisan 1940’a gelindiğinde Almanya, Norveç ve Danimarka’yı da işgal etmişti. Fransa’da yaşam hâlâ olağan akışını sürdürüyordu. Sofrada ahududu reçeli kokusu eşliğinde radyodan Almanya’nın günlük kaç ton bomba yağdırdığı haberleri dinleniyordu. Sosyal demokratından liberaline burjuva partiler ve hükümetler, faşizmin önünün kesilmesi için gerçek bir hazırlık yapmak yerine, Avrupa’nın faşizmin kanlı çizmeleri altında ezilmesini seyrettiler.

Mayıs 1940’ta Alman askerleri, Belçika cephesini yarıp Fransa’ya girmişlerdi artık. Romanın kahramanlarından olan ve çocukluğundan beri Fransa’da yaşamış Yahudi asıllı Rus Leo, Almanlar Fransa’ya girdiklerinde Belçika sınırında askerdir. Leo, Fransız subaylarının cepheyi terk etmeleri ve yaşanan kargaşa karşısında şaşkınlığına döner. “Yoldan sanki erimiş lavdan dalgalar akıyordu: El arabasını önüne katmış giden kadınlar, karargâh arabaları, Belçikalılarla dolu otobüsler, rahibeler, topçular, gümrükçüler, anasını babasını kaybetmiş çocuklar, ulaştırma erleri, subaysız askerler, askersiz subaylar, eşya dolu at arabaları, tanklar, hayvan sürüleri, karmakarışık güneye doğru akıyordu. … Olup bitenleri kimsenin doğru dürüst bildiği yoktu. Alman tanklarının cepheyi arkadan yardıkları, istihkâmcıların köprüleri uçuracak zaman bulamadığı, generallerin satıldığı söyleniyordu. İki ordunun teslim olduğu, kentlerin alevler içinde kaldığı, Almanların güçlülüğü konuşuluyordu.” Fransa için savaşan Leo, savaşın Fransa’ya kadar gelmesine anlam veremiyordu: “Savaş dünyanın öbür ucunda Norveç’teydi. Ne olmuştu? Bu Almanlar da nereden çıkmıştı?”

Şehirler tek tek bombalanıyor, insanlar katlediliyor, Almanlar gezintiye çıkmış gibi ilerliyorlardı. Haziran 1940’ta Fransız askerleri direniş göstermeden Paris’i boşaltıyor ve Almanlara teslim ediyordu. İnsanın başını döndüren bir hızla Paris düşmüştü!

Zafer sarhoşluğuna kapılan Alman askerleri şöyle düşünüyordu: “Hitler, Avusturya’yı kan dökmeden Alman topraklarına kattı, daha sonra Prag, Varşova… Fransa da teslim olmuştu. Sırada İngiltere vardı. Üç dört aya kalmaz onların da hesabını göreceğiz. Bütün iş Manş Denizini geçmekte! Almanya Avrupa’yı birleştirme görevini üstlenmişti ne de olsa! Göring, topların tereyağından değerli olduğunu söylediğinde bizde çok kişi gülmüştü. Oysa şimdi tereyağlı ekmeğimiz varsa bunu toplarımıza borçluyuz. Almanya Versay Antlaşmasıyla haksızlığa uğramıştı. Sefil bir Hollanda, Almanya’dan bin kere iyi yaşıyordu. Bugün tarihi bir yanlışın düzeltilmesi olayıyla karşı karşıyayız.”

İşgalden sonra Fransız egemenlerin Nazi Almanya’sıyla anlaşmasıyla birlikte tüm yaşanan acılara ve kayıplara rağmen hayat, Paris’te yavaş yavaş eski rutinine dönüyordu. Ama Naziler ele geçirdikleri her kentte yatak odalarına varıncaya dek her şeyi kontrollerine alıyorlardı. Çocuklar için dahi tıpkı askerler gibi talim zorunluluğu getirilmişti. Savaş öncesinde Hitler’i “olağanüstü bir manyak” olarak gören gazeteler, artık Hitler’i göklere çıkarıyorlardı.

Faşizm vahşeti

Savaşın sonu gelmiyordu. Yeni cepheler açılmaya devam ediyordu. 1941 Haziranında Alman orduları Rusya’ya girdiler ve Moskova’ya ilerlemeye başladılar. Bu kez Sovyet halkı savaşa anlam veremiyordu. Leo’nun Kiev’de yaşayan annesi Khana, “Neden insanlar savaşıyorlardı?” diye soruyor ve şöyle devam ediyordu: “Almanya’da çok mal bulunduğu, sokakların pırıl pırıl olduğu söyleniyor… Kiev’i ne yapacaklardı? Neden insanlar birbirlerini öldürme gereği duyuyorlardı?” Khana kendilerini bekleyen felâketten habersiz sormuştu bu soruları. Savaş uzadıkça Alman askerleri de tıpkı yaşlı Khana gibi Rusya’da ne işleri olduğunu sorgulayacaklardı. Bir Alman askeri yenilgiden sonra şöyle diyordu: “Neden ölmeleri gerekiyordu? Yeryüzünde insanların hepsine yetecek kadar toprak yok muydu, ille de birbirlerini boğazlamaları mı gerekiyordu?”

Avrupa’da ellerini kollarını sallayarak kentleri ele geçiren Nazi askerleri, Rusya’da Sovyet halkının büyük bir direnişiyle karşılaştılar. Sadece Rusya’da 20 milyona yakın insan hayatını kaybetmişti. Geceler karanlık ve gürültülüydü: Canavar düdüklerinin, uçaksavar toplarının ve bombaların arkası kesilmiyordu. Ölüm sıradan, alışılmış bir şey olmuştu. Genç erkek ve kadınların neredeyse tamamı cephede Alman faşist ordularına, kaplan dedikleri tanklarına karşı inanılmaz bir azimle savaşıyorlardı. Geride yalnızca çocuklar ve yaşlılar kalmışlardı. Alman askerleri girdikleri evlerde komünist ya da Yahudi var mı diye soruyor; kadın, yaşlı, çocuk demeden insan vicdanının kaldırmayacağı bir vahşet uyguluyorlardı. Alman faşizminin en korkunç katliamlarından biri Kiev’de, Babi Yar uçurumunda yaşanacaktı. Naziler duvarlara astıkları afişlerle Kiev ve çevresindeki Yahudileri, 29 Eylülde sabahın yedisinde Yahudi mezarlığı yanında toplanmaya çağırıyorlardı. Gelmeyecek olanların ise ölüm cezasına çarptırılacağını duyuruyorlardı. Oysa bu toplanma çağrısı tek tek öldürmek yerine, toplu bir katliamın habercisiydi. 29 Eylül sabahı binlerce Yahudi yollara dökülmüştü. Yaşlılar, çocuklar ağır ağır ilerliyorlardı ölüme. Ama iyi niyetlerini ve umutlarını yitirmiyorlardı. Kimileri başka yerlere sürüleceklerini, kimileri ise çocuklara dokunacak kadar vahşi olamayacaklarını düşünüyordu. Kilometrelerce yol sel gibi akan insanlara tanık olmuş, onları bir uçurumun kenarına getirmişti. Almanlar uçurumun kenarına tahta perde koymuş, çimenler üzerine kurulu masalara kurulmuş bir şeyler yazıyorlardı. Khana, “herhalde kimi nereye göndereceklerini yazıyorlar” diye düşünüyordu. Almanlar insanları gruplar halinde alıyor; soyunmalarını ve mücevherlerini vermelerini istiyorlardı. Yaşlı Khana küçücük torunuyla buz gibi soğukta çırılçıplak kalmıştı. İtiraz edenleri oracıkta kurşuna diziyor, beyinlerini parçalıyorlardı. Yaşlı Khana’nın “beni öldürün ama torunuma dokunmayın” diye yakarması çare değildi. Binlerce insan yaşlı çocuk demeden çırılçıplak soyulmuş “ileri, marş” komutuyla uçurumun kenarına sürüklenip taranmıştı. Babi Yar uçurumu yetmiş binden fazla insanı yutmuştu. Faşist cellâtlar ise, binlerce ölünün ardından, tüm insani duygulardan uzak, insanlığa yabancılaşmış bir şekilde arta kalan saatin, yüzüğün kavgasını veriyorlardı. Zafer sarhoşluğu bitip yenilgiye uğrayacaklarını anladıklarında ise, gömdükleri ne kadar ceset varsa toprağın altından çıkarıp arkalarında iz bırakmamak için gece gündüz günlerce yakacaklardı.

Alman askerleri Hindistan’a yürüdüklerini, koca Moğol’un başkentine giden yolun yarısına geldiklerini söylüyorlardı. Kendilerini Führer’in yarattığına inanan Alman askerleri, “tarihi Führer yazıyor, adı Rusya’da bile tüm anıtlara yazılacak” diye düşünüyorlardı. Cellâtlar yakıp yıktıkları evlerin önünde, ırzına geçip astıkları kadınların yanı başında poz vermekten çekinmiyor, çektikleri fotoğrafları anı olarak saklamayı düşünüyorlardı. Bunca zulmü yapan, tüm insani duygularını, vicdanlarını yitirmiş, ilkel içgüdülerle kışkırtılmış Alman askerlerinin büyük bir çoğunluğu Rusya’dan sağ dönemedi. 1941-42 yılları aralıksız çatışmayla geçmişti. Ancak Rusya’nın çetin kış günlerinde savaş gittikçe zorlaşıyor, başlangıçta savaşa meraklı, başka bir iklimde turistik geziye çıktıklarını sanan Nazi askerleri Rusya’ya ölüme gönderildiklerinin farkına varıyorlardı. Birkaç metre toprak için yüzlerce kayıp veriliyordu. Sadece Stalingrad’da iki ayda 95 bin ölü, 72 bin yaralı vardı. Kentleri yakıp yıkan, kadınların ırzına geçen Naziler büyük kayıp vermiş ve Moskova önlerinde durdurulmuşlardı. Ancak Nazi Almanya’sı bu yenilginin üzerini müthiş bir kara propaganda ve psikolojik savaş yöntemleriyle örtüyordu. Yayınladıkları bildirilerle, radyo programlarıyla Alman askerlerinin Moskova’yı gördüklerini ve Rusya’nın alınmasının yakın olduğunu propaganda ediliyorlardı tüm dünyaya. Alman halkını zafer nidalarıyla savaşa taşıyan faşist Hitler’in propagandası yenilgiye doğru değişiyordu. Alman halkının desteğini sürdürmeye çalışarak şöyle deniyordu: “Rusya’nın derinliklerine dalmamız iyi oldu. Savaşı gerilerde karşılasaydık Almanya’nın başına neler gelecekti düşünebiliyor musunuz?” “Bu kadar geniş toprak parçasını Almanya’yı işgalden korumak için aldık.”

Faşizme karşı partizanların direnişi ve toplumdaki dönüşüm

Bütün bunlar olurken Avrupa’da partizanlar faşizme karşı mücadeleyi örgütlüyorlardı. Faşist baskı Fransa’da giderek artıyor, insanlar komşularını ihbar ediyor, kendi aralarında konuşmaktan korkar hale geliyordu. Ama tüm bu faşist cendereye rağmen Rusya’da olduğu gibi Avrupa’da da faşizme olan öfke kabarıyor, halk birlik olmaya çağrılıyordu. Ehrenburg, faşizme karşı verilen mücadeleyi şöyle anlatıyor: “Bir yandan da faşizmin tüm baskısına rağmen gözüpek kişiler yeraltı çalışması yapmak üzere toplanmaktaydılar. Minicik bildirileri teksir makinesiyle çoğaltıyor, herkesi savaşa karşı koymaya çağırıyorlardı. Ama sayıları azdı, bu insan sesleri mırıltıların, fısıltıların, gülüşlerin, tepinmelerin arasında kaybolup gidiyordu.” Ama partizanlar savaş üretimini yavaşlatan girişimlerde bulunuyor, fabrikalarda makinelerin arızalanmasını, üretimin yavaşlamasını sağlayarak savaşa karşı işçileri örgütlüyorlardı. Yugoslavya, İtalya, Fransa, İspanya gibi pek çok Avrupa ülkesinden bir araya gelen partizanlar faşist Almanlara ve faşistlerle işbirliği içinde olan hükümetlere karşı mücadele veriyorlardı. ABD ve İngiltere faşist Almanya’ya karşı olduklarını söylemelerine rağmen silah isteyen partizanlara destek sunmaktan sakınıyordu. Partizanlar, Doğu cephesine giden asker ve mühimmat dolu trenleri havaya uçuruyor, Alman tanklarına, bombardımanına karşı büyük bir savaş veren Rus ordularına destek olmaya çalışıyorlardı. “Kişiler tek tek çocuklarını, eşlerini, yakınlarını kaybetse de geleceğe dair umutlarını yitirmiyorlardı; on yıl sonra değilse bile yüz yıl sonra hayat güzel olacak…”

Hayatın ufacık şeylerine bağlı yaşayan insanların kendilerini aştığı, hayatı bütün genişliğiyle fark ettikleri anlar olur. Ehrenburg’un romanındaki Olga, Valya ve Mado karakterleri buna örnektir. Olga, savaş başladığında evindeki eşyaların zarar göreceğine üzülen, yanına alabildiği kadar çok eşya alıp başka yere taşınan, iyi bir mevkide olan yazı işleri müdürüyle evli bir Rusyalıdır. Savaş ilerledikçe kendini faşist propagandaya karşı savaşmaya verir, gece gündüz çalışmaya başlar. Mücadeleye katılmayan, korkak kocasından boşanır, eşyaların boş düşlerini bir kenara atıp faşizme karşı mücadelenin bir parçası olur. Savaşın olgunlaştırdığı karakterlerden biri de Kievli Valya’dır. Annesi, Valya için “uyurgezer” demektedir. Ama sinemacı olmak isteyen Valya, savaş başlayınca gönüllü olarak ordu için çalışan bir fabrikaya girip savaşın kazanılması için usanmadan çalışmıştır. Fransız bir fabrikatörün kızı olan Mado’daki değişim ise bambaşkadır. Savaş öncesinde kendisine dair yaşamı anlamlandıracak bir fikri olmayan, amaçsız yaşayan bir gençtir. Ama Alman işgalinden sonra yaşamındaki değişiklikler onu partizan saflarına sürükler ve Alman faşizmine, işbirlikçi Fransız burjuvazisine karşı silahlı mücadele verir.

Çılgın Hitler’e karşı Amerika’nın, İngiltere’nin ya da Rusya’nın devreye girmesini umut ediyordu Yahudiler. Oysa Rusya’nın yenilgisi beklentisi içerisinde olan İngiltere ve ABD, Almanya’nın yenilgisi netleşinceye kadar beklediler. Rusya’nın yenilip kendilerinden yardım istemesini bekliyorlardı. Böylece “komünist rejim” (gerçekte Stalinist bürokrasi) çökecek ve Rusya kendi kontrollerinde bir ülke olacaktı! Ancak beklenenin aksine faşist Almanya yenildi. Sovyet orduları Mayıs 1945’te Berlin’e girdi ve Almanya’nın yenilgiyi kabul edişiyle birlikte 8 Mayıs anti-faşist zaferin bir sembolü oldu.

Stalinist bürokrasinin ihaneti ve devrimci durumların heba edilmesi

Ehrenburg’un “Fırtına”sında da resmedildiği üzere, başta Fransa, İtalya, Yunanistan, Yugoslavya olmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde partizanlar canları pahasına muazzam bir direniş sergilediler ve kentlerin faşistlerden temizlenmesinde çok büyük bir rol oynadılar. Ancak faşizmin yenilgisi netleşince ABD ve İngiltere, dünya devrimi korkusuyla devreye girdi. Savaş sürecinde ABD ve İngiliz emperyalizmiyle konferanslar düzenleyip anlaşmalara varan Stalinist bürokrasi, Avrupa’da yükselen devrimin ezilmesini seyretti. Stalinist bürokrasi, daha en başta İspanya iç savaşında izlediği politikayla ve dünya devrimi anlayışından uzak bir şekilde Sovyetler Birliği’ni Alman faşizminden koruma gibi gerekçelerle saldırmazlık paktı imzalayarak, dünya işçi sınıfına ve Sovyet halkına ihanet etmişti. Savaş sürecinde Kasım 1943’te Tahran’da, Şubat 1945’te Yalta’da, Temmuz 1945’te Potsdam’da yapılan konferanslarla Stalinist bürokrasi ihanetini daha da ileri taşıdı. Tahran Konferansı öncesinde Stalinist bürokrasi, dünya devriminin partisi olarak Bolşeviklerin öncülüğünde kurulan Komünist Enternasyonal’i kapattı. Stalin, Komünist Enternasyonal’in kapatılmasının “yararlı ve akıllıca” olduğunu söylüyor ve ABD ve İngiliz emperyalizmine göz kırpıyor, dünya devrimi tehlikesinin ortadan kalktığını göstermiş oluyordu! Roosevelt, Churchill ve Stalin öncülüğünde toplanan bu konferanslarda ABD, İngiltere ve SSCB egemenleri, kendi çıkarları doğrultusunda nüfuz alanlarını belirlemek için pazarlıklar yapıyor, dünyanın kaderini çiziyorlardı. Savaş sonrasında Fransa’da, İtalya’da ve Yunanistan’da gelişen devrimci durumlar, bu konferanslarda varılan kararlar gereğince bizzat komünist partiler tarafından bastırıldı. Çin’de ve Yugoslavya’da gelişen devrimler ise, bu ülkelerdeki KP’lerin Sovyet bürokrasisinin direktiflerine uymaması sayesinde başarıya ulaştı. Ancak buralarda da işçi devletleri değil, daha baştan bürokratik diktatörlükler inşa edilecekti.

Avrupa’ya giren müttefik orduları, ülkelerin yönetimlerini kendi kontrollerindeki egemenlere bıraktılar. Sermaye için tehdit olan partizanların silahları toplanmaya başlandı ve pek çoğu ABD ya da İngiltere’nin başa geçirdiği işbirlikçi hükümetler tarafından tutuklandılar. Örneğin Fransa’da General De Gaulle hükümeti kurulmuştu. Ehrenburg, savaş bittikten sonra burjuvazinin Fransa’ya el koymasını ve ABD denetimindeki De Gaulle hükümetine bırakılmasını şöyle anlatır: “Ağustos ayından bu yana ne kadar zaman geçmişti? Sadece sekiz ay. Şimdiden (gürültüsüzce, top sesleri duyulmadan) Thiers’in mirasçıları Paris’e el koyuyorlardı. (Adolphe Thiers (1797-1877); Paris Komününü bastıran burjuva siyasetçi)”

Ne yazık ki II. Dünya Savaşı sonrasında doğan devrimci durumlar, Stalinist bürokrasi eliyle sermayenin kucağına bırakıldı. Stalinist bürokrasi, II. Dünya Savaşı sırasında dünya devrimi ve enternasyonalizm anlayışını resmi komünist hareketten resmen kazıyıp attı ve yerine ulusalcı dar görüşlülüğü koydu. Ancak buna rağmen faşizme karşı mücadele eden farklı kökenlerden devrimciler, ırkçı, milliyetçi dar görüşlülüğe, körlüğe inat enternasyonalist dayanışmanın muazzam örneklerini sergilediler. Eğer tıpkı Ekim Devriminde olduğu gibi II. Dünya Savaşı döneminde gerçek bir Bolşevik önderlik olsaydı, tarihin akışı büyük olasılıkla farklı seyrediyor olacaktı.

Yeni bir emperyalist paylaşım savaşının yürütüldüğü ve dünya genelinde faşist eğilimlerin, otoriterleşmenin arttığı bir dönemin içinden geçiyoruz. Savaşların devrimlerin dölyatağı olduğu gerçeğini hatırlayacak olursak, tarih önümüze mutlaka yeni Ekimlerin fırsatını çıkaracaktır. Önemli ve kıymetli olan yılmadan, usanmadan azimle ve sabırla o fırsatı kaçırmamak için işçi sınıfının devrimci örgütlülüğünü güçlendirmek üzere çalışmaktır.