Navigation

Demokratik Üniversite Kurultayı: Üniversite Bileşenleri Sorunlarını Çözmeye Çalışıyor!

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Demokratik Üniversite Kurultayının İstanbul Forumu 8 Nisanda İstanbul Teknik Üniversitesinde yapıldı. Dört saat kadar süren foruma 200 civarında öğrenci katıldı. Foruma konuşmacı olarak çeşitli üniversitelerden öğretim elemanları, araştırma görevlileri, Eğitim-Sen 6 nolu Üniversiteler Şubesi, Öğretim Üyeleri Derneği, Tez-Koop-İş Sendikası ve Araştırma Görevlileri Derneğinden yöneticiler katıldı.

Foruma katılan akademisyenler arasında, üniversitelerde yaşanan durumun sermayenin ihtiyaçlarından kaynaklandığını ortaya koymakla birlikte sorunun çözümünün nasıl olacağına dair doğru bir düşünce ortaya koyamayan, akademik bakış açısından kurtulamamış, sorunu bütün yalınlığı ile ortaya koymaktan aciz yaklaşımlar olmakla beraber, üniversitelerin ne işe yaradığını, üniversitelerde yaşananları daha doğru değerlendirenler de vardı.

Tıp fakültesinden gelen akademisyenlerden birisi üniversitelerin özgür olmadığını, sermayenin her şeye egemen olduğunu, bilime de egemen olanın sermaye olduğunu söyleyerek, bilim yuvası olduğu söylenen üniversitelerin aslında sermayenin işine yarayan kurumlar olduğunu söyledi. Her yıl tıp fakültelerinden 5000 hekimin mezun olduğunu ve bunların büyük bir kısmının işsiz hekimler ordusuna katıldığını belirten konuşmacı, çalışan hekimlerin iş yüklerininse sürekli arttığına dikkat çekti. Türkiye’de bir hekime düşen hasta sayısının gelişmiş ülkelere göre çok kabarık olduğunu söyledi. Beyaz gömleğin hastanelerde iktidarı simgelediğini, beyaz gömleği giyenlerin iktidarın aracılığını yaptıklarını ve her şeyi onayladıklarını ifade etti. Bu özeleştiri şu sözlerle devam etti: “Sesimizi çıkarmadığımız, buna alıştığımız pek çok nokta var. Değiştik ve bunu içselleştirdik. Bizi eleştirmelisiniz. Hep beraber yeniden değiştirmeliyiz. Eleştirmeli ve sorgulamalıyız. Sermayenin ve iktidarın sorgulanması gerekiyor.”

İktisat Fakültesinden gelen bir akademisyen de iktisadın bize bu sistemi nasıl yutturduğunu özetle şöyle anlattı: İktisat nasıl gerçekleri gizler? İktisat bölümüne gelen öğrencilere ilk derste iktisadın tanımı şu şekilde yapılır: İktisat, Adam Smith tarafından kurulmuş bir bilimdir. Doğal seleksiyon kuramına göre güçlü olan ayakta kalır. Bu kuram sisteme uygulanır ve güçlü firmaların ayakta kalıp, güçsüzlerin yok olması çok doğal kabul edilir. İktisatta baştan sona karmaşık matematiksel modeller vardır. Bununla iktisadın ancak uzman işi olduğu anlatılmaya çalışılır. Bu durum yalnızca iktisatta değil her alanda böyledir. Düzeni savunacak iktisatçı yetiştiririz. Niçin yaşadığımız gerçeğini iktisat gizler. Buna göre yaşadığımız düzen olabileceklerin en iyisidir. Seçme özgürlüğü piyasadaki mal çeşitliliği olarak anlatılır, o da bireysel özgürlüğe denk tutulur. Bugün iktisat ile siyaset ayrıdır. Adam Smith’in döneminden bile geridir. Neo-klasik iktisadın uygulayıcısı IMF’nin reçetelerine göre her şey özelleşmelidir. Özel sektörün mantığına göre her şey piyasa için üretilmelidir.

Bu akademisyen daha çoğulcu bir iktisat öğretimi ile daha farklı bir bakış açısına ulaşılacağı vurgusunu yaparak konuşmasını tamamladı.

Panele konuşmacı olarak ve dinleyici olarak katılan araştırma görevlileri de genel olarak üniversitelerde yaşadıkları problemleri anlattılar: Üniversitelerde özelleştirme var, taşeronlaştırmayla beraber iş güvencesine sahip değiliz. Üniversitelerde anadilde eğitim yapılmıyor, bundan kaynaklı yaşanan sorunlar da var. Üniversiteler işsiz yetiştiriyor. Hem bir yandan mezun olanlar iş sahibi olamıyor, hem de sistem tarafından sürekli yüksek lisans, doktora eğitimine özendirmekten kaynaklı bir öğrenci için ortalama işsizlik sorunu 10 yıl geciktirilmiş oluyor. Araştırma görevlilerinin herhangi bir sendika ya da derneğe üye olduklarında işten atılmaları an meselesi; uyarı alıp her an işten atılmayı bekliyorlar. Bugün üniversiteler bilimsel ve demokratik değildir, kamu çıkarlarını gözeten, halka hizmet eden üniversite istiyoruz.

Sınıf mücadeleci militan bir sendikacı da hem yaşanan sorunların kaynağını ortaya koydu hem de sorunun nasıl çözüleceğine ilişkin doğru temelde yaklaştı ve şunları söyledi:

“Bugün uluslararası sermayenin tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de işçi sınıfı ve emekçilere saldırdığı bir dönemden geçmekteyiz. İşçi sınıfının mücadelelerle kazanılmış hakları birer birer kaybedilmektedir. Sermayenin yeni ihtiyaçları çerçevesinde yeni yasal düzenlemeler yapılmaktadır. Bunlar Emeklilik Yasası, İş Yasası, SSK Yasasında gerçekleştirilen düzenlemeler, seçim öncesi tepkiler yüzünden ara verilen Kamu Yönetimi Temel Kanunu ve eğitim emekçilerini ve öğrencileri yakından ilgilendiren YEK yasasıdır.”

“Kapitalist sistem ortaya çıktığından beri, toplum üzerinde egemenliğini korumaya, zor kullanarak kendi ideolojik üstünlüğünü sağlayıp pekiştirmeye çalışmıştır. Fabrikalarda, işyerlerinde örgütlenme mücadelesi veren işçiler, emekçiler, okullarında parasız ve baskısız eğitim isteyen gençler kolluk güçlerinin baskısıyla yüz yüze gelmişlerdir. Kapitalizmin tarihi boyunca, dünyanın neresinde olursa olsun, toplumsal mücadeleye katılan gençlik bu olumlu özelliklerini kavga alanına taşımıştır ve taşıyacaktır. Bu yüzden de en çok cop yiyenler gençler olmuştur.”

“Burjuvazi eğitimin ve bilimin sermayenin hizmetinde olmasını ister. Hem yeni bilimsel buluşlarla hem de üniversitede üretilen hizmetleri satarak kârına kâr katmak ister. Kapitalizmin tarihi boyunca burjuvazinin bu isteklerine karşı öğrenci gençliğin, işçi sınıfının ve emekçilerin, bilimin toplumun hizmetine sunulması, eğitimin parasız olması, üniversitelerin devletten ve sermayeden bağımsız olması mücadelesine tanık olunmuştur. Mücadeleler tarihi bu örneklerle doludur.”

“YÖK, 12 Eylül Anayasasının ve rejiminin bir ürünüdür, baskılarını çeşitli düzeylerde devam ettiren bir kuruluştur. Ve kesinlikle kaldırılmalıdır. Fakat AKP hükümetinin YÖK yerine getirmeye çalıştığı düzenleme de tümüyle anti-demokratik bir düzenlemedir. Her ikisi de kabul edilemez. Bizler YÖK-YEK meselesini, sınıfsal çatışmaların yaşandığı bu toplumda diğer çelişkilerden ve problemlerden ayrı, bağımsız olarak düşünemeyiz. Bizler, kendi sınıfımızın çıkarları doğrultusunda taraf olmalıyız. Çünkü sorunun kaynağı kapitalizmin kendisidir ve çözümü de kapitalizmin diğer sorunlarının çözüm şekliyle ortaktır. YÖK’e karşı mücadele sınıf mücadelesinden bağımsızlaştırıldığı sürece öğrenci gençliğin bu sorunu aşma şansı olmayacaktır. Burjuva eğitim sistemine ve onun en gerici ifadesi olan YÖK’e karşı verilecek mücadelenin başarılabilmesi için, işçi sınıfı mücadelesi ile bağların kurulması ve güçlendirilmesi gerekmektedir. Öğrenci hareketi sınıf hareketi ile birleşmediği, sistemi devirmeye yönelmediği sürece demokratik üniversite ancak bir hayal olur.”

Konuşma, öğrencileri işçi sınıfının mücadele günü olan 1 Mayıs’ta alanlara işçilerle birlikte gençliğin coşkusunu ve dinamizmini taşımaya davet ederek son bulduğunda, salondaki gençler bu davete alkışlarla yanıt verdiler.

Öğrenci koordinasyonundan bir öğrenci üniversitelerin çok kârlı bir pazar olduğunu, üniversite kampüslerinde her türlü hizmetin parayla satılması nedeniyle bunun sermaye için çok önemli olduğunu söyledi. “Üniversitelerde üretilen bilginin üretimi de sermaye için önemli. Tekno-kentlerde üretilen bilginin patenti rektörlükler tarafından alınır. Üniversitelerde hem sermaye için bilgi üretilir hem geleceğin yönetsel alt yapısı oluşturulur. Üniversitelerde rekabet mantığı yerleştiriliyor. Üniversiteye gelen öğrenciler, sınav sistemi (çan eğrisi) ile bu rekabet ortamının içine itilmekte, buna alıştırılmaktadır. Üniversitelerde eleştiren, sorgulayan, alternatif üreten öğrenci profili ortadan kaldırılıyor. Bugünkü YÖK yasasının değiştirilmek istenmesinin nedeni, sermayenin elini rahatlatmaktır.”

Sunumlar bittikten sonra salonda öğrenciler ve öğretim elemanları sorular sordular, yaşadıkları sorunları anlattılar. Sorunun kaynağı konuşmacılar tarafından sermayenin yarattığı bir sorun olarak ortaya konduğu halde, üniversite çalışanlarının ve öğrencilerin büyük bir kısmının, sorunu dar bir bakış açısıyla değerlendirdikleri anlaşılıyordu. Üniversitede çalışan eğitim emekçilerinin kendi yaşadıkları sorunu ortaya koyarken, yine her yerde varolan mesleki dar bakış açısını nasıl ortaya koydukları görülüyordu. Yaşadığımız kapitalist sistemde sınıfsal bir bakış açısına sahip değilsek, ancak yaşadığımız alanlarda sorunlarla karşılaştığımızda, yani iğne bize battığında duyarlılık kazanıyoruz. Yaşadığımız dünyayı değiştirmenin ve onun yarattığı sorunları aşmanın biricik yolu, sadece sistemdeki sorunları görmek, onu eleştirmek değil, bunu değiştirebilmek için bilinçli ve örgütlü bir sınıf mücadelesine girişmektir.

Bu bakış açısından yoksun olan gerek öğrenciler gerekse herhangi bir işyerinde çalışan işçiler, sorunlarını yalnızca o yere özgü bir sorun olarak görürler. Üniversitede öğrencilerse hayata yalnızca öğrencilik gözlüğüyle bakarlar. Bölümlerinde yeterince bilgisayar yoktur, kalınan yurtlarda insanca yaşam koşulları yoktur, kampüste her şey pahalıdır, derslerin içeriği üreten-yaratan insanlar olunmasına engeldir, örgütlenme yasaktır vs. vs. İş hayatına atıldıklarında, işyerinde amirler vardır, işçilerin nasıl davranacaklarını, nasıl konuşacaklarını, nasıl giyineceklerini bunlar belirlerler. Ücretler insanca yaşam standartlarının çok altındadır, her şey çok pahalıdır, işyerlerinde işçilerin işin kolaylaştıran teknoloji yeterince yoktur, işçilerin örgütlenme girişimleri işten atılmalarına yol açmaktadır, vs. vs…

Hepimiz aynı ahtapot sisteminin benzer kolları arasında kıskaca sıkışmış. Her birimiz bizi saran kolların diğer kollardan farklı olduğunu sanırız. Ve bulunduğumuz yerdeki sorunu yalıtık olarak çözebileceğimiz yanılsamasına kapılırız, bizi saran kolun diğer kollardan bağımsız olduğunu sanırız. Oysa asıl çözümün tüm kolları kesmek için birleşmekte olduğunu, hepimizin bütünün birer parçaları olduğumuz bilmeli ve unutmamalıyız.