Almanya’da Eyalet Seçimleri ve Faşist Tehdit


Bugün başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın pek çok ülkesinde de işçi ve emekçi kitlelerin içinde bulundukları derinleşen yoksulluk ve sefalet koşullarına karşı duydukları tepki yanlış kanallara akıtılmaktadır. Üstelik Avrupa’da göçmenlik sorununu kullanan burjuvazi, gerici, faşist partileri güçlendirmektedir. Bu durum otoriterleşme ve faşizm gibi ciddi tehlikeleri barındırmaktadır. Giderek derinleşen sorunların kaynağı, her yanından irin akan çürüyen kapitalizmdir. Ve bugün bu kokuşmuş düzen ortadan kaldırılmayı bekliyor.


Almanya’nın başkenti ve aynı zamanda bir eyalet olan Berlin’de 18 Eylülde eyalet seçimleri gerçekleştirildi. Seçmenler eyalet seçimlerinde tercihli olarak milletvekili adayları, partiler ve ilçe belediye meclisi üyeleri için olmak üzere üç oy kullandılar. Berlin’deki bu seçimlere, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in partisi Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi’nin (CDU) son yılların en büyük yenilgisini yaşaması ve faşist Almanya İçin Alternatif (AfD) partisinin oy oranını yüzde 15’lere dayandırması damgasını vurdu. Berlin eyalet meclisi seçimlerinin resmi olmayan sonuçları şöyle:

- Sosyal Demokrat Parti (SPD), 2011 seçimlerine göre 6,7 puan kaybetse de %21,6 oy oranı ile seçimlerden birincilikle çıktı ve eyalet hükümetini kurma görevini elde etti.

- CDU, 2011 seçimlerinde %23 oy oranına sahipken, %17,6’ya geriledi. 

- Sol Parti, bir önceki seçimlerde %11,7 olan oy oranını %15,6’ya çıkardı.

- Yeşiller, %15,2 oyla önceki seçimlere göre 2,5 puan geriledi.

- Almanya İçin Alternatif (AfD) ise %14,2 oy aldı.

- Gerileme süreci devam eden Hür Demokrat Parti’nin (FDP) oy oranı %6,7’de kaldı.

- 2011’de girdiği ilk seçimlerde büyük bir kampanya ile %8,9 oy alan Korsan Parti ise %2’den az oy aldı.

Resmi olmayan bu oy oranlarına göre 160 sandalyelik Berlin eyalet meclisinde SPD 38, CDU 31, Yeşiller 27, Sol Parti 27, AfD 25 ve FDP 12 vekil ile yer alacak. Yaklaşık 2,5 milyon seçmenin bulunduğu Berlin’de bir önceki seçimlere göre seçmenlerin katılım oranında da artış var. 2011 eyalet seçimlerine katılım %62 iken, bu oran %66’ya çıktı. Katılımdaki artışın en önemli sebebinin yabancı ve İslam karşıtı söylemleriyle öne çıkan ırkçı AfD’nin diğer eyaletlerde meclise girmesinin oluşturduğu endişe olduğu belirtiliyor. Tabii buna paralel olarak göçmen politikalarından dolayı CDU’ya tepkililerin de seçimlere daha fazla yöneldiğini düşünmek gerekiyor.

2011 seçimlerinde Berlin’de SPD ve CDU koalisyon hükümeti (Büyük Koalisyon) kurmuştu. Ancak bu son seçim sonuçlarına göre hükümet kurma görevini kazanan SPD’nin, Sol Parti ve Yeşiller ile üçlü koalisyon planları medyaya yansırken, CDU’nun koalisyona girme şansı zayıf görünüyor. Hükümet kurmak için 81 milletvekili gerekiyor ki, bu koşulu üç parti rahatlıkla sağlayabiliyor. Her ne kadar SPD, seçimlerden birinci olarak çıkmış ve hükümet kurma görevini kazanmış da olsa CDU ile birlikte, II. Dünya Savaşı sonrasından beri gerçekleştirilen seçimlerin en düşük oy oranıyla karşı karşıya kaldılar.

AfD’nin yükselen oyları ve işaret ettiği tehlike

SPD ve CDU gibi köklü düzen partilerinin oy kaybetmesine karşın, henüz üç yıl önce kurulmuş ırkçı bir parti olan AfD’nin oylarını yükseltmesi dikkatleri üzerinde topluyor. Berlin eyalet seçimleriyle birlikte AfD, 16 eyaletten oluşan Almanya’da 10 eyalet meclisine milletvekili sokmuş oldu. Seçim propagandasını İslam ve göçmen/mülteci karşıtlığı üzerinden yürüten AfD, mültecilerin Almanya’ya girişinin engellenmesi, minareler, ezan ve sünnetin yasaklanması gibi ırkçı söylemler yükseltiyor. Yabancı ve mülteci karşıtı AfD, mülteci akınıyla güvenliklerinin ve kültürlerinin tehlikeye girdiğini ileri sürerek kitlelerde yarattığı korku psikolojisiyle oy topluyor. Ağırlaşan çalışma ve yaşam koşullarından kaynaklı olarak hoşnutsuzlukları yükselen işçi-emekçi kitleler, onlarca yıldır gerek iktidardaki gerekse muhalefetteki burjuva düzen partilerine olan güvensizlikleri nedeniyle başka bir çıkmaza, faşist bir partinin kucağına sürükleniyorlar. Üstelik kendi burjuvalarının başat rol oynadığı emperyalist savaştan ve kapitalist kriz, yoksulluk, sefalet koşullarından kaçan ve kendileri gibi emekçi sınıfın bir parçası olan mültecileri, göçmen işçileri düşmanları belliyorlar. Ekonomik ve siyasal sorunların üzeri milliyetçi-ırkçı şalla, yabancı karşıtlığıyla örtülmeye çalışılıyor. Araştırma şirketi Infratest Dima’ya göre, AfD’ye oy verenlerin sadece yüzde 26’sı, onu politikalarından dolayı desteklemiş; yüzde 69’u ise diğer partilere yönelik hayal kırıklığından dolayı ona oy vermiş.

Almanya’da son olarak Berlin’de gerçekleştirilen eyalet seçimleri öncesinde yaşanan çarpıcı örnekler, kitlelerin düzen partileri arkasında iyice kutuplaştığını gösteriyor. Diğer siyasi partilerin seçim çalışmalarına tahammül dahi edemeyen AfD taraftarları, kendi adayları dışında meydanlarda seçim kampanyası yürütenlere sert tepki gösterip, protesto gösterileri gerçekleştirdiler. AfD yürüttüğü seçim kampanyası materyalleriyle de kutuplaşmayı derinleştiriyor. Yabancıları suçlu ve düşman olarak hedef gösteren bir AfD afişinde şöyle yazıyor: “Faslı uyuşturucu satıcısının tüm geçimini devlet karşılıyor. Almanya’da bir şeyler yanlış gidiyor. O nedenle oyum AfD’ye.” Bu tip söylemlerin etkisi altına giren seçmenler, diğer partilere oy verenlere sert tepkiler veriyor ve tartışmalar yaşanıyor: “Ben Almanım. Daha dün gelen mültecilere devlet kesenin ağzını açıyor. Ama bu ülkenin insanlarına gelince dirsek çeviriyor.”

Almanya’nın ekonomik kriz içindeki Yunanistan gibi AB ülkelerine yardım etmemesi gerektiği yönündeki milliyetçi propagandaların yükseldiği 2013 yılında kurulan AfD, aynı yıl gerçekleştirilen Federal Meclis seçimlerinde %4,7 oy aldı ve %5’lik seçim barajını geçmeyi başaramadı. Ancak kendilerini Avrupa’nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar Hareketi (PEGIDA) olarak tanımlayan faşist hareketle işbirliği içerisinde olan AfD,  yürüttüğü gerici propaganda ile oylarını hızla yükseltmeye ve eyalet meclislerine milletvekili sokmaya başladı. Ayrıca bu faşist partiden iki milletvekili, 2014’te Avrupa Parlamentosu’na girdi. Bu sene Almanya’nın farklı eyaletlerinde gerçekleştirilen seçimlerde de oy oranlarını hızla yükselttiği görülüyor.

Irkçı söylemlerle seçim propagandasını yürüten AfD, Mecklenburg Vorpommern eyaletinde ilk kez seçimlere katılmasına rağmen 4 Eylülde gerçekleştirilen eyalet meclisi seçimlerinde  %21,5’lik oy oranıyla ikinci parti oldu. Bu seçimlerde Sosyal Demokratlar (SPD) %30 oy oranıyla birinci parti oldu. CDU ise liderleri Merkel’in kendi seçim bölgesi olan bu eyalette tarihi bir yenilgi alarak %19,5’lik oy oranıyla üçüncü sıraya düştü.

2017 Şubatında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi ve Eylül ayında yapılacak Federal Meclis seçimleri Almanya için şimdiden önemli bir gündem oluşturuyor. Eyalet seçim sonuçlarının önümüzdeki yıl yapılması planlanan seçimler üzerinde de etkili olması bekleniyor. Özellikle Başkent Berlin’de yapılan seçimler önemli bir etkiye sahip. Eyalet seçimlerinde CDU’nun oylarının düşmesi Merkel’in üzerindeki baskının artmasına neden oluyor ve 2017 genel seçimlerinde başbakanlık adaylığını tartışmalı hale getiriyor. Yapılan anket sonuçlarına göre AfD’nin Federal Meclis seçimlerinde ülke çapında üçüncü parti olması bekleniyor. AfD’nin Federal Meclise güçlü bir şekilde girmesi durumunda dozu çok daha artmış ırkçı söylemlerle kitleleri kışkırtacağını ve mültecilere yönelik sert politikaların devreye girmesi için iktidara baskı yapacağını söyleyebiliriz.

Göçmen ve İslam karşıtı AfD’nin, özellikle Merkel’in göçmen politikalarına tepki duyan kitleden aldığı destekle oylarını arttırdığı görülüyor. Kapitalist kriz ve emperyalist savaşın derinleşmesiyle birlikte son dönemde yoğun bir göç dalgasıyla karşı karşıya kalan Avrupa ülkeleri arasında Almanya en çok mülteci alan ülke konumunda. Almanya’da mülteci sorunu “yerli” kitlelerde derin bir kutuplaşmayı da beraberinde getiriyor. İslam coğrafyasından göç eden ve artık mülteci konumunda olan yüz binler, Almanya da dâhil olmak üzere Avrupa’nın pek çok ülkesinde bir kesim tarafından “hoş geldiniz!” sloganları ve pankartlarıyla, dayanışma gösterileriyle karşılanmışlardı. Ancak bu dayanışmaya karşıt hareketler de yükselmekte gecikmedi. Mülteciler, PEGIDA gibi ırkçı hareketlerin binlerce kişiyi bir araya getirdiği protesto gösterileriyle, kimi zaman aşırı sağcı grupların linç girişimleriyle, hakaretleriyle de karşı karşıya kalıyorlar. Gerek PEGIDA’nın ırkçı eylemlerindeki kitle desteğinin artması, gerekse AfD’nin oy oranlarının yükselmesi Almanya’da “İslamofobi”den beslenen faşist bir tehlikenin boy gösterdiğine işaret ediyor. PEGIDA, azılı faşist söylemlerini, “Buchehnwald ve Auschwitz toplama kampları bu kez Müslümanlar ve mülteciler için tekrar işlevsel hale getirilmeli” diyecek kadar ileri götürmektedir.

Mülteci emekçiler değil, yerlisiyle yabancısıyla burjuvazi düşmandır!

II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa ülkeleri, kitle hareketlerinden korkmuş ve burjuva iktidarların devamı için “sosyal devlet” politikalarına sarılmıştı. “Sosyal devlet” uygulamalarını devreye sokan burjuva iktidarlar, işçi sınıfına pek çok hak vermek zorunda kalmışlardı. Ancak “refah” dönemi geride kalan ve her geçen gün daha da çürüyen kapitalist sistemde bugün işçilere açlık ve sefalet koşulları dayatılıyor. İşçilerin nice mücadelelerle aldıkları haklar, bugün türlü bahanelerle kamu harcamaları kısıtlanarak, kemer sıkma politikaları devreye sokularak gasp ediliyor. Bu saldırılar Fransa’dan Almanya’ya pek çok Avrupa ülkesinde hayata geçirilmeye devam ediliyor. Hayata geçirilen bu saldırılarla birlikte Avrupalı işçilerin çalışma ve yaşam koşulları her geçen gün daha da ağırlaştırılıyor.

Batılı kapitalist güçlerin Ortadoğu’da yürüttükleri emperyalist paylaşım savaşı sonucunda milyonlarca emekçi ülkelerini terk etmek zorunda kaldı. Şu an yüz binlerce Ortadoğulu emekçi, Avrupa’da mülteci statüsünde olsa da çok zor şartlarda yaşam mücadelesi veriyor. Üstelik derinleşen ekonomik kriz koşullarıyla birlikte ırkçı, faşizan yasaları devreye sokan Batılı kapitalist devletler, göçmenlerin ülkelerine girişlerini oldukça zorlaştırdılar. Bu nedenle Avrupa’ya göç etmeye çalışanlar canları pahasına çok tehlikeli yolları aşarak varmak istedikleri yere varabiliyorlar. Sağ olarak Avrupa ülkelerine varabilenler, bu kez de kapitalist sistemin getirdiği tüm sorunların sorumlusu olarak gösterilip “yerli” işçilere düşman belletiliyorlar.

Örgütsüz ve sınıf bilincinden yoksun “yerli” işçiler ise, maalesef bugün iktidar partilerinin ya da bu zeminden faydalanarak oy oranlarını yükseltmeye çalışan sağcı-faşist partilerin zokalarını yutuveriyorlar. Bugün içinde debelenip durulan sorunların sorumlusu kapitalist kâr düzeni ve onun bekası için yürütülen politikaların sahibi burjuva siyasetçilerdir. İşsizliğin, düşük ücretlerin, sosyal harcamalardaki kesintilerin sorumlusu göçmen işçiler ya da mülteciler değildir. Yukarıda sözlerine yer verdiğimiz Alman işçinin söylediği gibi burjuva Alman devleti kesenin ağzını mültecilere açmış değil. Kesenin ağzı, bugün derin tarihsel bir krizin içerisinde olan kapitalizmin kurtuluşu için, militarist harcamalar ve emperyalist savaş harcamaları için açılmış durumda.

Maalesef örgütlülükten yoksun işçiler, yaşadıkları sorunlar karşısında bugün düzen içi seçenekleri denemeye devam ediyor. Arjantin ve Venezuela’da yıllardır iktidarda olan burjuva sol parti ve liderler 2015 yılı sonunda gerçekleştirilen seçimlerde yenilgiye uğradılar. 21. yüzyıl başını devrimci dalgayla karşılayan bu ülkelerde, emekçi kitleler bu enerjiyi maalesef düzen içi sol partileri iktidara taşıyarak heba ettiler ve bu partiler kitlelerde hayal kırıklığı bırakarak sahneden ayrıldılar. Ancak örneğin Arjantin’de kitleler, sosyal harcamaları alabildiğine kısarak emekçileri daha da yoksullaştıran, zenginleri daha zengin eden, küresel sermayeye hizmette kusur etmeyen, grevlerde işyerleri önüne kurulan barikatlar için “bu bir çeşit gasptır, yasaları uygulayacağız, yapanların başı belâya girecek” diyerek işçi mücadelesine duyduğu nefreti dillendiren bir adaya oy verdiler. Ve bu aday iktidar koltuğuna oturduktan çok kısa bir süre sonra yüz binlerce işçinin işine son verdi. Arjantin, yakın zamanda yaşanan bir örnek olması bakımından ders çıkartılması önemlidir.

Bugün başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın pek çok ülkesinde de işçi ve emekçi kitlelerin içinde bulundukları derinleşen yoksulluk ve sefalet koşullarına karşı duydukları tepki yanlış kanallara akıtılmaktadır. Üstelik Avrupa’da göçmenlik sorununu kullanan burjuvazi, gerici, faşist partileri güçlendirmektedir. Bu durum otoriterleşme ve faşizm gibi ciddi tehlikeleri barındırmaktadır. Giderek derinleşen sorunların kaynağı, her yanından irin akan çürüyen kapitalizmdir. Ve bugün bu kokuşmuş düzen ortadan kaldırılmayı bekliyor. Avrupalı işçiler, sağıyla soluyla burjuva düzen partilerini bir kenara fırlatıp, nereden gelmiş olurlarsa olsunlar göçmen işçilerle, mültecilerle enternasyonalizm bayrağı altında birleşerek kapitalizme karşı mücadele etmeliler.