Navigation

Türk-İş Genel Kurulunun Aynasında Sendikal Bürokrasi

Otuz beş sendikanın bağlı olduğu Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun 21. Genel Kurulu 8-11 Aralık tarihleri arasında Ankara’da, Türk Metal’e ait Büyük Anadolu Oteli’nde gerçekleştirildi. Genel kurul sonunda Mustafa Kumlu 223 oyla yeniden başkan olurken, Kumlu’nun karşısına Sendikal Güç Birliği Platformu’nun (SGBP) adayı olarak çıkan Petrol-İş Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın 127 delegenin oyunu aldı. SGBP’ye bağlı sendikaların toplam delege sayısı 90 civarında olmasına rağmen Öztaşkın’ın 127 oy alması, platform içerisinde yer almayan sendikalardan delegelerin bir kısmının da platforma destek verdiğini gösteriyor.

İşçi sınıfının temel demokratik ve ekonomik haklarına yönelik saldırıların iyice arttığı, küresel krizin ağır yükünün işçi sınıfına yıkıldığı bir dönemde gerçekleşen Türk-İş genel kurulu, konfederasyon tabanındaki işçilerin mücadele hedeflerini ve yöntemlerini ortaya koyabildikleri bir zemin olmamıştır. Aksine genel kurulda boy gösterenler patronlar sınıfının temsilcileri, burjuva siyasetçiler ve onların işçi sınıfı içindeki uzantıları olmuştur. Türk-İş genel kurulundan yansıyanlar, ister sendikalı ister sendikasız olsun, tüm işçilerin mücadelesinin ve işçi hareketinin ilerlemesinin önündeki temel engele yeniden işaret etmiştir: Sendikal bürokrasi!

Yer olarak şehrin 27 kilometre dışında bir otel seçmekle, tabandaki işçileri genel kurulda istemediğini daha baştan belli eden Türk-İş bürokrasisi, kapılarını sermaye örgütlerinin başkanlarına, işçi düşmanı burjuva partilere sonuna kadar açmıştır. Genel kurulun “konukları” arasında, işçilere dönük saldırılarına iyice hız veren hükümetin temsilcileri Devlet Bakanı Bekir Bozdağ ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, faşist MHP’nin Genel Başkan Vekili Oktay Vural, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu Başkanı Tuğrul Kutadgobilik vardı.

Şüphesiz patronlar sınıfının ve onların temsilcilerinin bu genel kurula gösterdikleri ilgi boşuna değildir. Küresel krizle birlikte artan saldırılar, dünya işçi sınıfını belirgin biçimde harekete geçirmektedir. Türkiye sermaye sınıfı ise henüz anlamlı bir dirençle karşılaşmamıştır. Saldırılarını tırmandırdığı bu süreçte önüne çıkacak olası engelleri zayıflatmak, hatta yok etmek arzusundadır. Yıllardır iç içe olduğu sendikal bürokrasiden talebi dikensiz gül bahçesidir. Türk-İş, 1952 yılında devlet eliyle kurulduğundan beri burjuvazinin ve siyasi partilerin güdümünde hareket etmiş, işçi sınıfının mücadelesini dizginleyen bir tutum almıştır, bugün de kendisinden beklenen budur. O tarihten bu yana konfederasyon yönetiminin, işçi sınıfını dizginlemek için yaptıklarına birkaç örnek vermek yerinde olacaktır.

Türk-İş 1962 yılında, Ankara Tandoğan Meydanı’nda bir miting düzenlemişti. İşçileri meydana döktüğü bu mitingin, işçiler için daha fazla demokrasi ve hak talebiyle ilgisi yoktu. Miting, işçileri “komünizme karşı mücadele etmeye” çağırıyordu. Konfederasyon, kitleleri ücretli köle haline getiren kapitalizme karşı değil, işçi sınıfıyla beraber tüm insanlığın kurtuluşu demek olan komünizme karşı mücadeleyi yükseltme çağrıları yapıyor, işçileri zehirliyordu. Bunu yapan sendikacılar sermaye tarafından baş tacı ediliyordu.

Sendikaları milletvekilliği için bir kaldıraç olarak kullanan sendikacılar yeni değildir. 1970 yılında Türk-İş kökenli Adalet Partili milletvekilleri, Türk-İş dışındaki tüm sendikaları ve konfederasyonları etkisiz hale getirecek bir yasa taslağı hazırladılar. Taslak, başka sendikaların örgütlenmesini son derece anti-demokratik maddelerle kısıtlıyordu. O yıllarda Türk burjuvazisi “DİSK’in çanına ot tıkamak” için planlar yapıyordu. Türk-İş bu konuda hükümetin ve patron örgütlerinin en büyük yardımcısıydı. İşçi düşmanı CHP’nin de desteklediği tasarı yasalaştı.

İşte bu topraklardaki en görkemli eylem olan 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, bu saldırıya karşı gerçekleşti. Türk-İş, bu büyük direnişte işçilerin karşısında, hükümetin yanında yer aldı. Bunun üzerine kendi tabanındaki işçiler de tepkilerini yükselttiler ve sokaklara döküldüler.

20 Temmuz 1974’te Türk ordusunun Kıbrıs’a müdahalesi Türk-İş yönetimi için yeni bir fırsat yarattı. O tarihte sürmekte olan bütün grevler, bu harekâtı ve hükümeti desteklemek için konfederasyon yönetimi tarafından ertelendi. Sendikal bürokrasi bir kez daha, patronlar sınıfının çıkarları için işçilerin mücadelesini baltaladı. Konfederasyon yönetiminin bu marifetleri, 1980 darbesinden sonra Türk-İş’i sermayenin “gazabından” koruyacak, kapatılmayan tek “işçi örgütü” olmasını sağlayacaktı. Oysa bu süreçte DİSK kapatıldı ve mal varlığına el konuldu. Yöneticileri tutuklandı. Yüz binlerce mücadeleci işçi ve sendikacının gözaltına alındığı, işkencelerden geçirildiği bu dönemde, Milli Güvenlik Konseyi, Türk-İş Genel Sekreteri Sadık Şide’yi Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına getirdi. Hatta o dönemde toplu sözleşmeler yasaklandığı halde, Türk-İş üyelerinden aidat toplamaya devam etti.

Darbeden kısa bir süre sonra yeni bir anayasa için hazırlıklara girişildi. Bu hazırlıklara Türk-İş de katıldı. 1982 cunta anayasası, 1961 anayasasının görece burjuva demokratik yönlerini tamamen ortadan kaldırdı. Öyle ki 2821 sayılı İşçi ve İşveren Sendikaları Kanunu ile 2822 sayılı Grev ve Lokavt Kanunu günümüze kadar işçi sınıfının mücadelesini boğan bir işlev gördü, görmektedir. Tam bu noktada AKP hükümetinin Avrupa Birliği’ne uyum yasaları çerçevesinde bu kanunları Toplu İş İlişkileri Kanunu olarak değiştirmek istediğini, buna karşılık yeni bir yasa taslağı önerisi hazırlayan Türk-İş’in eski kanunun bütün yasakçı ve anti-demokratik yönlerini koruduğunu hatırlatmakta fayda var. İşçileri en temel haklarından mahrum eden yasaların yılmaz koruyucusunun yine bir işçi sendikası olması nasıl bir ironidir?

Son yıllarda toplumdan en çok destek gören eylemlerden biri olan Tekel işçilerinin Ankara’daki direnişi de, Türk-İş’in üst yönetimi tarafından bastırıldı. İşçilerin mücadele azmi pörsütüldü. Konfederasyon yönetimi, AKP’nin politikalarına uygun davrandı; işçileri polisin şiddeti ve Ankara’nın soğuğu altında kaderine terk etti. İşçiler bu durum karşısında öfkelenmiş ve Ankara’daki 78 günlük eylemlerini bitirdikten sonra da mücadelelerini kendi illerinde sürdürmüşlerdi. 26 Mayıs 2010 günü için alınan genel grev kararı bir saate indirilince ve bu kadarı bile uygulanmayınca, üstelik talepleri de dikkate alınmayınca, Tekel işçileri Türk-İş binasını işgal etmişlerdi. O gün istifası istenen Kumlu, bugün türlü pazarlıklarla delegelerin çoğunluğunun oyunu alarak dört yıl daha konfederasyonun tepesinde oturmayı garantilemiştir. Genel kurulun çoğunlukla profesyonel ve mücadeleden uzak sendikacılardan oluşması da Kumlu’nun yeniden seçilmesinde etkili olmuştur.

Görüldüğü gibi, burjuvazinin işçi sınıfı içindeki uzantısı olan sendikal bürokrasinin gücü kırılamamıştır. İşçi sınıfı hareketinin bastırılmasındaki uğursuz rolü, işçilerin bilinç ve örgütlülük düzeyinin düşüşüne paralel olarak belirginleşmiştir. Tüm bu nedenlerle, son genel kurulda, sınıf işbirlikçi yönetime karşı muhalif seslerin çıkmış olması önemlidir. Genel kurul tarihinden altı ay önce varlığını duyuran Sendikal Güç Birliği Platformu, Türk-İş tabanının değişim istediğini vurgularken haklıdır. Platformun, Konfederasyon yönetiminin işçilerin haklarını savunmamasını ve hükümetin güdümünde hareket etmesini eleştirerek mücadele hedefleri belirlemesi olumludur. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde toplantılar düzenleyen Platform, taban inisiyatifini güçlendirmek, sendikal demokrasiyi sağlamak ve işçi haklarına dönük saldırıları püskürtmek için çalışacağını duyurdu. Platform, kıdem tazminatının fona devredilmesi başta olmak üzere, güvencesiz ve esnek çalıştırma gibi saldırıların önüne geçmek için eylemler örgütleyeceğini taahhüt etti.

Bu taahhütlerin bir sonucu olarak, Platform bileşenleri genel kurula bazı karar önerileri sundular. Kıdem tazminatının fona devredilmesi saldırısını sessizlikle karşılayan Kumlu yönetimine karşın, bu saldırının “genel grev” nedeni sayılacağına dair karar önerisini kabul ettirdiler. Cezaevlerinde tutuklu bulunan gazeteciler, akademisyenler, bilim adamları ve yazarların serbest bırakılması için mücadelenin yükseltilmesinin yanı sıra, direnişleri devam eden Kampana-Savranoğlu işçilerinin örgütlenme fonundan yararlandırılması kararı da Platformun talebiyle alındı.

Şüphesiz bu başlıklar önemlidir ve işçi sınıfının önüne mücadele hedefleri olarak konulmalıdır. Ama gerçekleri görmek için ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz! Genel kurula uzanan süreçte platformu oluşturan sendika yönetimleri, ilan ettikleri mücadele hedefleriyle tutarlı bir taban çalışması yürütmediklerini ortaya koymuşlardır. Platformdaki sendikalar, örgütlü oldukları işyerlerinde işçileri bilinçlendirmek ve mücadeleye katmak üzere yeterince çaba sarf etmemişlerdir. Oysa işçi sınıfının önüne dikilen devasa sorunların çözülebilmesi ve işçilerin sendikalara güveninin sağlanması için, işçilerin öz örgütlülükleri ve kendi iradelerine dayanan eylemleri gerekir. Başka türlü bir muhalefet, kapalı kapılar ardında kalan bürokratik hesaplaşmalara dönüşmekten kurtulamaz.

Kürsüye çıkan bakanların genel kurulda protesto edilmesi burjuva basında öne çıkarılan konuların başında geliyordu. Ancak, işçi sınıfına dönük saldırılarda sınır tanımayan sermayenin (protesto edilen veya edilmeyen) temsilcilerinin oraya çağrılmış olması, kürsünün onlara açılmış olması işçilerin gerçek bir protestosunu hak ediyor. İşçiler genel kurula katılıp orada kendilerini ifade edecek zemin bulamazken, patron örgütlerinin orada arzı endam ederek sendikalardan beklentilerini sıralaması, sendika bürokratlarının marifetiyle mümkün olabilmektedir. Üstelik Türk-İş’i sermayenin saldırıları karşısında sessiz kalmakla suçlayan Sendikal Güç Birliği Platformu, bu şova karşı gereken cevabı verememiştir. İşçilerin, sosyalistlerin kongreye alınması konusunda da Platform üzerine düşeni yapmamıştır.

İşçilerin sendikal bürokrasiye karşı taban örgütlülüklerine dayanan güçlü mücadelesi olmadan, sendikaların tepesinde gerçekleşecek değişikliklerin fazlaca bir önemi yoktur. Tabanın işçi sınıfının genel çıkarları çerçevesinde harekete geçirilmediği hiçbir muhalefet hareketi, militan sınıf sendikacılığının hayata geçirilmesine katkı sağlamayacaktır. Bugün işçi sınıfının mücadelesinin canlandırılması ve sermayenin pervasız saldırılarının püskürtülebilmesi için işçileri sendikaların tabanında örgütleyebilecek bilinçli ve militan işçilere, bu işçilere kılavuzluk edecek deneyimli sınıf örgütlerine muazzam ölçüde ihtiyaç vardır. Öncü işçilerin öncelikli görevi mücadeleci sınıf örgütlerini güçlendirmektir. İşçileri bilinçlendirip eğitmek, işçi kitlelerinin mücadele azmini canlandırmak ve sendikal bürokrasiyi ezmek ancak böyle mümkün olacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 82, Ocak 2012