Navigation

Sendikalar Kanunu Değişiyor, Sendikalar Ne Yapıyor?

Çalışma Bakanlığı, 1983 yılında yürürlüğe giren 2821 sayılı İşçi ve İşveren Sendikaları Kanunu ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanununun değiştirilmesi için harekete geçmiş bulunuyor. Bu bağlamda Temmuz ayından itibaren birçok patron örgütüyle ve işçi sendikalarıyla görüşmeler yapan Bakanlık, Ekim ayı sonunda hazırladığı Toplu İş İlişkileri Kanunu taslağını kamuoyuna sundu. 1980 askeri darbesinin ürünü olan ve uzun yıllardır işçi sınıfının örgütlenmesinin önüne engeller diken bu kanunlar yeni taslakta da anti-demokratik ruhundan bir şey kaybetmiş değil. Avrupa Birliği'ne uyum yasaları çerçevesinde bu kanunları gözden geçirmek zorunda kalan Çalışma Bakanlığının hazırladığı yeni kanun taslağı, bu açıdan dikkatle ele alınıp eleştirilmeyi hak ediyor.

Öncelikle belirtmemiz gerekir ki, Türkiye işçi sınıfının örgütlülüğünü dağıtmak, mücadele azmini ve gücünü kırmak için planlanıp hayata geçirilmiş bir darbenin ürünü olan sendikalar kanununun değiştirilmesi acil bir ihtiyaçtır. Bu nedenle bu kapsamdaki tartışmalar önemlidir ve işçilerin, işçi sendikalarının bu tartışmalara etkin bir biçimde katılması, mücadele hedeflerini belirlemesi, taleplerini değişikliklere yansıtması gerekmektedir. Fakat Çalışma Bakanlığının yasalaştırmak istediği taslak ne yazık ki işçi sınıfının yeterince gündeminde değildir. Sendika konfederasyonlarının bu konuya yaklaşımı ise içler acısıdır. Öncelikle planlanan değişikliklere bir bakalım.

Taslakta hangi değişiklikler var?

Taslağın dikkat çekici yanlarından bir tanesi, bazıları birleştirilen işkollarının sayısının 28'den 18'e indirilmiş olmasıdır. İşkolu sayısının azaltılması genel olarak olumlu bir şeydir. Bizler işçi sınıfının bölünmesinin her türlü biçimine karşı çıkmalıyız. İşkolu temelinde örgütlenmek yerine tüm işçilerin hiçbir ayrım gözetilmeksizin istedikleri sendikaya üye olabilmesini savunmalıyız. İşçi sınıfının büyük yığınları geniş sendikal birliklerde, güçlü ve birleşik bir mücadele verebilmelidir.

Sendikaya üyelikte ve üyelikten ayrılmada noter şartının kaldırılması da taslaktaki birkaç olumlu düzenlemeden biri olarak öne çıkıyor. Yeni taslağa göre sendikaya üye olmak isteyen bir işçinin internet üzerinden gerekli başvuruyu yapması yeterli olacak. Böylece sendikaya üye olmak için noter tasdiki ve noter parası verme zorunluluğu ortadan kalkıyor. Noter şartı hem üye olurken hem de işçinin sendika değişikliği için istifa ederken önüne dikilen bir engeldi. Bu engelin ortadan kalkmış olması olumludur, ancak değişikliklerin geri kalanıyla beraber ele alındığında tek başına bir anlam ifade etmemektedir.

12 Eylül 1980'den beri işçilerin örgütlenmesinin önündeki en büyük anti-demokratik engellerden biri olarak karşımıza çıkan işkolu ve işyeri barajı, darbe ruhunun günümüze kadar taşınmasında etkili oldu. Yürürlükte olan yasaya göre bir işkolunda kurulmuş bir sendika, o işkolundaki işçilerin %10'unu ve örgütlemek istediği işyerindeki işçilerin salt çoğunluğunu (yani yarısından bir fazlasını) örgütleyememişse toplu iş sözleşmesi imzalamaya yetkili olamıyor. Bu barajların kaldırılması talebi yıllardır sınıf hareketi tarafından dile getiriliyor. Ancak yeni yasa tasarısında da barajlar tümüyle kaldırılmıyor. Taslakta işkolu barajı binde 5'e indiriliyor. İşyeri barajı ise birden fazla işyeri bulunan işletmeler için %40'a indirilirken, diğerlerinde %50+1 olarak aynen korunuyor.[1] Şüphesiz barajların aşağı çekilmesi önemlidir. Ama yeterli değildir. Hükümet barajları aşağı çekmekle övünüyor, demokratlık taslıyor. Oysa on yıllardır, tüm hakları ellerinden alınmış, tüm örgütlülükleri dağıtılmış ve saldırılar karşısında savunmasız bırakılmış olan işçi sınıfının çok daha fazlasına ihtiyaç duyduğu açıktır. AKP hükümeti sadece kendine ve temsil ettiği sınıfa demokrattır. Bu nedenle sendikal yasakları ve barajları, örgütlenmenin önündeki engelleri kaldırmadan, göstermelik değişikliklerle durumu idare etmektedir.

AKP 12 Eylül 2010'da yaptığı anayasa değişikliği referandumunda siyasal grev, dayanışma grevi, genel grev gibi grev türleri üzerindeki anayasal yasağı kaldırmıştı. Yasalara göre değişmesi genel olarak daha zor olan anayasadaki yasağın kalkması olumlu bir gelişme idi. Ancak işçilerin söz konusu grev türlerine başvurabilmesinin yasal bir hak olabilmesi için bunun gereği olan yasal düzenlemelerin yapılması ve yasalardaki engellerin kaldırılması gerekiyordu. Şimdiye kadar bu yapılmadığı gibi, burada ele aldığımız taslakta, bu grev türleri açıkça "kanuni olmayan grev" kapsamına sokuluyorlar. Yani anayasal yasağın kaldırılması bir anlamda boşa çıkarılmış oluyor.

Yeni yasa taslağında da eski yasada da grev şu şekilde tanımlanıyor: "İşçilerin, topluca çalışmamak suretiyle işyerinde faaliyeti tamamen durdurmak veya işin niteliğine göre önemli ölçüde aksatmak amacıyla aralarında anlaşarak veya bir örgütün aynı amaçla topluca çalışmamaları için verdiği karara uyarak işi bırakmalarına grev denir." Ancak bu tanımlamadan sonra ikinci ve üçüncü bentlerde, grevin kapsamını daraltmak için lazım gelen maddelere başvurulmuş: "Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde bu kanun hükümlerine uygun olarak yapılan greve kanuni grev denir. Kanuni grev için aranan koşullar gerçekleşmeden yapılan grev kanundışıdır."

İşçi sınıfının, patronların saldırılarına cevap verebilmek için ellerindeki en önemli silahlardan biri üretimden gelen güçleridir ve grev bu silahın kullanılmasıdır. Patronların dizginsiz kâr hırsı ve sömürüsü karşısında işçilerin elini kolunu bağlamaya çalışan hükümet, bu maddeye dokunmayarak şüphesiz kendi sınıfının çıkarlarına uygun olanı yapmıştır. Patronların, kendi isteklerini karşılamak için her türlü olanağı vardır. Sınırsız maddi güçleriyle "olmaz" diye bir şey yoktur onlar için. Devletler, hükümetler, bakanlar, bürokratlar ve daha birçokları üzerinde sınırsız etkileri vardır. Devlet onların devletidir. Yasa yapıcılar tüm maharetlerini onlar için sergiler. Devlet patronların en büyük örgütlülüğüdür. Bunun dışında hayatın her alanında örgütlüdürler. Sendikalıdırlar. İşveren derneklerine üyedirler. Başları sıkıştığında ortak tutum alabilmeleri için tüm imkânları mevcuttur. Buna rağmen başları işçilerle derde girerse, işçilere doğrultacak gerçek silahları da vardır. Bu sınırsız güç karşısında ise işçinin elindeki araçların sayısı sınırlıdır. İşten atılıp aç kalmaya karşı, üç kuruş sefalet ücretiyle çalışmaya karşı, kısacası başına gelebilecek her türlü olumsuzluğa karşı grev onun temel bir aracıdır.

İşte bu gerçeklerin farkında olan Türkiyeli egemenler, yasalarla, işçilerin grev hakkını etkin bir şekilde kullanmalarının önüne geçmiştir. Yasaya göre toplu iş sözleşmesi sürecinde uyuşmazlık olmadan grev yapılamaz. Bugün Türkiye'de toplu sözleşmeden yararlanan işçi sayısı 500-600 bin civarındadır. Bu da demektir ki, kayıtdışı veya sendikasız çalışan, sendikalı olup da toplu sözleşmeden yararlanamayan ya da toplu sözleşmenin uyuşmazlık aşamasını atlatmayan milyonlarca işçi "kanuni grev" yapamaz. Diyelim ki sendikalı ve toplu sözleşmeden yararlanan işçiler uzun ve engellerle dolu süreci atlatıp grev aşamasına geldiler. Bu sefer de işyerinin giriş ve çıkışlarında en fazla 4'er grev gözcüsü bulundurmaktan başka bir şey yapamazlar. İşyerine giriş çıkışlara karışamazlar. Çadır kuramazlar. İşyeri önünde eylem yapamazlar. Grev doğru uygulanırsa işçi sınıfının okuludur. Her okulda devamlılık esasken, işçilere, grev okuluna devamsızlık dayatılıyor. 12 Eylül öncesinin çadırlı halaylı grev meydanlarının burjuvazide yarattığı korku öylesine güçlü ki, greve çıkan işçiyi evine gönderip pasifize edebilmek için çıkarılan yasalar 31 yıl sonra bile aynen korunuyor.

Kanuni grev kapsamı dışındaki grevlere katılmak, bu grevleri teşvik etmek yasada ve taslakta suç olmaya devam ediyor. Ancak taslakta bu suçların cezaları biraz hafifletilmiş durumda. Bazı hapis cezaları idari para cezalarına dönüştürülmüş. Patronlar sınıfı ellerindeki tüm imkânları kullanabilirken, işçilerin ekmekleri için verdikleri kavgada en büyük kozlarını kullanmaları şiddetle cezalandırılıyor. Bu cezaların bir nebze düşürülmüş olması sermayenin ikiyüzlülüğünü iyice ortaya çıkarmaktan başka bir işe yaramıyor.

Grevin etkili bir biçimde uygulanmasının önündeki bir diğer engel de patronlara verilen lokavt hakkıdır. Eski yasada var olan lokavt hakkı tasarıda da aynen korunuyor. Türk-İş bürokrasisinin taslağında da bunun aynen geçerli olduğunu ekleyelim. Mevcut yasaya ve yasa taslağına göre, işçilerin greve çıkmasının ardından patron 6 işgünü içinde lokavt ilan edebiliyor. Lokavt ilan edince işyerindeki tüm faaliyeti durdurmak üzere işçilerin işyeriyle ilişkisi kesiliyor. Böylelikle işçilerin grev ilanı etkisizleştirilmeye ve işçilerin gözleri korkutulmaya çalışılıyor.

Taslağa ilişkin bir diğer dikkat çekici husus da şudur: Anayasa referandumu öncesinde AKP, işçilerin iki sendikaya birden üye olabileceği propagandasını yapmıştı. Ancak bunun nasıl olacağı net olarak açıklanmamıştı. Kanun taslağı bizi bu konuda bir kez daha kafa karışıklığına sürüklüyor. Yeni taslağa göre sendika üyeliğinin tanımlandığı 17. maddenin üçüncü bendi şöyle diyor: "İşçi veya işverenler aynı işkolunda ve aynı zamanda birden çok sendikaya üye olamazlar. Ancak aynı işkolunda ve aynı zamanda farklı işyerlerinde çalışan işçiler birden fazla sendikaya üye olabilirler." Başlangıçta anlaşılmaz gibi görünen bu hüküm, aslında işçilerin kısa süreli, birden fazla işte çalıştırılacağı esnek çalıştırma düzenine geçmenin hedeflendiğini göstermektedir. Nitekim esnek çalıştırma biçimleri "Ulusal İstihdam Stratejisi"nin köşe taşlarından birini oluşturuyor.

Ancak bırakalım iki sendikaya birden üye olanların başına gelecekleri, tek bir sendikaya üye olurken bile işçiler işten atılmaktan korkuyorlar ve bu korku örgütlenme isteğinin ve ihtiyacının önüne geçebiliyor. İşçiler birçok engeli aşarak sendikal örgütlenme çalışmasını başlattıklarındaysa, bunu çok gizli bir şekilde yürütmek zorunda kalıyorlar. Buna rağmen sanki sendikaya üye olan işçi ile işveren arasında bir eşitlik ilişkisi varmış gibi sendika özgürlüğü güvencesi başlığı altında bir madde var: "İşçilerin işe alınmaları; belli bir sendikaya girmeleri veya girmemeleri, belli bir sendikadaki üyeliği sürdürmeleri veya üyelikten çekilmeleri veya herhangi bir sendikaya üye olmaları veya olmamaları koşuluna bağlı tutulamaz."[2] Aynı maddeye göre işçi sendikal faaliyetlere ve hatta işçi kuruluşlarının faaliyetlerine serbestçe katılabilir. Ancak fiiliyatta bu işlerin böyle olmadığını her işçi iyi bilir. Burada güya tarafsız bir yasa ile hakları korunan taraflar eşit değildir.

Sendikalar ne yapıyor?

Çalışma yaşamına ilişkin önemli başlıkları içeren bu taslağın işçi sınıfının yeterince gündeminde olmadığını söylemiştik. Peki, bu konuyu işçi sınıfının gündemine taşıması gereken, konunun ilk elden muhatabı olan sendikaların, kanun değişikliğine yaklaşımı nasıl değerlendirilmeli? Bilindiği gibi yasa değişikliği gündeme geldiğinde Çalışma Bakanlığı, işçi ve işveren sendika konfederasyonlarının yöneticileriyle bir araya gelmiş ve "Üçlü Danışma Kurulu" oluşturmuştu. Hak-İş kendisinden beklendiği gibi daha baştan hükümeti destekleyen bir pozisyon aldı. DİSK, Bakanlığın sadece patronların taleplerini dikkate aldığını, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalara uygun düzenlemeler yapmadığını, 12 Eylül'ün anti-demokratik yasalarını kaldırmadığını gerekçe göstererek görüşmelerden ayrıldı. DİSK'in hazırladığı kanun taslağı diğerlerine göre daha olumlu düzenlemeler içerse de, o da işçi sınıfının ihtiyaçlarına cevap vermekten uzaktır. Meselâ, DİSK gibi, mücadele alanlarında kitlesel grevlerle, direnişlerle kurulmuş ve korunmuş bir sendika konfederasyonu hangi saiklerle grev alanlarından işçileri uzaklaştırır? 4 grev gözcüsü dışında geri kalan işçileri "yasal olarak" evlerine yollar?

Türk-İş'in taslağı içinse söyleyecek söz bulmak zor. 1983 yılında yürürlüğe giren kanunlar çok az değişikliğe uğramış ve taslak, 12 Eylül'ün işçi sınıfını dibe vurduran uğursuz prangalarını olduğu yerde bırakmış. Türkiye'nin en büyük işçi konfederasyonu, işçilerin mücadelesinin önünü açma korkusundan olacak, Çalışma Bakanlığının önerdiği değişiklikleri bile taslağına geçirmeye cesaret edememiş. Kraldan çok kralcı bürokratlar görevlerini layıkıyla yerine getirmişler. Taslak, yasakçı, anti-demokratik ve örgütlenmeye engel, ama olsun! Bürokratların koltuklarına dokunmuyor ya, gerisi önemli değil Türk-İş bürokratları için!

Mücadeleci sınıf sendikacılığını unutup uzlaşmacı "çağdaş sendikacılık" sularında gezinen sendikaların kendilerini bu denli ilgilendiren bir konuda bile işçileri harekete geçirmemeleri şaşırtıcı değildir. Ancak işçi sınıfına musallat olmuş sendikal bürokrasi belâsının büyüklüğü gerçekten şaşırtıcıdır. İşçi sınıfını bu belâdan kurtarabilecek sınıf örgütlülükleri bu nedenle hayati önem taşımaktadır.

Her şey bitti mi?

Çalışma Bakanlığının hazırladığı Toplu İş İlişkileri Kanunu taslağı büyük olasılıkla yasalaşacak. Yine büyük olasılıkla, bu süreçte gündemde olan "Ulusal İstihdam Stratejisi" ve kıdem tazminatının fona devredilmesi saldırıları da meclisten geçecek. Yani Türkiye işçi sınıfı açısından önümüzdeki dönem, örgütlenme ihtiyacının daha fazla duyulacağı bir dönem olacak. Bu nedenle, patronların örgütlü saldırılarına, Meclisten tek tek geçen saldırı paketlerine bakıp da her şeyin bittiğini düşünmek doğru değildir. İşçi kitlelerinin tüm haklarının elinden alındığı ve örgütlenmenin önüne çok ciddi engeller dikildiği doğrudur. Ancak nihayetinde yasalar Allah kelamı gibi değişmez şeyler değildir. Burjuva parlamentolarının sürekli değiştirdiği yasaları, mücadele eden işçi sınıfı elbette ki değiştirebilir.

İşçi sınıfının kendisini bu denli doğrudan ilgilendiren konularda sessizliğini bozması için sınıf bilinçli, devrimci işçilere çok iş düşmektedir. Kolları sıvayıp mücadeleye ivme vermenin tam zamanıdır.



[1] DİSK'in hazırladığı taslakta işyeri barajı korunuyor ancak işkolu barajı yok. Türk-İş'in taslağında ise işkolu barajı %10'dan %3'e indirilmiş, bu öneri bakanlık taslağının gerisinde kalmıştır.

[2] Toplu İş ilişkileri Kanunu Taslağı, madde 25. Yine bu maddeye göre işçi sendikal nedenlerden dolayı işten atılırsa işe iade davası ve sendikal tazminat davası açabilir. Yeni bir düzenleme olarak sendikal nedenle işten atılmalarda işe iade davası açabilmek için gerekli en az 30 kişilik işyerinde çalışıyor olma ve 6 aylık kıdemi bulunma şartı aranmayacak. Ancak bu küçük iyileştirme işe iade davası açabilmek için 616 lira ödemeyi zorunlu kılan bir başka yeni düzenleme ile büyük oranda boşa çıkarılmaktadır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 81, Aralık 2011