Navigation

Kapitalizmde Emekçi Kadın Olmak

Kapitalizm sınırlarla dünyayı; sınıflarla, uluslarla, cinsiyetle ve bölebileceği her türlü yolla insanlığı bölmeden var olamaz, yol alamaz. Tıpkı kendinden önceki sınıflı toplumlarda olduğu gibi, sömürülü toplumların sonuncusu ve en gelişmişi olan kapitalizm de, kadına ve erkeğe farklı toplumsal kimlikler yüklemiştir. Bu ayrım kitlelerin bilincine derinlemesine yerleşmiştir.

Bununla birlikte, bu sorundan kadınların sınıfsal ayrım gözetmeksizin aynı ölçüde etkilenmesi söz konusu değildir. Kapitalist sınıfın kadınlarıyla emekçi sınıfın kadınlarının sorunları bir ve aynı değildir. Kapitalist sınıfın kadınları, işçi sınıfının yaşadıklarından, kadınıyla, erkeğiyle tüm bireylerinin hayatının cehenneme dönmesinden, kapitalist sınıfın erkekleri kadar sorumludurlar. Bu nedenle kapitalist sınıfın, en az erkekleri kadar gaddar ve sömürücü olan kadınları konumuzun dışındadır. Onların aksine işçi sınıfının kadınları açısından yaşam, çifte ezilmişlik altında geçirilen yıllardan başka bir şey değildir. Hem ait oldukları sınıfın hem de kadın olmanın getirdiği çifte ezilmişlikle baş etmek zorundadırlar işçi kadınlar.

İşçi sınıfının aktif olarak işgücüne katılmayan kadınları, çocuklarını işçi sınıfına katılmak üzere yetiştirmekle, eşlerini ve çalışan çocuklarını her gün yeniden işgücünü satabilecek duruma getirmekle yükümlüdürler. Evin dört duvarı arasında, kendini tekrar eden işlerle geçirilen uzun saatler, yorucu ve bıktırıcıdır. Üstelik kadınların bu emeği görünmez ve kıymet görmez. Bu emeğin karşılığında kadının eline hiçbir şey geçmezken, kapitalistlerin sömürdüğü işçiler, her gün işgücünü yeniden satmak için tazelenir. Kadının evdeki tüm etkinliği, cinsiyetinden dolayı geleneksel olarak zaten yapmak zorunda olduğu işler olarak görülür. Çalışıp diğer işçiler arasına karışmayan, ekonomik olarak hane halkına bağımlı durumda yaşayan kadın, hem fiziksel hem de ruhsal olarak yıpranır. Evin içinde modern köle konumundaki kadın, yaşadığı tüm sorunlarla tek başına ya da en fazla ailesi ile beraber başa çıkmaya çalışır. Örgütlenme imkânlarından yoksundur. Bu konu ile ilgili yapılan araştırmalara göre, işçi sınıfının kadınları açısından çalışmamak, eve hapsolmak, özgüveni yok ediyor. Kendilerini verimsiz ve asosyal hisseden kadınlar özgüven sorunu yaşıyorlar. Birçok araştırma, çalışmayı bırakarak ev işlerini ve çocuk bakımını üstlenen kadınlar arasında antidepresan kullanımının yaygınlaştığını gösteriyor.

Evde yapılması gereken işlerin ve çocuk bakımının kadınların üzerine yıkılması, kadınları ya çalışmamaya ya da eğreti çalışmaya itmektedir. Kadınlar çalışmak zorunda kaldıklarında, genellikle yarı zamanlı, kısa süreli işleri tercih ediyorlar. Bu nedenle bu tarz bir çalışmanın yarattığı bütün sıkıntılarla boğuşuyorlar, çok daha düşük ücretler alıyorlar, sosyal güvenceden veya emeklilik hakkından yoksun kalıyorlar, sendikasız çalışmaya mahkûm oluyorlar.

Tam zamanlı işlerde çalışan kadınların durumu ise bundan daha az vahim değildir. Evdeki işlerin tümü, noksansız yine kadının görevidir. Evdeki işlerin üzerine bir de patronların sömürüsü eklenmiştir. Çalışma saatleri bakımından erkeklerle hiçbir farkı olmayan kadın, hem evde hem de işyerinde çifte mesai yapmak zorunda kalmaktadır. İşçi kadınlar erkeklerle aynı sürede çalışmakta ve aynı işi yapmaktadırlar, ancak onlara göre ücretleri daha düşüktür. Bu durum, kadınların yüzyıldan fazla bir zamandır yükselttikleri “eşit işe eşit ücret” mücadelesinin tüm kazanımlarına rağmen, geçmişten beri sürmektedir. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün açıkladığı veriler, aynı sürelerle çalışan kadınların, erkeklere göre ortalama %25 daha düşük ücret aldığını gösteriyor.

Bunun yanı sıra kriz dönemleri başta olmak üzere her dönemde kadın işçiler, patronlar tarafından işten ilk çıkarılan kesimler olmaktadır. 2001 krizi ve 2008 yılından bu yana derinleşerek devam eden küresel kriz, kadın istihdamını belirgin oranda azaltmıştır. Hamilelik, doğum izni, emzirme izni, ağır ve tehlikeli işkollarında adet günü izni vb. nedeniyle, patronlar, ilk önce kadın işçileri işten çıkarmaktadır. Çocuk doğurduğu için kadın işçi adeta cezalandırılmaktadır. İşten atılmamak için çocuk sahibi olmaktan vazgeçen kadınların sayısı son derece yüksektir. Hatta bazı patronların, kadın işçilere, çalıştığı süre boyunca hamile kalmayacağına dair sözleşme imzalattığı bile görülmektedir.

Kapitalistler, kriz dönemlerinde ilk olarak kadın işçileri işten çıkartsalar da savaşlarda ortaya çıkan işgücü açığını, kadınları sanayiye çekerek kapatırlar. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında, erkekler savaş cephelerine, kadınlarsa fabrikalara, özellikle de silah fabrikalarına sürülmüştür. Sadece Osmanlı Devleti’nde Birinci Dünya Savaşından önce 60 bin olan dul sayısı, savaş nedeniyle 800 bine fırlamıştır. Bu nedenle, ölen erkeklerinin yerine fabrikalarda çalışan kadın sayısı katlamalı olarak artmıştır. Eşlerinin, çocuklarının, kardeşlerinin, babalarının savaşta ölmesi ve dayatılan zorlu çalışma koşulları, kadınların savaşa karşı mücadele etmesine de yol açmıştır. Kendi ülkelerinde savaşa karşı mücadele eden kadınların eylemleri şiddetle bastırılmıştır.

Kapitalizmin insanlık dışı koşulları altında dönen dünyamızda, yoksulların yüzde 75’i kadındır. Dünyada okuma-yazma bilmeyen insanların yüzde 65’i kadındır. Dünya çapındaki mültecilerin %80’ini kadın ve çocuklar oluşturuyor. Dünyadaki savaş ve çatışma noktalarında milyonlarca kadın, sistematik olarak tecavüze uğruyor veya şiddet görüyor. Bunlar arasında küçük yaştaki kız çocukları da vardır. Dünyada her gün 6 bin kadın sünnet edilme tehlikesiyle karşı karşıyadır. 10 ilâ 17 yaş arasında olan 82 milyonu aşkın kız çocuğu, 18 yaşına gelmeden evlendirilmektedir. Dünya yüzünde her 5 kadından biri, taciz ya da tecavüz mağduru. Sadece 51 ülke, yasalarında aile içi tecavüzü suç sayıyor. 79 ülkede, aile içi şiddete karşı hiçbir yasa yok. Şu anda yaşıyor olması gereken 60 milyonun üzerinde kız çocuğu, ya cinsiyet tercihli kürtaj ya da erkek çocuklara göre yeterince bakılmadıkları için yaşamıyor. Kadınların uğradığı bu şiddet örnekleri çoğaltılabilir. Unutulmamalı ki, Uluslararası Af Örgütü’nün, çeşitli kurumların araştırmalarına dayanarak açıkladığı bu veriler sadece resmi rakamlarla sınırlı. Şiddete maruz kalan kadınların sadece yüzde 40’ının bu şiddeti anlattığı düşünüldüğünde, gerçek rakamların ne kadar korkunç olduğu bir kez daha açığa çıkacaktır. Tüm bunlar, kapitalizme karşı verilen mücadelede emekçi kadınların ön saflarda yer almasının ne derece hayati olduğunu göstermektedir.

Kadınların aktif işgücüne katılmaları, örgütlenebilmelerinin ve çifte ezilmişliğe karşı mücadeleye atılmalarının önünü her şeyden çok açacaktır. Kendi sınıfının mücadele saflarına katılmadan, patronlar sınıfıyla girişilen mücadelede aktif bir yer almadan, kadınların kurtulması mümkün değildir. Erkek işçi kardeşleriyle omuz omuza, üretimden gelen gücünü kullanan, örgütlenen ve kapitalist sömürüyü ortadan kaldırmak için kavgaya atılan kadın ancak, kendi kurtuluşunu sağlayabilir. İşçi sınıfının tarihi, kadın işçilerin, bu bilinçle yürüttükleri ve tarihe kazıdıkları mücadele deneyimleriyle doludur.

82 yıldır Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak kutladığımız 8 Mart, İşçi Sınıfının Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü olan 1 Mayıs, harcı, kadın ve erkek işçilerin teri ve kanıyla yoğrulmuş kazanımlardır. İşçi sınıfının en büyük eseri olan, şanlı 1917 Ekim Devriminde kadın işçilerin sergiledikleri mücadelenin eşi benzeri yoktur. Devrimin aşılamayan bir doruk olarak yükselmesini sağlayan ve kazanımlarını insanlığa armağan eden işçi sınıfının kadınları… Onların soyu tükenmedi, tükenmeyecek.

Bugün, Tunus’ta, Mısır’da, Nijerya’da, Yunanistan’da, Amerika’da, Portekiz’de, Çin’de ve dünyanın daha pek çok ülkesinde, isyan bayrağını dalgalandıran kitlelerin en ön saflarında kadın işçiler var. Mısır’da “ekmek, onur, özgürlük” diye haykıran kadınların sesine, Çin’deki kadınların “artık yeter” diyen sesi karışıyor. Çifte ezilmişlik altında öfkesi bilenen işçi kadınlar, erkek işçi kardeşleriyle beraber mücadele saflarını sıklaştırıyor.

Her karakışın ardından çiçekli bir bahar gelir. En karanlık gecelerin bile şafakları aydınlığa söker. İşçi kadınlar, öyle bir dünya istiyorlar ki o dünyada yaşayanlar, insanlığın bugüne kadar çektiği kahredici acıları hiç bilmesinler. Öyle bir dünya istiyorlar ki kadınlar, bizi sevdiklerimizden ayıran ölümün makul kederinden başka bir keder görmesin insanlık. Bugün dünyayı döndüren işçi sınıfı, yarın kadınıyla, erkeğiyle mücadele edecek ve aynı dünyayı bir baştan bir başa mutlulukla donatacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 84, Mart 2012